9.Bölüm; Alevden Dikenler🍋
Bir müzisyenin çaldığı keman kadar hassaslaşmış kalbim. Tecrübeli biri tarafından çalındı mı o kadar hoş bir his veriyor ki, tarif edilemez. Kalbimi rahatlatan sadece yağmur değil.
Şu anda perde aralığından çocukları izliyorum. Yüzlerindeki neşe o kadar çok ki, etrafındakilere de neşe kattıklarından haberleri yok. Oynadıkları oyun onların dünyasında o kadar önemli ki kaybedince onlar için her şey bitiyor. Ama kazanınca yeni büyük umutlar minicik kalplerinde doğuyor. Umudun şavkı yüzlerine yansıyor. Bir çocuğun kalbini asla bilemeyiz. Neye üzülüp neye sevindiklerini tahmin edemeyiz. Yine de onları kendimiz gibi sanıyoruz.
Birbirimize nasıl davranıyorsak onlara da öyle davranıyoruz. Halbuki çocuk kalbi kırılgandır. Bize hoş gelen bir şaka onların kalbini parçalayabilir. Onları ne kadar sevsek de bunu düşünemiyoruz. Ama çocuklar bizden daha duyarlıdırlar. Onların gözüne saklı kutu gibi görünsek de bizi kırmadan konuşuyorlar. Bize saygı duyuyorlar. Biz neden onlara saygı duymayalım ki?
Kabanımı giydiğim gibi kendimi sokağa attım. Bugün gönlümün tellerini onlarınkiyle aynı çalacağım. Bugün armonize olacağız ve bu hoş melodi arşa kadar ulaşıp yıldızlar ile birlikte parlayacak. Bugün yıldızlar kaymadan gökyüzüne tutunacak, çocuk kahkahalarını duyabilmek için...
Dışarı çıkar çıkmaz Züleyha ve Metin teheyyüçle koşup, bana sarıldılar. Evet, buna gerçekten ihtiyacım vardı. Onların saf sevgisini ruhumda hissetmek bana iyi gelmişti.
Züleyha ve Metin dokuz yaşlarında ikiz kardeşlerdi. Komşunun çocuklarıydı. Fırsat buldukça mahalledeki çocuklara çikolata alır, onlara anlamlı masallar anlatır ve onlarla birlikte oyunlar oynardım.
“Bugün neden işe gitmedin, Erva abla? Yoksa hasta mısın?”
Züleyha, Metin’i sert bir şekilde dürterek “Bence Erva abla işten kaçtı. Hem o da bizim gibi oyun oynamak istiyor. Öyle değil mi?” dedi ve ikisi de bana masum masum bakmaya başladılar.
Kendimi toparlamaya çalışarak “Hem de nasıl! Arkadaşlarınızı çağırın ve güzel bir maç yapalım” dedim.
Dün yaşadıklarımı da kimseye anlatamıyordum. Acaba o adama ne oldu? Boğuldu mu? Ama hayattaysa yine beni boğmak isterse? Herşeyi unutup, hiçbir şey yaşamamış gibi kendimi inandırıyordum. Bugün kalbimi saflaştırma günüydü. Bugün çocuk kalbimi özleme günümdü.
...
Çocuklar gibi oyuna dalmış, kazanmak çok önemliymiş gibi oynuyordum. Elbette kazanmaya çalışmıyordum. Amacım çocukları mutlu etmekti. Onların gülümsemesini görebilmek için neleri feda etmezdim ki? Maç berabere olunca oyunu bitirdim. Böylelikle kalpleri kırılmayacaktı. Oyunu bitirdiğim için üzülmüşlerdi.
“Böyle yapmayın. Böyle yapmayın ki bugün size masal anlatabileyim.”
...
Çocuklar ailelerinden izin alıp, eve gelmişlerdi. Evimde sokaktakinden daha az çocuk vardı.
Sobayı yaktım ve çocuklara süt-kurabiye hazırladım. Yerlere minik minik minderler koymuştum, tüm çocukları etrafıma topladım ve kahvemden bir yudum alıp hikayemi anlatmaya başladım.
“Yıldızların yanıp söndüğü bir geceye karanlık demek doğru olmazdı. Çünkü ay da yıldızlarla beraber tüm ışıltısını dünyaya ulaştırıyordu. Kutuplardan gökyüzüne bizimle birlikte bakan küçük bir kız çocuğu yıldızların bu kadar güzel olmasına hayret ediyordu.
O da herkes gibi, bir yıldız olmanın nasıl bir duygu olduğunu merak ediyordu. ‘Gece boyu karanlıkta ışıldamak ve herkesin hayretle izlemesi’ diye geçiriyordu içinden. Bunun nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek için bir gece karlı dağın en yüksek tepesine çıktı.
Küçük renkli lambaları kalın montuna doladı ve oturup beklemeye başladı. Bekledi... bekledi... Dakikalar küçük kıza saat gibi geliyordu. Gece boyu kıpırdanmadan karanlığı aydınlatmaktan sıkılmış görünüyordu.
Küçük kız ailesine haber vermeden çıktığı için, ailesi endişeyle çocuklarını arıyorlardı.
Babasının onu bulması zor olmamıştı. Tepe oldukça yüksek olduğu için uzaktan kızını görebilmişti.
Babası hafifçe öksürdü ve ‘Eeee.... küçük yıldız, geceyi aydınlatma işi nasıl gidiyor bakalım?’ dedi.
‘Karanlığı aydınlatıyorum ama çok sıkılıyorum. Yıldızlar da sıkılıyor mudur?’
Babası kızının yanına oturdu ve ‘bilmem, bence sıkılmıyorlardır. Çünkü onlar karanlığı aydınlatıyorlar’ dedi.
‘Ben de karanlığı aydınlatmak, bir yıldız olmak istiyorum, baba.’
‘Bak tatlım; karanlığı aydınlatmak için yıldız veya ay olmana gerek yok. Sen bir insansın ve karanlığı kalbindeki ışık ile aydınlatabilirsin.’
‘Bunu nasıl yapacağım? Çok mu zor?’
‘Hayır, tatlım. Oldukça basit. Kalbini sevgi ve merhamet ile, aklını da doğru bilgi ile doldurunca tıpkı bir yıldız gibi ışıldayacaksın. Hatta ardından gelecek olanların yolunu aydınlatmış olacaksın.’
Küçük kız biraz düşündü ve ‘tıpkı senin yaptığın gibi. Şimdi benim yolumu aydınlatıyorsun. Teşekkür ederim, seni çok seviyorum baba’ diyerek babasına sarıldı. Mutlu son...”
Masalımı bitirdiğimde çocukların pür dikkat beni dinlediğini gördüm.
“Ne oldu? Yoksa beğenmediniz mi?” diye sordum, endişeyle.
Çocuklar hep bir ağızdan “çok beğendik” dediklerinde içim rahatladı.
Metin ayağa kalktı ve “o zaman biz de çok çalışarak ışıldayabiliriz!” dedi.
Ben de “ve?” diyerek düşüncelerini tam olarak açmasını bekledim.
“ve kalbimizden sevgiyi ve merhameti eksik etmeyerek” diye eklediler.
İnanıyordum! Bir gün hepsi kalplerindeki aydınlık ile doğru bilgiye ulaşacaklardı. Gittikleri yol aydınlık olacaktı ve bir gün insanlığa faydası olacak birer birey olacaklardı.
Saat 01:26
Bana umudu veren çocuklar olmuştu...
Bu kaçıncı kahve hatırlamıyorum. Tek bildiğim beynime yerleşmiş geometri. Konularda oldukça ilerledim. Sınava daha var, neyse ki. Elimdeki kitabın bitmesini hiç istemiyordum. Zira üniversite hazırlık kitapları çok pahalı. Niye bu kadar pahalı olduğunu hâlâ anlamış değilim.
Ziya dedemin durumu gittikçe iyiye gidiyor. Telefonda bana aralık ayında geleceğini söyledi. O gelene kadar konularımda ilerlemeliymişim. Sözüm var kendisine. Mart ayına kadar branş denemelerine geçmeliyim.
Salı saat 23.00
Dışarıda kuru bir soğuk vardı. Sis her tarafı, yıldızlar görünemeyecek kadar, kaplamıştı.
Her zamanki gibi ellerimi kabanımın cebine koymuş, hızlı adımlarla eve gidiyorum. Soğuktan yüzüm kireç gibi bembeyaz olmuştur şimdi.
İş servisi yolda arızalanınca kalan yolu yürümek zorundayım. Başımı kaldırıp sisli havaya baktım ve derin bir nefes aldım. Havada yağmur kokusu vardı. Hava durumunda bu gece sağanak yağış olacağı söyleniyordu. Ama havaya bakılırsa hafif yağış olacak gibi. Belki bir gün kar yağar.
Sesin geldiği yere ihtiyarsız baktım. Büyük tenekenin içinde ateş yakıp, etrafında ısınmaya çalışan kişiler vardı.
Korkuyor muydum? Hayır. Sadece içime kötü bir his saplanmıştı. Tanıdık bir his. Ama bunun nedeni ise alkôl kullanmaları olabilirdi. Bana bir zarar vereceklerini sanmıyordum.
Yoluma devam ettim. Ağaçların kurumuş yaşlı dalları duvara gölgesini düşüyordu. Küçükken olsaydı duvara bakamazdım. Gölgelerden korkardım, her çocuk gibi. Gölgeleri bir cadı eline yahut şeklini bile çözemediğim bir canavara benzetirdim. Şimdi ise aklıma ilk gelen şey ağacın dalları oluyor.
Doğanın ‘medet!’ diye haykırdığını hissetmemek elde değil. Her tarafta cam kırıkları, plastik şişeler, amansız uçan boş poşetler. Ah aynı zamanda dünya hayvanların da yaşam yeri iken onlar nerede? Nerede aya bakarak uluyan köpek? Nerede kendini sevdirmeye çalışan kedi? Nerede ağaç dallarında gezinen sincap ve dostumuz kuşlar? Hepsi de biz insanlardan kaçıyor. Birbirimize zarar verdiğimiz yetmiyor, hayvanlara da zarar veriyoruz. Bu yüzden bizden kaçıyorlar. Onlar bize hiç bir şey yapmadı. Lakin bazı insanlar onları kendileriyle eşit tutuyorlar. Sebepsiz yere doğanın sahiplerine zarar veriyorlar. Nahak yere onlara düşman oluyorlar. Halbuki bilmiyorlar doğaya katkıda bulunan insanlar değil de hayvanların olduğunu. Hangimiz bir arı gibi başka bir çiçeğe polen taşıyoruz? Biz sadece çiçeği dalından koparıp sevdiklerimize veriyoruz.
Beni derin düşüncelerimden ayıran, ayağımın dibine fırlatılan cam bir şişe oldu. Alkôl kokusu burnumu yakmıştı. Şişenin geldiği yöne baktım. Tenekenin yanında duran bir kişi bana doğru bakıyordu