Keşfet

7.Bölüm;Tutsak🍋

MÜEZZİN

Cuma 22.00

“Ziya dedem Cuma günlerini çok sever. Bugün telefonda konuşurken hangi sûreleri okumam gerektiğini söyledi.”

Zavallı kızcağız etrafını dedesinin, annesinin ve babasının fotoğraflarıyla kuşatmış, öylece oturuyordu. Feride ise zorla yemek yedirmeye çalışıyordu.

Erva yorgun bir şekilde “istemiyorum, hiç biriniz beni anlamıyorsunuz” diye yakınarak yere uzandı ve ekledi.

“Lütfen bana bunu yapmayın, çok acı çekiyorum. Herşeyi öylece bırakmak, kaybolmak, kendimi bile unutmak istiyorum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bağırmak istiyorum gücüm yok. Ağlamak istiyorum ama boğazım yanıyor. Beni gülmeye zorlamayın kalbim kanıyor gibi. Sanki gülsem ihanet edeceğim, anılarım ve sevdiklerim bana küsecek, hiç onlara kavuşamayacakmışım gibi geliyor.”

Feride başını ince ellerinin arasına aldı ve “seni anlıyorum. Ziya dedeyi hepimiz çok seviyoruz, o bizim için çok değerli, her şeyimiz. Ama sen o ölmüş gibi davranıyorsun” dedi. Aynı zamanda ağlamamak için içten içe kendiyle savaş veriyordu. Zorlansa da konuşmasına devam etti.

“Sen ne isterdin Erva? Eğer senin için hepimiz elimizi ayağımızı hayattan çeksek, hiçbir şey yapmasak ve sürekli ağlasak eminim ki hoşuna gitmez, acı çekersin. Ziya dedemiz seni böyle, bu halde görse ne kadar üzülür. Sen çok ama çok güçlü bir kızsın canım. Mecburi de olsa hayatına devam etmek zorundasın. Sen daha beş yaşlarındayken güçlü olmayı öğrendin. Eğer kendini bırakırsan beş yaşındaki Erva’ya ne hesap vereceksin? O çaresiz, masum kız çocuğu o yaşında böylesine bir acıyı kaldırdı. Acısını yüreğine gömüp hayatını idame ettirdi. Sen artık olgun bir kız oldun Erva. Şimdi niçin böyle çocukça davranışlar sergiliyorsun?”

“Ziya dedem ona destek olmamı istemedi. Bunca zaman onun için güçlü oldum şimdi değişen ne? Neden kabul etmedi? Şimdi kim için güçlü olmak zorundayım?”

Feride bezginlikle ayağa kalktı. Şimdiden, sabah olunca güneşin girebilmesi için salondaki tüm perdeleri açtı.

“Kendin için hayatına devam etmelisin Erva. Bizim için de değil, anla artık lütfen! Sen de insansın, kimsenin koruyucu meleği değilsin. Bugün burada kalacağım, yarın da seninle dışarıya çıkacağız.”

13 Ağustos 2006

5 Ağustos cumartesiydi. Uzamış tırnağımı gri duvarda gezdirdim. Duvar canımı yakacak kadar pürüzlüydü. Kurumuş ellerim artık bu pürüze alışıyor gibiydi. Tenimin halimliği ve gençliğim tıpkı aklım gibi kalbimin soyut yaralardan açtığı dehlizin içinde kaybolmuştu. Tanıdık bir terane duymam yahut bir çehre görmem belki hatıralarımın dehlizden çıkmasına yardımcı olacaktı. Belki de beynimi uyuşturan yüreğimin acısıydı. Evet, her şeyi hatırlamama rağmen uyuşan bedenim, yüreğimin yangınını hissetmiyordu. Evet, öyleydi.

Hasta farelerin ev sahipliği yaptığı muzlim bir depoda misafir olmanın sonuçlarıydı. Sonu gelmeyen bir hezeyana kalebent olmuş, devamlı kalbimin kustuğu cümleler dökülüyordu, çatlamış dudaklarımdan.

“Kalbini avuçlarına al da gel sevdiğim. Garam sinisinde sun sevdanı. Bana tek elzem gelen... gel ki tesliyetkâr busenle ihtizar mecnunu ruhumu, mel’un uykudan uyandır. Gel ki mariz farelerin, beni daha fazla sömürmelerine izin verme. Bilirsin ki ben farelerden çok korkarım, Server’im. Nakabil-i ricât hayata esir olmadan beni azat et, sevdiğim. Anasır-ı hatıratını, beynimin kullanılmayan, yıllanmış, numarasını bile hatırlamadığım odasına kilitledim. Yetiş, Server’im, yetiş ki bu öğeler zincirlerini kırmadan, sen kır zincirlerimi!”

Gittikçe yükselen sesim kulaklarıma dolunca sığındığım köşeden bir anda doğruldum. Bir haftadan beridir nerede olduğum gayr-ı muayyen, karanlığın, raks ettiği, ışıktan saklandığı bir depodaydım.

Sevdiklerimin eksikliği tahmin edilemeyecek kertede ıstırap yüklerken kalbime, zamanın içinde boğuluyordum.

Bir hafta önceydi, ayak bileklerimden zincirlenmiştim. Oysa ki yüreğimi mühürlemişlerdi de ille sevdiklerimi düşleyerek avutmuştum kendimi. Eskiden hercai dimağımda gezinen düşünceler yerini tekdüze hayallere, zorlayan vuslatlara bırakmıştı. Böyle de yaşayabiliyordum. Deponun içindeki kapının ardında hamam böceklerini ağırlayan lavabo vardı. Ayrıca bulanık suyuyla kendini tanıştıran çeşme ve bir de klasik, kirli, kırık bir aynası vardı. Bu küçük odaya sahip olmasıyla gururlanan deponun, fareler ve mütenevvi böcekler dışında herhangi bir ziyaretçisi yoktu.

Gözlerimi bu depoda açtığımdan beridir, tek başıma, ayak bileklerimden zincirlenmiş bir halde mahkumdum. Aç ve bulanık bir suyla, farelerle birlikte yaşam mücadelesi veriyordum.

Sanki duvarı tırmalayınca kurtulacakmışım gibi elime sığdırmaya çalışıyordum. Lâkin kalbimi bedenime sığdıramıyorsam kocaman duvar avuçlarıma nasıl sığacaktı? Hangi benî adem kalbindeki garamı dağlara yansıtmadan ölmüş ki? Ferhat, dağları delerken öğretti aşkı. Belki de insanlardan önce garamı hisseden dağlardır... peki dağları delince kalbimiz bedenimize sığacak mıydı? Duvarı parçalayınca acımız hafifleyecek miydi?

Derin bir nefes aldım ve başımı sert bir şekilde duvara yasladım. Karanlık çökünce ortalık daha da karardı. Sadece bir gölge gibi görünüyordum. Gündüzleri biraz aydınlanmasa kör olduğumu zannedecektim. Gözlerimi kapadım ve kızımı kucağımda hayal ettim.

“Yağmurun sesini duyarak uyu,

Yağmurun kokusunu alarak uyu,

Huzuru hissederek uyu, meleğim...”

Zor zamanların tesliyetkâr, tatlı dinlendirici ninnisiydi. Bir an aklıma Server’in mektubu geldi. Kızımızın geleceği hakkında ne de güzel şeyler yazmıştı.

“Sözümü tutamadım, Server. Kızımıza sadece beş sene sahip çıkabildim. Ben asla senin gibi olamadım ve olamayacağım da...”

Boğazım yanınca susmak zorunda kaldım. Midem pek fena bulanmaya başladı. Unutmak için başımı, halı gibi tozlarla kaplanmış olan betona koydum. Mutluluğu rûyalarda aramak için uyumaya çalıştım. Lakin kulağıma gelen tiz ses beni bir türlü uyutmuyordu. Kabarmış saçlarımla yeri süpürerek, kesik bir çığlıkla yerimden doğruldum.

Elimle betona vurarak yanımdaki beyaz, tüylü, büyük farenin uzaklaşmasını sağladım. Fare biraz gittikten sonra durdu. Donuk bakışlarımı fareye dikerek bir müddet bekledim. Fakat bir anda farenin bakışlarından ürkerek, başımı başka yöne çevirdim. Yerdeki ölmüş çıyanı farkedince çığlık atarak duvarı yumruklamaya başladım. Öfkeli bir alacaklının kapıyı vurduğu gibi vuruyordum. Lakin bende olan öfkeden ziyade korku ve çaresizlikti. Ayağa kalkmaya bile gücüm kalmamıştı. Açlık ve susuzluk muydu beni bu kadar güçsüz bırakan? Ya da ayrılıkların acısı mıydı? Yoksa tıbbi bir hastalık mıydı?

Duvarı, parçalamak istercesine hırpalıyordum. Giderek kısılan sesimden vaveylam uzun sürmemişti. Lakin içimdeki fırtına hortuma dönüşmüş, tüm anılarıma dokunup huzurumu yutuyordu.

Damar damar olmuş ellerimin kanamasına aldırmadan duvarı tırmalamaya devam ediyordum Kan izleri duvara taşınca ellerimi geri çektim.

Nazarlarımı parçalanmış ellerime dikerek, aklımdan geçen düşünceleri mufassal bir şekilde dile getirdim.

“Şu ana kadar kendime zarar vermekten başka bir eylemde bulunmadım. Bu gri, pürüzlü duvarlar bana düşman diye, ona ellerimle haddini bildirmek istedim. Lakin o, benden sertti. Yine canı yanan ben oldum. O, tuğlalardan bir duvar, ben ise iskeletimi saran yumuşak bir zırha sahibim. Ama onun kalbi yok. O, benimle bu konuda asla yarışamaz.

Ya Rabbi! Ellerimi açtım ve sana olan tüm inancımla en içtenlikle yalvarıyorum. Biz yalnızca senin huzurunda eğilir yalnızca sana kulluk ederiz. Senden başka İlah yoktur. Senin gücün her şeye yeter. Beni ve sevdiklerimi ve zorda olan herkesi karanlıklardan kurtar ve aydınlığa kavuştur. Ya Rabbi! Sen ne dilersen o olur. Senden gelen ve gelecek olan her şeyden razıyım. Sen bana, bize dayanma gücü ver, Ya Rabbim.”

Gözüm gittikçe karardı ve bu aralar sıklaşan senkop tekrar etti. İhtiyarsız başımı yine tozlu yerde buldum.

Kendime geldiğimde dışarıda konuşma sesleri geliyordu. Bir grup gencin kamp hakkında şakalaşmalarına şahit oluyordum. Sanki günlerce mahsur kalmamış gibi kanlı canlı bir şekilde bağırıyor sesimi duyurmaya çalışıyordum. Bileğime bağlı olan zinciri yerden yere vuruyor elimden geldiğince gürültü çıkarıyo