Keşfet

Aşkın Sınavı

Murassa Kadim Kitabın Sırrı

Sonrasında Asaf ve Samari, bir gün önce sözleştikleri gibi gizlice çıkacakları yolculuğun hazırlıklarını yapmaya başladılar.

Samari, değerli taşların koruyucusu olduğu için taşların temel taşlarını da yanına aldı. Ayen gezegeninden ayrılıyor olsalar bile ettiği yemin hâlâ geçerliydi. Hayatı boyunca taşları koruyacak ve onları yanında taşıyacaktı.

Kader Taşı, Bilgelik Taşı, Uzay Taşı ve diğer temel taşlar dikkatlice hazırlanıp eşyaların arasına yerleştirildi.

Samari taşlara son kez baktığında içinde tarif edemediği bir his belirdi. Onları yanına almasının doğru olduğuna inanıyordu. Çünkü bu yalnızca bir görev değildi. Bu, yıllar önce verdiği bir yemindi.

Fakat henüz bilmiyordu…

Bir gün bu taşlara bakarken, onları yanına aldığı için pişmanlık duyacaktı.

“Keşke yanıma almasaydım,” diyeceği o an, belki de her şeyin çoktan değiştiği bir zaman olacaktı.

Hazırlıklar tamamlanmış ve yola çıkma vakti gelmişti. Eşyalar atlı arabaya yerleştirildi. Ardından yola çıktılar.

Arun, yol boyunca Samari’nin yanından ayrılmadı. Bazen hiçbir şey söylemeden ona bakıyor, onun iyi olduğundan emin olmak istercesine sessizce yanında duruyordu. Samari de Arun’un bu hâlini fark ediyor, onun yanında olduğu sürece kendisini biraz daha güvende hissediyordu.

Aralarındaki bağ, kelimelere ihtiyaç duymayacak kadar güçlüydü.

Bazen bir bakış yeterdi.

Bazen Arun’un elini kısa bir süreliğine Samari’nin elinin üzerine koyması…

Bazen de Samari’nin hiçbir şey söylemeden başını Arun’un omzuna yaslaması.

İkisi de bu yolculuğun onları nereye götüreceğini bilmiyordu. Ama bildikleri bir şey vardı: Ne olursa olsun, birbirlerini yalnız bırakmayacaklardı.

Yaklaşık bir saate yakın yolculuk etmişlerdi. Yol uzadıkça Samari’nin yorgunluğu da kendini belli etmeye başladı.

Arun bunu hemen fark etti.

Atlı arabayı yavaşlatıp Samari’ye döndü.

“Biraz dinlenelim mi, canım?” dedi yumuşak bir sesle.

Samari, Arun’un gözlerine baktı. Onun yüzündeki endişeyi görünce hafifçe gülümsedi.

“Sen yorulmadın mı?” diye sordu.

Arun başını iki yana salladı.

“Benim yorgunluğum önemli değil. Sen iyi ol yeter.”

Samari bir an sessiz kaldı. Ardından elini Arun’un eline uzattı ve parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.

“Sen yanımdayken korkmuyorum,” dedi usulca.

Arun, Samari’nin elini sıktı.

“Ben de seni yalnız bırakmayacağım.”

O an ikisi de bunun yalnızca bir yolculuk sözü olmadığını bilmiyordu.

Çünkü önlerinde uzanan yol, onları yalnızca Ayen’den uzaklaştırmayacak…

Birbirlerine hiç olmadıkları kadar yakınlaştırırken, hayatlarının en büyük sınavına da götürecekti.

Ve yanlarında taşıdıkları taşlar, bu sınavın sessiz tanıkları olacaktı.

Biraz dinlenmeye karar veren iki âşık, ormanlık yolda durdular. Burası, Aydınlık Işığın olduğu mabedin yakınlarındaydı.

Arun önce arabadan indi. Daha sonra elini uzatarak Samari’nin de inmesine yardım etti. Samari’nin rahat etmesi için minder ve yastık çıkardı, yere küçük bir kilim serdi. Ardından Samari’nin elinden tutarak oturmasına yardım etti.

Samari yere oturduğunda Arun’un ne kadar düşünceli olduğunu düşünüyordu. Kibar ve centilmen bir erkek… Tüm hanımların erkeklerde isteyeceği özelliklerden biriydi bu.

Daha sonra Arun, atlı arabadan birkaç eşya daha çıkartarak Samari’nin yanına ilişti. Havanın biraz fazla estiğini düşünmüş olacak ki Samari’ye sarıldı. Aslında arabada bir battaniye vardı. Fakat Arun’un amacı battaniyeye sarılmak değil, Samari’ye sarılmaktı.

Bir müddet zaman geçti.

Arun, Samari’nin acıkmış olabileceğini düşünerek ayağa kalktı.

Samari ise Arun’un neden ayağa kalktığını anlamamıştı.

— Arun, nereye? Ne oldu? diye sordu.

Arun hafifçe gülümsedi.

— Aç olabileceğini düşündüm. Bu yüzden arabadan yiyecek bir şeyler çıkarmak için kalktım.

— Anladım, dedi Samari.

Sözlerini söylerken hafif bir utangaçlık vardı yüzünde. Arun ise arabadan yemekleri çıkartıp geri geldi ve yeniden Samari’nin yanına ilişti. Samari, o zamana kadar kendine gelmeye çalışıyordu. Arun ise onun bu çabasını hafif bir gülümsemeyle izliyordu.

Bu tatlı anılar, ikisi için de bir daha geriye alamayacakları anılardan biri olacaktır.

Yolculuk biraz uzun sürdüğü için acıkan ikili, yemeklerini yiyip bir süre dinlendiler.

Bir müddet sonra Samari ihtiyacını gidermek için uygun bir açıklığa gitmek istedi.

Arun’a dönerek:

— Aşkım, ben bir yere gidiyorum. Hemen geleceğim, olur mu? dedi.

Arun ise ilk olarak kendisinin de gelmek istediğini söyledi.

— Tehlikeli olabilir. Yalnız gitme, dedi.

Sözlerine endişesini açıkça yansıtıyordu.

Samari gülümsedi.

— Merak etme aşkım. İhtiyacımı giderip geleceğim.

Gitmeye hazırlanırken Arun, sanki söylediklerinin yanlış anlaşıldığını fark etmiş gibi hafifçe utandı. Yüzüne bir pembelik yayıldı.

— Tamam… Çok uzaklaşma, olur mu? Tehlikede olursan geleyim diye, dedi.

Samari başını sallayıp uzaklaştı.

Arun bir süre onun gidişini izledi. Ardından yedikleri yemekleri ve eşyaları toplamaya başladı. Samari yorulmasın, geri geldiğinde hızlıca yola çıkabilsinler istiyordu.

Eşyaları toplarken Samari’nin koyu krem renkli hasır çantasını gördü.

Samari çantayı dik bırakmış, fakat arkasına yaslandığı için çanta yere düşmüş ve içindekiler etrafa saçılmıştı.

Kalem…

Defter…

Şifalı bitkiler…

Bazı şifalı iksirler…

Ve en sonunda…

Kader Taşı.

Bilgelik Taşı.

Uzay Taşı.

Üç değerli taş, toprağın üzerinde öylece duruyordu.Diğer değerli temel taşlar ise hasır sepetteydi fakat Arun bunu bilmiyordu.

Arun’un gözleri taşlara takıldı.

Derler ki gerçek aşk; arkanı döndüğünde zaaflarını bildiği hâlde sevgilinin o zaafları sana emanet edip güvenle yoluna devam edebilmesidir. Ve ardından döndüğünde, emanetin hâlâ güvende olduğunu görebiliyorsan, birbirinize duyduğunuz aşk sonsuza kadar yaşar.

İşte aşk, Arun ve Samari’yi sınava tutuyordu.

Bu sınavdan az yara alarak çıkabilirlerse, belki de sonsuz aşkla ödüllendirildi çünkü hiçbir aşktan yara almadan sonsuz aşkı bulamadınız.

Arun, değerli taşlara bakıyordu.

Taşlar gözlerinin önünde sessizce parıldıyordu.

Fakat birden…

Bir şey oldu.

Arun’un avcı güdüleri harekete geçti.

Bu taşlar…

Ömrü boyunca ailesinin, nesiller boyunca aradığı taşlardı.

Bu taşlar sayesinde halkı artık Koruyucular kadar güçlü olabilir, Koruyucular ve Avcılar arasındaki fark kapanabilirdi.

Nitekim Avcılar, Koruyuculara kıyasla çok zayıf bir ırka mensuptu. Çünkü iyiliğin aydınlık ışığı koruyucuların gücünü iyilik yaptıkça yeniliyor koruyucular gücüne güç katıyordu.Ama avcıların güçleri neredeyse yok denecek kadar azdı.İyiliğin gücünü reddettikleri için içlerindeki huzurun yerini çoğu zaman kaygı, endişe ve korku alıyordu.

Evet…

Koruyucular ve Avcılar bir arada yaşar, birlikte yemek yer, sohbet ederlerdi.

Fakat sanki her zaman aralarında görünmez bir sınır varmış gibi, herkes yerini bilirdi.

Hiç kimse Koruyucularla münakaşaya girmezdi.

Koruyucularla iyi geçinmek zorundaydılar. Çünkü güçleri, Koruyuculara nispeten çok daha zayıftı.

Bu yüzden bazı Koruyucular, iyiliğin tarafını seçseler bile taşıdıkları güçler yüzünden kibire kapılabiliyor; kendilerinden zayıf olanı ezme, ona karışma ve onu üzme hakkını kendilerinde görebiliyorlardı.

Ama bu, Aydınlık Işığın bu yapılanlara göz yumduğu anlamına gelmiyordu.

Kibirlerine yenilen ve iyiliğin tarafını terk edenlerin cezası, güçlerin azaltılması bazense güçlerinin kalplerinden sökülmesiyle verilirdi.

Bunu kimse yapmazdı.

Bunu yapan, Aydınlık Işık'tı.

Sanki vicdanın eş anlamlısıymış gibi kalpleri yoklar, kötülüğün en küçük kırıntısını bile görse, verdiği gücü geri alırdı.

Arun’un zihninden bütün bunlar geçiyordu.

Taşlara bakarken babasını, dedesini ve diğer aile fertlerini düşündü.

Onlar da hayatları boyunca aynı sınırın içinde yaşamışlardı.

Belki de aradığı bu taşlar, artık buna bir son verebilirdi.

Gözlerinin önünde duran taşlar, ailesinin kaderini değiştirebilirdi.

Arun bir an tereddüt etti.

Sonra elini uzattı.

Değerli taşlardan kendisine en yakın olanı aldı.

Bilgelik Taşı…

Taş, avucunun içinde sessizce parlıyordu.

Arun’un zihninde tek bir düşünce vardı:

Taşları alırsam halkım artık daha huzurlu olabilir.

Fakat hemen ardından başka bir düşünce zihninde yankılandı.

Samari n