Bilgelik Taşı
Aslan ailesi Kader Taşı’nı bulmuş, ellerindeki taşla ne yapacaklarını düşünürken, öte diyarda kötülük harıl harıl Kader Taşı’nı arıyordu.
Fakat ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, Büyük Büyük Dedeleri Arun’dan nesilden nesile aktarılan Bilgelik Taşı’ndan Kader Taşı’nın nerede olduğunu bir türlü öğrenemiyorlardı.
Çünkü bütün değerli taşlar iyilikle dövülmüş ve işlenmişti. Bu yüzden kötülüğün sözlerini dinlemiyor, emirlerine boyun eğmiyorlardı.
Bu durum, Avcı Arun’un soyundan gelen yeni nesil avcı Kâybır’ın sinirlerini bozuyor, onu günden güne daha da öfkelendiriyordu.
“Bir takım beceriksizlerle iş yaparsan böyle olur. Yerinde sayarsın!”
Öfkeyle etrafına bakındı.
“Hani nerede Kader Taşı?”
Sözlerini sadık hizmetkârı Gorgan’a yöneltti.
Gorgan, yine öfke nöbetleri geçiren efendisine ne diyeceğini bilemiyordu. Her gün Kader Taşı’nı arıyorlardı. Her yeri didik didik etmişler, fakat Kader Taşı’na dair en ufak bir ize bile rastlayamamışlardı.
Bu yüzden Avcı Kâybır günden güne daha fazla hırçınlaşıyor, öfkesini de hizmetkârlarından çıkarıyordu.
“Bu taş nerede, Gorgan? Neden hâlâ bulunamadı?” diye sordu Kâybır.
Gorgan, her zamanki çaresizliğiyle cevap verdi:
“Efendim, her yere baktık. Fakat taştan hiçbir ize rastlamadık.”
Kâybır, her zamanki sözleri bir kez daha duyunca öfkesine hâkim olamadı.
“Önemli bir görevi beceriksizlere verirsen işin yüzüne gözüne bulaşır!”
Sesi maden bölümünün taş duvarlarında yankılandı.
Gorgan ise çaresizce avcıların lideri Kâybır’a bakıyordu. Taşı bulamamak onu ve diğer hizmetkârları da üzüyordu. Çünkü onlar, kadim avcı Arun’un soyundan gelen yeni nesil avcısı Kâybır’a gönülden bağlılık yemini etmişlerdi.
Liderlerinin canı sıkıldığında, dolaylı olarak onların da canı sıkılıyordu.
Kâybır bir süre sustu. Ardından aklına başka bir soru geldi.
“Gorgan… Bilgelik Taşı ne durumda peki? Herhangi bir şey var mı? Bir işaret… Bir farklılık?”
Gorgan hemen cevap verdi:
“Uğraşıyoruz efendim. Taş ustaları aletleriyle taşı inceliyorlar. Ama ne kesilebiliyor, ne parçalanabiliyor ne de gücümüzü kullanarak içindeki gücü çekebiliyoruz.”
Kâybır derin bir nefes aldı.
Kendini sakinleştirmek için birkaç saniye boyunca nefes alışlarını düzenledi. Sonra oturduğu lider tahtından kalktı ve Bilgelik Taşı’na doğru yürümeye başladı.
Bilgelik Taşı, maden bölümündeydi.
Avcılar, Ayen gezegeninin yer altında yaşıyorlardı. Ayen gezegeni yıkılmış olsa da avcılar, koruyuculardan habersiz bir şekilde gizlice kendi topluluklarını kurmuş ve burada yıllar boyunca genişlemişlerdi.
Ve şimdiye dek hâlâ varlıklarını sürdürüyorlardı.
Geniş bölmeleri ve birçok odası bulunan bu yapı, Avcı Kâybır’ın atası Arun’dan ona miras kalmıştı.
Kâybır maden bölümüne ulaştığında önce etrafa baktı.
Yine her yerde taşlar vardı.
Parlayan, değerli ve farklı şekillerdeki taşlar...
Ama onların hiçbiri Kader Taşı değildi.
Bu yüzden Kâybır için diğer taşların hiçbir önemi yoktu.
Onun tek amacı Kader Taşı’nı bulmaktı.
Atalarından ona kalan avcı gücü ve avcılık bilgileriyle değerli taşları bulmak, onları koruyucuların yeni nesillerine ulaşmadan ele geçirmek ve onların güçlerini almak istiyordu.
Bir süre etrafı süzdükten sonra maden ustası Anark’a seslendi:
“Anark! Ne durumdasınız?”
Anark başını kaldırdı.
“Çok uğraştık efendim. Ama en gelişmiş aletlerimize rağmen taşta ne bir kırılma meydana geliyor, ne kesilebiliyor ne de üzerinde en ufak bir iz bırakabiliyoruz.”
Kâybır, oflamayla karışık bir şekilde gözlerini devirdi.
Bu işi kendisinin halletmesi gerektiğine karar vermişti.
Maden bölümünden ayrılarak kütüphane bölümüne gitti.
Belki de cevap, taşın kendisinde değil; geçmişte saklıydı.
Kâybır her gün olduğu gibi kitapların arasında kaybolmayı seçti.
Ayen gezegeni, taşlar ve güçler hakkında bir kitap okuyup bir şeyler bulacağı umuduyla kütüphaneye geçti.
İçeri girerken hizmetkârlarına dönerek:
“Kütüphanedeyim. Önemli bir şey olmadıkça beni uyandırmayın.”
Hizmetkârları başlarını eğerek cevap verdi:
“Emredersiniz, efendim.”
Avcı Kâybır ne kadar kötülüğün tarafında olsa da kitap okumayı, resim yapmayı ve özellikle doğanın, suyun ve insanın müdahalesi olmayan şeyleri biriktirmeyi; onlara bakmayı ve dokunmayı çok seviyordu.
Bu kişilik size de tanıdık gelmedi mi?
Neyse…
Şimdi Kâybır’a bakalım.
Kitapların arasında dolaşırken gözü birden Ayen Tarihi bölümüne takıldı.
Nedense içinden bir ses, o kitabı okuması gerektiğini söylüyordu.
Sanki kitap onu çağırıyordu.
Kâybır yavaşça kitabın yanına gitti.
Elini uzattı.
Kitabı raftan aldı.
Bu kitap; Ayen gezegeni, içinde yaşayan insanlar ve değerli taşlar hakkında bilgi veriyordu.
Belki de bir şey bulurum, umuduyla kitabın kapağını araladı.
Çünkü Avcı Kâybır artık elinde kalan en küçük umut kırıntısına bile sarılıyordu.
Kitap; Ayen gezegeni, insanlar, Koruyucular ve Avcılar, en sonunda ise değerli taşlar ve özellikleri olmak üzere bölümlere ayrılmıştı.
Kâybır doğrudan Avcılar bölümüne geçti.
Bu bölümde Büyük Büyük Dedesi Arun’un tarihinden ve atalarının özelliklerinden bahsediliyordu.
Kâybır’ın gözleri sayfalarda ilerliyordu.
Arun...
Samari’yle savaşırken elinde kendi taşı olan Bilgelik Taşı’nı taşıyordu.
Samari’nin elinde ise Kader Taşı vardı.
Bu savaşın destanını Kâybır ezbere biliyordu.
Sayfaları hızla çevirdi.
Sonunda taşın Samari’nin elinden nasıl gittiğini anlatan bölüme ulaştı.
Ve o anda gözleri satırlarda donup kaldı.
Arun, Samari’yle savaşırken son bir gayretle Uzay Taşı’nı Kader Taşı’nın içine koyarak onu göndermişti.
Taş gönderilirken Uzay Taşı renkli bir ışıltı saçmıştı.
Fakat Kâybır bunu henüz bilmiyordu.
Bildiği tek şey, Samari’nin gücünü kullanarak taşı göndermiş olduğuydu.
Ama kitabın sayfalarında saklı olan bu bilgi, Kâybır’ın henüz farkında olmadığı çok daha büyük bir sırrın yalnızca başlangıcıydı.
Kâybır, satırlarda yazanları tekrar okudu.
“Renkli ışıltı saçması…”
Bir kez daha durdu.
Kader Taşı’nın ardından renkli bir ışıltı süzüldüğü yazıyordu. Sanki bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissediyordu. Gözlerinin önündeki satırlar, ona söylemek istediği bir şey varmış gibi sessizce duruyordu.
“Dedem Arun’un hatırasında Kader Taşı’nın siyah bir taş olduğu yazıyor. Peki renkli ışıltı saçması ne demek?”
Aklına bir fikir gelmiş gibiydi.
Hemen kitabın “Değerli Taşlar ve Özellikleri” bölümüne baktı.
Sayfaları hızla çevirdi.
Sonunda aradığı satırı buldu.
Kader Taşı: Siyah bir taştır. Dört elementin güçlerine sahiptir. Taş kullanıldığı zaman, arkasında siyah ve altın karışımı bir ışıltı bırakır.
Birden Avcı Kâybır donup kaldı.
“Renkli ışık saçması… Ve Kader Taşı…”
Sözleri kendi kendine tekrar etti.
Zihninde bir şeyler yerli yerine oturuyordu. Sanki uzun zamandır kayıp olan parçalar, tek tek doğru yerlerini buluyor ve görünmeyen bir bütün oluşturuyordu.
“Samari, Kader Taşı’nı göndermeden önce güçlerini kullanmıştı tarihi kitaba göre…”
Kitaptaki satırları yeniden düşündü.
“Ama tarih her şeyi yazmaz. Gördüklerin bazıları yanlış anlaşılmadan ibaret olabilir.”
Kâybır bir an sustu.
“Bu da onlardan biri belki de…”
Bakışları kitaba kilitlendi.
“Çünkü Samari, Kader Taşı’nın koruyucusuydu.”
Kader Taşı’nın insanlara dört elemente sahip olma gücü verdiğini biliyordu. Kullanıldığı zaman ise arkasında siyah ve altın karışımı bir ışıltı bırakıyordu.
Fakat renkli ışıltı…
Bu, Kader Taşı’na ait değildi.
Kâybır diğer değerli taşların özelliklerine bakmaya başladı. Sayfaları çevirdikçe içindeki şüphe daha da büyüyordu. Sanki aradığı şey tam gözlerinin önündeydi; yalnızca onu fark etmesi gerekiyordu.
Ve sonra…
Uzay Taşı.
Kâybır’ın gözleri satırlarda takılı kaldı.
Uzay Taşı: Renkli bir taştır. Bir yerden başka bir yere araçsız seyahat etmeyi mümkün kılar. Kullanıldığı zaman renkli ışıltılar bırakır.
Kâybır’ın nefesi kesildi.
Artık parçalar birleşmişti.
“Demek ki…”
Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Kader Taşı, Uzay Taşı ile gönderilmiş.”
Bir süre hiçbir şey söylemeden kitaba baktı.
Fakat asıl soru şimdi karşısındaydı.
Kader Taşı nereye gönderilmişti?
Şu an neredeydi?
Ve daha da önemlisi…
Kimlerleydi?