Keşfet

Habais`in Kurbanı

Murassa Kadim Kitabın Sırrı

Arun gözlerini kapatmış, "Hayır, bunu yapamam," diyerek kendi iç hesaplaşmasını yaşamaktadır. Bu hesaplaşmaya şahit olan Habais ise yeni bir kurban bulduğu için içten içe büyük bir sevinç duymaktadır. Arun, o sırada kendisi için hayatî önem taşıyan iki kişi arasında bir seçim yapmak zorundadır.

Derler ki; insanın ömründeki en zor anlardan biri, sevdikleri arasında tercih yapmak zorunda kaldığı o ân'dır. İşte bu seçimi yaparken insan tamamen savunmasızdır. Tüm korkuları, üzüntüsü ve çaresizliği onu doğru yolu seçmekten alıkoyar; zihninde ve kalbinde koruduğu o en zayıf yanları gün yüzüne çıkar. Ve insanoğlu, karşısındakinin –ya da kötülüğün tanrısı Habais'in– kurbanı olur.

Bu saatten sonra artık Arun yoktur; kötülüğün tanrısının bir kuklası vardır. Bilinci hâlâ kendisinde olsa da,bu durum çok uzun sürmeyecektir.Şimdilik Arun'nun bedenine hüküm vermektedir.Bedeni artık ona ait değildir.

"Hadi artık, ne diyorsun Arun? Al onları! Senin atalarının çok istediği taşlar onlar... Taşları alarak aileni, ırkını ve halkını refaha kavuşturabilir, Koruyucular ve Değişkenler arasındaki bu görünmez sınırları kaldırabilirsin. Ne duruyorsun!"

"Ama... Samari benden ayrılırsa ya beni affetmezse? Onun güvenine ihanet etmiş olacağım taşları alırsam."

Arun'un bu sözleri Habais'in hiç hoşuna gitmiyordu; kurbanı uyanmaya çalışıyor, güvenden, sevgiden ve sadakatten bahsediyordu. Bunlar Habais için duyulmak istenmeyen sözlerdi. Çünkü bu duygular, iyiliğin ve aydınlık ışığının ta kendisiydi ve hâlâ Arun'un kalbinde küçük bir parça olarak yaşamaya devam ediyordu.

İşte bu yüzden Arun, kötülüğün tanrısı Habais'e direniyordu. Hangi ırktan olursanız olun, sahip olduğunuz güç ne kadar büyük olursa olsun; en büyük güç, kötülüğe direnebilmektir. Hem bilinç hem de beden olarak ona karşı durabilmektir.

Ve Arun, o direniş gücünü kalbinde taşıyan asil savaşçılardan yalnızca biriydi.

Hâlen kötülüğe direnen Arun'la birlikte sabrı taşmaya başlayan Habais, bu işin böyle olmayacağına karar vererek yeni bir oyun kurdu. Arun'un sevdiği aile fertlerinin bedenine bürünerek kendisini savunmasız; geçmişte koruyucular tarafından hor görülen ve ezilen zavallı bir değişkene dönüştürdü.

"Arun amca, yardım et bana!" diyerek acıklı bir çağrıda bulundu.

Arun, işte o anda kardını düşürdü. O bir liderdi; Değişkenlerin lideri... Daha sonra bu ad, tarihe bugünkü adıyla "Avcılar" olarak kazınacaktı. Arun, halkının ezilmesine ve hor görülmesine asla seyirci kalan biri olmamıştı. Hayatı boyunca ailesi ve halkı için çalışmış, onların mutluluğu için gerekirse ölümün üstüne yürümeye hazırdı. İşte bu merhamet, Habais için kusursuz bir tuzaktı. Halkı ve ailesi için yanıp tutuşan bir adama, sevdiklerinin tatlı sözleriyle yaklaşmak hiç de zor değildi.

Nitekim Habais devreye girdi; tatlı ve zehirli bir dille, "Anlat bu durumu, belki sevdiğin de sana yardım eder, hatta belki kızmaz bile sana,seni dinler ve seni anlayışla karşılar belki.."

diyerek kötülüğün zehrini yavaşça akıttı. Arun, bu sinsi fısıltılara yenik düşerek Bilgelik Taşı'nı aldı.

O sırada Samari, ihtiyacını karşıladıktan sonra biraz olsun huzur bulmak ve temiz havanın tadını çıkarmak için uzaklaşmıştı. Bir süre yürüdükten sonra karşısına Aydınlık Işığı Mabedi çıktı. Öyle büyük, öyle ihtişamlıydı ki bir an Samari'nin nutku tutuldu. Bu mabet sanki zamandan nasibini almış gibi rengi biraz daha solgundu; çevresini saran görkemli güller, kadim bir kaleyi andırıyordu.

Etrafında yeşilliklerle kaplanmış kadim bir kuyu, kaleye doğru uzanan geçit misali düzenlenmiş mistik bir yol vardı. Mabedin etrafa yaydığı enerji, Samari'yi içeriye adeta davet ediyordu. İçten içe, Arun'un kendisini beklediğini, gecikirse endişeleneceğini biliyordu; lakin içinden gelen gizemli bir ses ona mabede girmesini fısıldıyordu:

"Gel Samari, kaderin seni bekliyor... Gel Samari, taşların koruyucusu..."

Sanki ilahi bir buyruk gibi onu çağırıyordu. Samari bu çağrıya kayıtsız kalamazdı; mabedin gizemli yolunda adımlarını atmaya başladı. Attığı her adımda içindeki huzur ve güven katlanarak artıyordu. En sonunda kapının eşiğine geldi, derin bir nefes aldı ve mabedin devasa kapısını araladı.

İçeriye girip ortaya kadar ilerlediğinde, tavanından süzülen ilahî bir gün ışığı doğrudan onun üzerine yansıdı. Kuşların cıvıltısı, sımsıcak bir hava ve insana ev hissi veren ne kadar duygu varsa, hepsi Samari'yi bu mabette sarıp sarmaladı.

"Gel Samari, kaderin seni bekliyor; gel Samari, yazgı yeniden yazılmaya başlanıyor..."

Samari, huşu içinde, "Geldim ey Aydınlık Işığı!" diye seslendi.

Aydınlığın Işığı, yankılanan sesiyle devam etti: "Hoş geldin, aydınlık savaşçısı..."

Merakla sordu Samari: "Neden beni çağırdın?"

Aydınlığın Işığı kederle yanıtladı: "Kader sarmalının dengesi bozuldu, yazgı yeniden yazılmaya başlandı Samari..."

Endişeyle titredi Samari'nin sesi: "Ama nasıl olur? Dengeler nasıl değişti, bunu nasıl düzeltebiliriz Aydınlığın Işığı?"

"Taşlar tehlikede! Koruyucular derhal devreye girmeli, kötülüğe karşı birleşmeli Samari. Acele etmelisin, yoksa Ayen Gezegeni ve tüm koruyucular için çok geç olacak! Kötülüğün tanrısı Habais geldi... Kaç Samari, taşları koru! Koruyucular birleşmeli!"

Samari ilk başta duyduklarıyla büyük bir şok geçirdi; ancak hemen kendine gelmeliydi. Kötülüğün tanrısı Habais, sevdiği insanları ve Ayen Gezegeni'ndekileri yıkıma sürükleyecekti. Kötülüğün zehri Arun'un zihnine çoktan akıtılmıştı ve bu zehir giderek yayılarak Ayen'in sonunu getirecekti. Böylece bir kişinin gafleti, bütün insanlığın yıkımına neden olacaktı.

Henüz bunların hiçbirini tam olarak bilmeyen Samari, derin bir tereddüt içinde fısıldadı: "Nasıl olur?"

Kötülüğün tanrısı Habais, geçmişte diğer gezegenlerde kalarak oranın yaşam enerjisi olan Almus'u tüketmiş ve nihayetinde o gezegenlerin sonunu getirmişti. Bunun için kullandığı silahlar ise korku, kaygı, endişe, üzüntü ve çaresizlikten başka bir şey değildi...

Samari zihninde Ayen Gezegeni'nde yaşayan ırkları düşündü; hepsi o kadar yakın, o kadar sıkı bir bağla bağlıydı ki birbirine, böyle bir felaket aralarında asla yaşanamazdı. Saf kalbiyle dünyaya bakıyordu gözleri; oysa gerçeğin acı yüzü çok daha karanlıktı.

Siz de biliyorsunuz değil mi? Değişkenler ile koruyucular arasında aşılması imkânsız, görünmez bir sınır vardı.

Samari’nin, Arun’un içinde koptuğu fırtınalardan habersiz oluşu ve Arun’un gaflete düşerek kötülüğün kurbanı haline gelmesi, Ayen Gezegeni’nin sonunu adım adım hazırlıyordu... Ve bu ikili, başlarına geleceklerden bihaber kendi kaderlerini örmeye devam ederken, yeni nesiller de kendi yazgılarının ilk adımlarını atıyordu.

Samari, hâlâ halkının huzur ve refah içinde yaşadığını düşünürken, gerçeğin acı soğuğu yüzüne çarpma zamanı pek de uzak değildi. Nitekim kader sarmalı, hem Samari’nin hem de Arun’un ipini amansızca büküyordu. Bu kader çizgisiyle birlikte artık ne Ayen Gezegeni ne de üzerindeki hiçbir ırk eskisi gibi olamayacaktı; kimbilir...

Aydınlık Işığı, sanki Samari'nin zihninden geçenleri duymuşçasına şefkatle ama bir o kadar da mesafeli bir sesle konuştu:

"Samari... Değişkenler ve koruyucular hakkında düşündüklerin belki de tamamıyla doğru değildir."

Şaşkınlıkla irkildi Samari: "Nasıl? Bunu nasıl bildiniz? Ben sadece Habais'in bu gezegene neden geldiğini sorguluyordum, bunun başka bir nedeni olamaz ki!"

Aydınlık Işığı hüzünle fısıldadı: "İnsanlık var olduğundan beri iyilik ve kötülük hep var olmuştur. İyiliğin içinde her zaman bir parça kötülük, kötülüğün içinde de bir parça iyilik bulunur."

"Yoksa..." dedi Samari, nefesi kesilerek, "Koruyuculardan biri mi Habais'in kurbanı mı oldu? Bu, bu olamaz! Onlar yemin etmişlerdi, aydınlığın ışığına karşı bunu asla yapmazlar... Değil mi?"

Aydınlık Işığı acı bir tebessümle devam etti: "Maalesef... Bana yemin etseler de, bahşettiğim güç zamanla onları kibre ve hırsa sürükledi; böylece Habais'in en kolay yemi haline geldiler. Ama bahsettiğim kişi bir koruyucu değil, Samari..."

Aydınlık Işığı bir müddet suskunlaştı. Samari, kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi çarparak cevabı bekledi.

"Koruyucu değilse kim? Kur