Keşfet

Yinyan Arenası

Murassa

Avcı Kâybır çok heyecanlıydı. Bu sefer, yarın gidecekleri Yinyan Arenası’nda bir şeyler bulacaklarına olan inancı her zamankinden daha fazlaydı.

Kendini bu umuda bağladı. İçinden, dedesine seslenircesine fısıldadı:

“Dede… Senin bana bıraktığın mirasa biraz daha yaklaştım. Kader Taşı yakında ellerimde olacak. Sana olan minnetimi gösterecek ve sana verdiğim sözü tutacağım.”

Avcı Kâybır, “minnet” kelimesini düşündüğü anda dedesi Arun aklına geldi.

Arun, onu çocukluğundan bu yana yetiştirmiş, büyütmüş ve bugün sahip olduğu lider Kâybır olmasında büyük bir pay sahibi olmuştu.

Kâybır’ın anne ve babası, yıllar önce koruyucularla girdikleri bir savaşta hayatlarını kaybetmişti. Kâybır o zamanlar henüz beş yaşındaydı.

Bir sabah, anne ve babasının koruyucularla savaşmak için gittiğini hatırlıyordu. Ancak akşam olduğunda ikisi de bir daha geri dönmemişti.

O günden sonra dedesi Arun onun karşısına geçmiş ve ona:

“Bundan sonra ben sana bakacağım. Artık sen benim oğlum olacaksın.”

demişti.

Nitekim Arun, anne ve babasının ardından Kâybır’ın içinde oluşan boşluğu ve yarayı doldurmak için elinden geleni yapmıştı. Ona yalnızca bir torun gibi değil, kendi oğlu gibi davranmıştı.

Kâybır’ın dedesi her aklına geldiğinde yüzünde istemsiz bir gülümseme belirirdi. Gözlerinin önüne onun şefkatli ama bir o kadar da sert çehresi gelirdi.

Arun’u hatırlarken farkında olmadan yüzüne yayılan o gülümseme, geçmişten kalan en sıcak hatıralardan biriydi.

Kâybır; avcı olmanın, taşları bulmanın ve artık koruyucular gibi avcıların da rahat ve özgür yaşayabilmesinin sorumluluğunu omuzlarına almıştı. Bu yüzden avcıların lideri olmuştu.

Nitekim bunun kanıtı, diğer liderlere ve ırkların komutanlarına göre nispeten daha ılımlı olmasıydı. Hizmetkârların fikirlerini ve sözlerini önemser, onları yalnızca görevlerine göre değil, özelliklerine göre değerlendirirdi.

Bu yüzdendir ki avcı ırkı, yani koruyucuları ve güçlerini avlayan ırkın mensupları, liderleri Kâybır’ı çok severdi. Kâybır’ın emirlerine uymak onlar için yalnızca bir görev değil, aynı zamanda bir onur meselesi hâline gelmişti.

Onu sevmelerinin nedeni yalnızca dedesi Arun’dan kalan miras değildi. Kâybır’ın kişiliğini ve karakterini de seviyorlardı.

Neyse… Bu kadar bilgilendirmenin ardından yeniden Kâybır’a dönelim.

Kâybır, anılarının içinde tatlı bir yolculuğa çıkmışken gece çoktan çökmüştü.

Ve tam da o saatlerde Bilgelik Taşı ışıltı yaymaya başladı.

Sanki görünmeyen bir şey ona dokunmuştu.

Taşın yaydığı ışık, Aslan ailesini yaklaşan bir tehlikeye karşı uyarmak ister gibiydi.

Ayen gezegeninde gece yaşanırken, gelelim Dünya gezegenine…

Dünya’da ise sabah vakitleriydi.

Zümrüt ve diğer aile fertleri koltuğa oturmuş, babasının elindeki siyah taşa bakıyorlardı.

Hepsinin aklında aynı soru vardı:

Şimdi ne olacak?

Ve daha önemlisi…

Bu taşla ne yapmalıyız?

Bu sorulara bir çözüm ararken, henüz hiçbirinin farkında olmadığı başka bir şey de sessizce harekete geçmek üzereydi.

Yavaş yavaş, Asaf’ın elindeki Kader Taşı ışıltı yaymaya başladı.

O dakikalarda taşı yakından izleyen Aslan ailesi, bu ışıltıya şahit olmuş ve birden ayağa kalkmıştı.

Hepsinin aklında aynı sorular vardı:

Neler oluyor?

Taş neden ışıldıyor?

Bu ne demek?

Şimdi ne yapmalıyız?

Taşı ilk yakından inceleyen Asaf da aynı soruların içinde kaybolmuştu.

Taş neden parladı? Ne oldu da parladı? diye düşünürken ailesi de bu durum karşısında ondan farklı değildi.

Zümrüt ise aklını kullanarak bir teklif yaptı:

— Baba, senin öngörü özelliğin var. Elindeki bu taşa odaklanarak neden ışıltı saçtığını bulabilirsin, dedi.

Asaf, kızının bu önerisini beğenmişti.

— Aferin benim akıllı kızım. Bu işe yarayabilir, dedi.

Ardından gözlerini kapattı ve elindeki taşa odaklanmaya başladı.

İlk saniyelerde hiçbir şey olmadı.

Fakat saniyeler arttıkça Asaf’ın içindeki güç yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Sanki uzun zamandır sessizliğe gömülmüş bir şey yeniden uyanıyordu.

Asaf’ın zihni bir kez daha eski kadim diyara doğru yolculuğa çıkmaya başladı...

Fakat bu kez Asaf’ın zihni harabe bir yerde değildi.

Muhteşem dev yapısıyla gözleri dolduracak olan Yinyan Arenası’ndaydı.

Asaf, büyük bir yapının içinde olduğunu fark etti. Etrafı daha iyi incelemek için kendi etrafında döndü.

Bir arenaya benziyordu.

Asaf, tarih ve tarihi yapıları incelemeyi seven biriydi. Bu yüzden biraz inceledikten sonra buranın bir arena olduğunu hemen anladı.

Ama neden buradaydı?

“Neden buradayım?”

Bunun cevabı çok uzaklarda değildi.

Cevabı veren de cevap da tam içinde bulunduğu yerdeydi.

— Merhaba Asaf, nasılsın? İlk görüşmemizde biraz ani oldu. Seni ben çağırdım. Şimdi de sen beni çağırdın.

Asaf’ın karşısında Toprak Koruyucusu Kayla belirmişti.

Asaf, hiç vakit kaybetmeden sordu:

— Kayla, bir sorunumuz var. Taş… Yani Kader Taşı ışıldıyor. Kırmızı ışıltı saçıyor. Bunun nedeni nedir? Ne zaman söner?

Kayla, Asaf’ın sorusunu duyduktan sonra ciddi bir ifadeyle ona baktı.

— Asaf, değerli taşlar kırmızı ışıltı saçıyorsa bunun anlamı, senin ve ailenin tehlikede demektir.

Bunu duyan Asaf korkuyla peş peşe sorular sormaya başladı:

— Tehlike mi? Nerede? Kim tehlike? Ve nasıl bu tehlikeyi engelleyebilirim?

Kayla, sakin bir ses tonuyla konuştu:

— Asaf, sakin olmalısın. Öncelikle tehlikenin ne olduğunu bulmalısın.

Asaf, Kayla’yı dinleyerek derin bir nefes aldı ve sakin olmaya çalıştı.

— Tamam, sakinim. Ama nasıl? Tehlikenin ne olduğunu nasıl bulmalıyım?

Kayla, arenayı işaret etti.

— Etrafına bak, Asaf. Kalbin ve zihnin seni buraya boşuna getirmedi. Buranın ne olduğunu biliyor musun?

Asaf etrafına baktı.

— Burası bir arena.

— Evet, Asaf. Burası bir arena, dedi Kayla. Ama sıradan bir arena değil. Burası Yinyan Arenası. Burada eskiden koruyucular ve avcılar savaşırdı.

Bunu duyan Asaf, arenaya daha dikkatli bakmaya başladı.

O sırada Kayla konuşmaya kaldığı yerden devam ediyordu:

— Bu arena, birçok koruyucunun ve avcının içindeki iyiliğin mi, yoksa kötülüğün mü olduğunu ortaya çıkardı. Bu özellik, arenanın etrafını diğer savaşçıların müdahalelerinden korumak ve aynı zamanda adil bir savaşın gerçekleşmesini sağlamak amacıyla sihirli taşlarla inşa edildi. Çünkü insanların sakladığı gerçeği ortaya çıkarıyordu. Bu yüzden savaşlara dışarıdan bir müdahale olmamalıydı.

Asaf, Kayla’nın sözlerini anlamaya çalışarak başını salladı.

— Anladım, dedi. Taşlara bakınca bunu anlayabiliyorum “Ama zamanla sanırım bu yapı çökmüş. Bunun nedeni nedir? Sen sihirli taşlarla örülmüş dedin ama nasıl oluyor da o zaman çökebiliyor?”

“Çok iyi bir soru, Asaf. Bu soru hem senin buraya gelişinde sormak istediğin sorunun cevabını verecek hem de geçmişte yaşananları bir kez daha gün yüzüne çıkaracak. Bunu bulmalısın.”

Asaf, Kayla’nın sözlerini dinledi. Ancak zihnindeki soru giderek büyüyordu.

“Ama nasıl bulacağım?” diye düşündü.

Kayla, Asaf’ın cevabı bulmakta zorlandığını anlayınca devreye girmeye karar verdi.

“Asaf, sence insanlar masallardaki gibi tek bir kişilik ve karakter yapısına mı sahiptir?

İnsanların karakteri ve kişiliği oturmaya, akıllarını kullanmaya başladıklarında genellikle iyiliği tercih ederler. Ama maalesef yaşam koşulları her canlıya aynı davranmaz. Bu koşullar, bazı insanların hayatlarının belli bir döneminde veya çocukluktan başlayıp yaşam boyu devam eden bir süreç içerisinde kötü olmaya zorlanmasına neden olur.

Fakat bu, canlının tercihi veya gerçek özü değildir.

Her insan fıtrat üzerine yaratılmıştır. Ancak koşullar ve birlikte yaşadığı canlıların iyi ya da kötü olması, zamanla insanın karakterini ve seçimlerini değiştirebilir.”

Asaf, Kayla’yı dikkatle dinliyordu. Söylediklerinin her biri zihninde başka bir kapı aralıyor, geçmişe dair cevaplarını bulmaya çalışırken yeni soruların ortaya çıkmasına neden oluyordu.

İçinden Kayla’ya hak veriyor, söylediklerini sessizce destekliyordu.

Ve sonra…