Keşfet

Aydınlık Işığın Rehberliği

Murassa Kadim Kitabın Sırrı

Bir an, Samari için her şey durmuştu. Sanki uçurumun kenarından atılmış da düşmemek için tutunacak bir dal arıyordu. Ve çok geçmeden, içinde tanıdık, kendisini huzurla kaplayan bir his belirdi. Bu aydınlık, ışığın yalnızca kalbindeki yansımasıydı ve giderek içinde büyüyüp güçlenmeye başlıyordu.

O kurtarıcı dal, aydınlığın o saf ışığından başkası değildi.

O hâlde hâlâ Arun ve değerli taşlar için çok geç sayılmazdı.

“Yetiş Samari! Sevdiğin tamamen Habais’in kölesi olmadan yetiş, koş Samari!” diyerek telkinde bulundu kendi kendine.

Bunu söylediği anda Samari’nin kalbindeki karanlığın yerini altın ışıltılar almaya başladı. Fakat zaman onun aleyhine işliyordu. Sevdiğine yetişmeliydi. Bunun son görüşü ve belki de ebedî vedası olacağını henüz bilmeden koşmalıydı.

Yetişmeliydi sevdiğine.

Arun çok da uzakta değildi.

Kısa bir süre sonra Arun’un biraz uzağında durmak zorunda kaldı. Zorunda kaldı; çünkü gördükleri akıl sınırlarını aşıyor, anlamlandırmakta zorlanıyordu.

Samari, Arun’a bakıyordu.

Elinde Bilgelik Taşı vardı. Bedeninden kara bir sis dalgası yayılıyordu. Arun ise olduğundan farklı görünüyordu. Bedeni sanki bomboş bir çuval gibi sarsak adımlarla sağa sola yalpalıyor, ağzı bir şeyler söylüyormuş gibi açılıp kapanıyordu. Kafasını tutuyor, ardından birden öne eğiliyordu.

Samari bir süre Arun’un ne yaptığını anlamaya çalıştı. Onu izledikten sonra yalpalayan Arun’a doğru ilerlemeye başladı. Sonunda Arun’un hemen yanında durdu.

“Arun!” diye seslendi. “İyi misin, sevdiğim?”

Belki sesini duyar da kendine gelir umuduyla baktı sevdiğine. Fakat gördükleri hiç hoşuna gitmemişti.

Karşısında sersemlemiş bir Arun vardı.

Gözlerindeki hayat ışığı sönmüş, sanki görünmez bir düşmanla savaşıyormuş gibi sağa sola savruluyordu.

Bu durum Samari’yi derinden üzse de sabırlı olmalıydı. Aydınlık ışığın sözleri kulağında çınlıyordu:

Henüz çok geç değil.

Habais istediğini almadan Arun’u kurtarmalısın.

“Ama bunu nasıl yapacağım?” diyerek hüzünle baktı sevdiğine.

“Arun!”

Defalarca seslendi.

Arun ise karşısındakinin sevdiği olduğunu idrak edemeden savaşıyor, gözlerine çekilen perde yüzünden karşısında ölümcül bir düşman varmış gibi kılıcını savuruyordu.

Derken kılıç, Samari’ye doğru savruldu.

Samari bir an geri çekildi.

Arun, sanki karşısında gerçek bir düşman varmış gibi kılıcını yeniden kaldırmıştı.

Samari sevdiğine baktı. Onu ikna etme çabaları boşa gidiyordu. Fakat kendisini de korumalıydı. Kılıç darbeleri karşısında savunmasız kalamazdı.

Bunun böyle gitmeyeceğine karar veren Samari, elini kılıcına götürdü.

Bir sonraki anda iki kılıcın sesi yankılandı.

Kılıçlar birbirine çarpıyor, çıkan sesler çevrede yankılanıyordu.

Samari hem kılıcını savuruyor hem de sevdiğini kurtarmaya çalışıyordu.

“Kendine gel Arun! Ben senin sevdiğinim, aşkınım! Aşkın Samari! Hatırla, ne olur! Habais yanında, biliyorum. Etrafına bak! Vücudundan siyah dumanlar yükseliyor. Habais orada! Onu dinleme! Karşı koy! Senin güçlü olduğunu biliyorum. Sen tanıdığım en güçlü ırktan birisin. Ne olur, karşı koy ona! Mücadele etmeye devam et. Bizim için… Aşkımız için!”

Samari çaresizce sevdiğine sesleniyordu.

Fakat Arun’un kılıcı hâlâ onun kılıcıyla çarpışıyordu.

Samari’nin gücü tükenmeye başlarken, pes etmek üzere olduğunu hissetti.

Tam o anda bir ses yankılandı.

Önce kalbinde…

Sonra kulağında.

“Pes etme. Bırakırsan asıl kaybedersin. Hem onu hem kendini. Bir daha geri dönmek için bir yol kalmaz.Bir daha geriye döndüğünüzde kalacak bir eviniz olmaz.Habais istediğini alırsa, Arun ve elindeki değerli taşların gücüyle telafisi olmayan bir yıkımın başlangıcı olur.

Kendin, sevdiğin ve tüm insanlığın kaderi senin ellerinde, Samari.”

Sesin ardından Samari’nin kulağına son bir fısıltı ulaştı.

“Devam et.”diye fısıldadı ona Hares evet o !!

İyiliğin yardımcısı ve Koruyucuların lideri Hares’ti.

Samari bir an şaşırdı.

“Nasıl olur? Buradasın, lider Hares! Olanları biliyor musunuz? Yoksa bizi gördünüz mü?” diye endişe ve kaygıyla sordu.

Arun’u bilmesinden duyduğu kaygı bir yana, başını derde soktuğundan dolayı da endişeliydi.

Hares’in sesi yeniden yankılandı:

“Buradayım ve her şeyin farkındayım. Devam etmelisin, Samari. Pes etme. Ona seslenmeye devam et.”

Bu sözleri duyan Samari, kendinde yeniden bir cesaret buldu.

Sevdiğine daha güçlü bir sesle seslendi:

“Sevdiğini hatırla! Beni hatırla! Birlikte geçirdiğimiz günleri hatırla. Bize ait olan her şeyi hatırla!”

Bu çaba boşuna değildi.

Karşısındaki, gerçekten seven birinin çaresiz mücadelesiydi.

Bir an…

Arun’un gözleri hayat buldu.

Gözlerinde yeniden bir ışıltı belirdi.Bu son anlarını sevdiğini kurtarmak için çabalıyordu onu son anlarında düşünerek bile ebedi aşkısının bir simgesiydi..

“Kaç, Samari! Tehlikedesin! Kötülük beni sana zarar vermem için zorluyor. Lütfen kaç, sevgilim!”

Arun son gücüyle mücadele ediyordu.

Samari, Arun’un kendisine geldiğini görünce sevinçle haykırdı:

“Arun! Geldin! Beni bırakmadın!”

Kılıcını indirdi ve sevdiğine doğru yaklaştı.

Arun’un sesi telaşlıydı.

“Buradayım ama fazla vaktimiz yok. Pusulu Atlas’ı, Kadim Kitab’ı ve değerli taşları almalı ve güvende olmalarını sağlamalısın.”Bir an tereddüt etti ama doğruyu söylüyordu fazla zamanları yoktu her ne kadar acı olsada ilk önce görevini yapmalı kadim emanetleri korumalıydı.

Samari birkaç değerli taşı ve sözü edilen diğer eşyaları aldı.

Ardından Arun’un elinde bulunan Bilgelik Taşı’nı almak için ona doğru yaklaştı.

Arun, kendisine yaklaşan Samari’ye taşı tam verecekken, kurbanının elinden gitmek üzere olduğunu anlayan Habais’in sesi yükseldi.

“Ne yaptın sen? Ailene ihanet ettin! Onlar burada olsaydı bu yaptığın davranış yüzünden kahrolurlardı.”

Habais, Arun’un zayıf yönlerine vurmaya çalışıyordu.

Bununla da yetinmeyerek etrafını siyah sislerle kapladı. Arun’un yalnız ve kimsesiz olduğunu düşünmesini sağlamaya çalışıyordu.

“Bak etrafına. Kimse var mı? Seni sadece ben anlayabilirim. Halkının ve senin çektiğin zorlukları… Bu hayata tırnağını kazıya kazıya geldiğin mevkiyi, gücü ve liderliği! bunları bende yasadım seni ancak ben anlayabilirim kimse anlayamaz..

Samari bile seni anlamadı. Çektiğin zorluğu görmedi. Avcıların hep bir tetikte oluşunu veya senin yaşamın boyunca ne zorluklarla mücadele ettiğini…

Sadece Samari'le yaşadıkların aşk meşk işleri işte.

biliyorsun hayat tozpembe değil..

Oysa biliyorsun, gerçek hayat bunlardan tamamen farklı.”

Habais şimdi başka bir oyun oynuyordu.

Arun’un zihninde başka bir senaryo kuruyordu.

Bir an Arun pes eder gibi oldu.

“Tamam… Tamam. Elindeki taşları ver. Yine hayat eskisi gibi devam etsin. Özür dilersin, taşları verirsin. Sonra barışır, tozpembe hayatınıza devam edersiniz. Sen de Değişken ırkına olan sorumluluklarına kulağını kapatırsın. Oh, mis…”

Habais bir an sustu.

Sonra sesi değişti.

Daha canlı, daha güçlü ve sanki bir devrimin başlangıcını ilan ediyormuş gibi yankılandı:

“Beni dinlersen elindeki taşı vermezsin. Bu güçle halkının yüzyıllardır sürmüş olan…”eziyetlere son verir onların ellerindeki prangaları bu taşların gücüyle atarsın halkın artık refah ve özgür bir ortamda yaşamlarını sürdürmelerini ve onlara yeni bir başlangıç yapmaları için bir şans varken bu şansı vermeyecek misin oysaki seninde aralarında artık koruyuculardan üstün olma vakti gelmedi mi? tepmek bence akıl karı değildir hım.. diyerek sanki kendi kendisiyle sohbet ediyormuş gibi yapıp manipüle etmeye devam ediyordu.Ve maalesef Arun'un içindeki bir parça olan aydınlık ışığı yavaş yavaş sönmeye ve yerini karanlığın zincirleri alır kalbini hapis edercesine evleri kelepçeli olur ve ellerini hareket edemez haline gelir iste o anda kırmızı ışıltı yaymaya başlar neler olacaklarını bilircesine..Bunu yanık olanlar sadece Arun ve Samari değildi.Gelecekten gelecek olan yeni nesil koruyucuda tüm bu olanlar ve olacak olanlara tanıklık edecekti..