Keşfet

Aşk Ve Nefret

Murassa Kadim Kitabın Sırrı

Arun artık yoktu.

Onun yerinde, kötülüğün tanrısı Habais’in kölesi olmuş, hatıraları suyun derinliklerine gömülmüş ve karanlığa hizmet eden bir savaşçı vardı.

Kamer.

Karanlığın Kılıcı...

Kamer, karşısındaki düşmana baktı. Ellerinde, uzun süredir aradığı ve uğruna canını bile vereceği o değerli taşlar parıldıyordu. Fakat gözlerini asıl taşlardan alamamasının başka bir nedeni daha vardı.

Karşısında duran o kadın...

Bir zamanlar körkütük sevdiği, uğruna her şeyi göze aldığı kadından başkası değildi.

Ama artık onun için yalnızca bir düşmandı.

Kamer, dudaklarının kenarında soğuk bir tebessümle seslendi:

— Hey, sarışın! O ellerindekiler bana ait. Hemen ver onları!

Samari bir an afalladı.

Daha birkaç nefes önce sevdiği adamla konuşuyor, ona taşlarını ve tüm eşyalarını alıp bu esrarengiz diyardan hemen uzaklaşmasını söylüyordu. Geriye yalnızca Bilgelik Taşı kalmıştı. O da sevdiği Arun’un ellerindeydi.

Tam ondan taşı alacakken...

Her şey bir anda değişmişti.

Samari’nin kalbi sıkıştı.

Ne olmuştu böyle?

Ve neden ona böyle seslenmişti?

“Sarışın mı?”

Arun ona asla böyle hitap etmezdi.

Asla...

Samari, titreyen sesiyle sordu:

— Bana mı seslendin?

Hâlâ Arun’un zihninin derinliklerinde bir yerde var olduğunu, belki de karanlığın altında sıkışıp kaldığını ve oradan kendisine seslenmeye çalıştığını düşünüyordu.

Belki Arun hâlâ oradaydı.

Belki sevdiği adam, karanlığın içinde bir yerlerde onu duyuyordu.

Fakat ne yazık ki artık karşısında Arun diye biri kalmamıştı.

Samari’nin tam karşısında, gölgelerin arasından yükselen karanlığı kuşanmış Kamer duruyordu.

Karanlığın Kılıcı...

Kamer, başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde soğuk, alaycı bir tebessüm belirdi.

— Evet, sana söyledim, güzellik! Bu kanlı arenada senden başka sarışın mı var?

Samari’nin gözleri doldu.

Karşısındaki adama baktı.

Sevdiği adamın yüzüydü bu...

Ama gözleri aynı değildi.

Sesi aynı değildi.

Ve ruhu...

Sanki hiç yaşamamış gibiydi.

— Kimsin sen?.. Arun nerede?

Sesi titredi.

Bir adım ona doğru yaklaşmak istedi. Fakat karşısındaki adamın gözlerinde gördüğü soğukluk, ayaklarını olduğu yere mıhladı.

Kamer, başını kaldırdı.

— Ben mi?

Dudaklarında gururlu bir gülümseme belirdi.

— Ben olmam gereken en iyisiyim. Karanlığın savaşçısıyım. Karanlığın Kılıcı’yım.

Sözleri arenada yankılandı.

Kamer, Samari’ye doğru bir adım attı.

— Artık Arun yok.

Bir an durdu.

Yüzündeki gururlu ifade yerini, sanki bu durum onu gerçekten üzüyormuş gibi sahte bir somurtmaya bıraktı.

— O, senin ulaşamayacağın kadar uzakta.

Başını hafifçe eğdi.

— Yoksa... beğenmedin mi?

Samari’nin içinde bir şey koptu.

Karşısındaki adamın Arun olmaması onu derinden yaralıyordu. Fakat aynı zamanda bu Kamer denen adama karşı içinde giderek büyüyen bir öfke vardı.

Çünkü Arun’un yüzünü taşıyordu.

Arun’un sesini taşıyordu.

Ama Arun değildi.

Kamer, daha fazla beklemedi.

Karanlığın Kılıcı’nı yavaşça kaldırdı. Kılıcın çevresinde koyu gölgeler kıvrılırken, gözlerini Samari’nin ellerindeki değerli taşlara dikti.

— Fazla zamanım yok, sarışın.

Kılıcını biraz daha kaldırdı.

— Seninle vaktimi harcayamam.

Dudaklarında yeniden o soğuk tebessüm belirdi.

— Harcamak isterdim... ama yapacak işlerim var.

Bakışları taşlara kaydı.

— Mesela...

Kılıcının ucunu Samari’nin ellerindeki taşlara doğru çevirdi.

— Elindeki taşlarla yapacaklarım var sarışın sana tavsiyem onları ait olduğu yere bana vermen.

Diyerek sözlerini noktaladı,Kamer.

Samari ise bu sözlerin üzerine asıl ait olduğu yer benim yanım. ben değerli taşların koruyucusuyum. Diyerek sözlerini sarf etti.

Bunun üzerine Kamer ama görevini layıkıyla yapamamışsın bak elimde Bilgelik Taşı var.Ve birazdan diğer taşlarda elimde olacak diyerek kışkırtı,Samari'yi. kılıcını kaldıracakdı Samari'ye doğru.

Samari ise buna evet ama bu uzun sürmeyecek onu senden alacağım diyerek kılıcını ona kaldırdı. Ve yine kılıç sesleri yankılanımaya başladı.Bunlara tanık olan gelecekten gelen koruyucu şöyle anlatacaktı gördüklerini.İki insan mücadele ediyordu.

Ellerinde kılıçlar, üzerlerinde ise gümüş renkli kalkanlar vardı.

Siyah pelerinli olan yapılı bir erkekti. Yüzü tam olarak görünmüyordu. Fakat Asaf, onu görmesine gerek olmadığını hissediyordu.

Yaydığı enerji...

Kötüydü.

Asaf'ın içinin derinliklerinde bir his, ona bu adamın kötü biri olduğunu söylüyordu. Fakat aynı his, biraz daha beklemesini, görmesi gereken şeyler olduğunu fısıldıyordu.

Asaf bu sese kulak verdi.

Diğer savaşçı ise beyaz pelerinliydi. Onun da yüzü tam olarak seçilemiyordu. Ancak siyah pelerinli adamın aksine, ondan yayılan enerji hayat doluydu.

İçini ısıtan, insana güven veren bir sıcaklığı vardı.

Asaf, beyaz pelerinliye kendisini daha yakın hissetti.

Bir süre bu ikiliyi sessizce izledi.

Savaşan iki insanın kılıçla mücadele ettiğini görebiliyor ama duyamıyordu.

“Keşke seslerini duyabilseydim...” diye geçirdi içinden. “Ne olduğunu ve ne için mücadele ettiklerini bilirdim.”

İşte tam o anda...

Asaf'ın dileğini duyan toprak kalbinde yankılanmış gibi, ona savaşçıların seslerini ulaştırdı.

“Neden pes etmiyorsun, Arun?”Yılların alışkanlığı ile seslendi Kamer'e.

“Bilgelik Taşı çaldın.Hemen ver bana. Ait olduğu yere götüreyim.”

Siyah pelerinli adam, alaycı bir ifadeyle karşılık verdi.

“Bilgelik Taşı ait olduğu yerde, Simari. Senin gibi basit bir Koruyucu'nun elinde asıl değerini zaten yitirecekti.”

Bu sözler Simari'yi öfkelendirdi.

Çünkü bu iki kişi aslında eskiden birbirini seven ama şimdi ise ezeli iki düşmandı.

Arun yani Kamer, kötülüğün baş avcısıydı.

Değerli güçlere sahip taşların peşine düşüyor, bu taşların koruyucularını avlıyor ve güçlerini ele geçiriyordu.

Simari ise iyiliğin savaşçısıydı.

Fakat Arun onu bir oyuna getirerek Bilgelik Taşı'nı elinden almıştı.

Bu yüzden Simari kendisini suçlu hissediyordu.

Ve şimdi bir yemin etmişti.

Kader Taşı'nın ve onunla bağlantılı güçlerin bir daha asla kötülüğün eline geçmesine izin vermeyecekti.

Simari, değerli taşların koruyucularından biri olduğu gibi aynı zamanda bir Element Koruyucusu'ydu.

Bilgelik taşını Kamer'e kaptıran Samari daha fazla güçlenmemek ve daha fazla başlarına bela olmadan diğer taşları korumalı ve bilgelik taşını almalıydı.

Bu yüzden elindeki taşları ona vermemek için son gücüne kadar direniyordu.

Çünkü bu taşlar da kötülüğün eline geçerse insanlık ve daha birçok varlık için kaçınılmaz son başlayabilirdi.

Asaf, bu ikiliyi izlemeye devam etti.

Siyah pelerinli Kamer'in elinde bir taş vardı.

Taşın yaydığı enerji tuhaftı.

Sanki ona ait değildi.

Sanki...

Yardım istiyordu.

Beyaz pelerinli Simari'nin elinde ise başka bir taş vardı. Diğerinin aksine bu taş siyahtı.

Simari hem üzgün hem yorgundu. Fakat elindeki siyah taşı, cesaretinin son damlasına kadar korumaya çalışıyordu.

Asaf bir müddet bu sahneyi izledi.

İçinde Simari'ye yardım etme isteği doğdu.

Onun yanına doğru yürümek için bir adım attı.

Fakat bedeni bu emre uymadı.

Hareketlerini kısıtlayan görünmez bir güç vardı.

Kımıldayamıyordu.

Asaf şaşkınlık ve korku içinde ne yapacağını bilemedi.

Bir yandan Simari'ye yardım etmek istiyor, diğer yandan kendisini hareketsiz bırakan görünmez engelden kurtulmaya çalışıyordu.

Tam o sırada nereden geldiğini bilmediği bir ses yankılandı.

“Ey Toprak Koruyucusu... Onlara yardım edemezsin. Çünkü onlar geçmişte kaldı.”

Asaf'ın nefesi kesildi.

Ses devam etti.

“Onlar, Kader Taşı'nın kadim koruyucuları. Bu olay, çok uzun zaman önce, dünyanın zaman ve mekân algısı yaratılmadan önce yaşandı. Burası bir zamanlar dünyanın benzeri olan bir gezegendi.”

Asaf etrafına baktı.

“Etrafı sularla kaplı, ormanları olan bir yerdi burası. Burada yaşayan insanlar doğayla dosttu. Doğa ve insan birbirine bağlıydı.”

Ses bir an sustu.

“Şimdiki dünyanızın aksine...”

Asaf'ın zihninde tek bir soru belirdi.

“Peki onlara ne oldu?”

Etrafına baktığında iki savaşçıdan başka hiçbir insan göremiyordu.

Yıkılmış taşlar...

Kuru toprak...

Ve sessizliğin hâkim olduğu ıssız bir dünya...

Bir an, bedenini hareketsiz bırakan şeyin konuşmasını da engelleyeceğini düşündü.

Fakat toprağın kadim koruyucusu olan bu gizemli varlık, sanki görünmez bir şekilde gülümsedi.

Asaf bunu göremese de hisset