Keşfet

Şaşkın

MURAD-I HAYAL Davanın Neferi

Öylesine manevi hoş duygular içerisine salmıştı o

rüya beni. Bir anda Üsküdar’a gitmek geldi içimden.

Zaten yıllık izinindeydim, İstanbul’daydım. Rüyanın da

etkisiyle bugün öğlen namazını Devati Hazretlerinin

camisinde kılayım dedim kendi kendime. Kartal’dan

Üsküdar’a doğru yola çıktım. Metro ile ayrılık çeşmesi

durağında indim, oradan Marmaray’a bindim, oradan

Üsküdar istasyonunda indim, yürüye yürüye Devati

Hazretleri camisine geldim.

Öğlen ezanı yeni okunmaya başlamıştı. Şadırvanda

abdesti alıp hemen camiye girdim. Arka saflardan

birinin arasına oturdum; hem ezanının bitmesini

bekliyor hem de cemaate şöylece göz gezdiriyordum.

Çünkü o rüya beni çok etkilemişti. Namazlar kılındı,

cami cemaati dışarı çıkarken bile hep gözlerim Mustafa

amcayı görecekmiş gibi aradı. “Ne yapalım gideyim

bari çay içeyim.” dedim. Yürüdüm.

“Selamun aleykum abiciğim bir çay verir misin?”

dedim. Adam yüzüme döndü baktı. Aman ALLAH’ım

bu o çaycı, rüyamdaki bize çay veren adam. Gözlerim

fal taşı gibi açıldı. Çaycı çayımı masanın üzerine

bırakırken ben de gazeteyi şöyle ileriye alayım dedim.

Bir şok daha; gazete aynı gazete ve okuduğum haberin

aynısı. Ben adamla gazete arasında bakakaldım. Ne oluyoruz dedim kendi kendime, şöylece etrafa baktım

acaba dedim, Mustafa amca da buralarda mı diye.

Gazeteyi okumaya devam ettiğim anda “Esselamun

aleykum...” dedi biri.

Aman ALLAH’ım, tanıdık bir ses. Kafamı ses gelen

yere doğru hızlıca çevirdim Adeta şok yaşadım.

Mustafa amca karşımda duruyordu. Müsaade istedi,

“Yine oturabilir miyim?” dedi.

“Ve aleykumu selam. Estağfurullah, buyurun

efendim.” diyerek yer gösterdim.

Kendisi çaycıya seslendi:

“Hacı, bize iki demli çay.”

“Eee evlat ne okuyorsun ne var haberlerde.” diyerek

yine ilk sözü söyledi.

Her şey tekrarlanıyordu sanki.

“Ama dedim nasıl olur, Mustafa amca bunun bir

mantıklı açıklaması olmalı.” diyerek söze girdim.

Mustafa amca gözlerini karşı tarafa dikerek şu

sözleri sarf etti:

“ALLAH C.C. dilerse olur evladım, biz uymakla

mükellefiz.”

Ve çaylarımız geldi, tabağın kenarında dilimli limon

aynı yerde. Çayını karıştırırken parmağındaki yüzük

gözüme takıldı. Zülfikar, gül, ayyıldız.

“Sen adını söylemeyecek misin?” dedi.

“Tabii ki; adım Murat Gülşan, daha önce söylediğim

gibi İzmirliyim.”

Tam bu sırada Serkan Keleş aradı. Cevap verdim,

Nerede olduğumu ve kaçta buluşacağımızı sordu.

(Serkan Keleş daha önceleri milliyetçi grup içinde

tanıştığım Samsunlu genç iş adamı bir arkadaşım. Hem

hacı hem de kick boksçudur kendisi. İstanbul’a her

gittiğimde ona uğramadan yapamam.)

Dedim, “1-2 saat işim var, ben seni arayayım.”

Telefonu kapatmamla Ferhat Uzun’un araması aynı

anda oldu.

(Ferhat Uzun da yine milliyetçi grup içerisinde aynı

gün tanıştığım Elazığlı gakkoş olan, üniversite mezunu,

bir fabrikanın güvenlik görevlisi olarak çalışmakta. Bu

arkadaşımın fikirleri benim için önemli.)

“Alo abi ben Valideyi Atik Camisi’ne geçiyorum,

ikindi de orada buluşuruz.” dedi Ferhat.

“Hayırlısı inşallah.”

Valideyi Atik Cami’de buluşma bile tekrar oluyordu.

Mustafa amcadan özür dileyerek kaldığı yerden

devam etmesini rica ettim.

Mustafa amca başladı anlatmaya, “Bak Murat

kardeşim, sen bir rüya görmedin. Bunları seninle

burada yaşadık, nasıl diye sorma uzun hikâye.” dedi.