11. bölüm
Harun, dalga geçercesine başını kaldırdı. Yüzünde iğrenç, insanın içini ürperten bir gülümseme vardı.
“Günaydın.”
“Yeni güne hazır mısınız?”
Bir adım attı.
“Havayı son kez içinize çekin. Gökyüzüne son kez bakın”
Masum, gece boyunca annesinin ellerini ve ayaklarını çözmeye çalışmıştı. Parmakları iplerin arasında defalarca dolaşmış, canı acımıştı ama gücü yetmemişti. Annesini kurtaramamıştı.
Harun, Sema’ya doğru döndü.
“Bak, şu ağacı görüyor musun?”
“Tam karşıdaki ağaca Masum’u bağlayacağım. Etrafına çalıları dizip ateşe vereceğim.”
Kısa bir kahkaha attı.
“Önce o ölecek. Sonra sıra sana gelecek… Tabii sen o zamana kadar yaşıyor olursan.”
Harun’un sözleri Masum’un içine saplandı.
Masum bir anda arkasını döndü ve kaçmaya başladı.
Koşmalıydı.
Ne pahasına olursa olsun koşmalıydı.
Daha önce yalnızca eli yandığında bile acıya dayanamamıştı. Şimdi ise tüm bedenini yakacaktı.
Harun, arkasından hızlı adımlarla ilerlemeye başladı.
“Nereye gidebileceğini sanıyorsun sen?” diye bağırdı. “Kaçabileceğini mi düşünüyorsun?”
Sema, oğlunun ardından yalnızca sesiyle yetişebiliyordu.
“Koş Masum!”
Sesi titriyordu.
“Tüm gücünle koş oğlum! Durma!”
Masum koşuyordu.
Küçük ayakları onu nereye götürdüğünü bilmiyordu. Bildiği tek şey, Harun’dan uzaklaşması gerektiğiydi.
Tam o sırada…
Beklenmedik bir ses duyuldu.
Ardından büyük bir sessizlik çöktü.
Sema’nın kalbi duracak gibi oldu.
Ne olmuştu?
“Masum?”
Cevap yoktu.
“Masuuuuum!”
Sesi dağın yamacında yankılandı.
Sonra…
Küçük, titrek ayak sesleri duyuldu.
Sema derin bir nefes aldı.
Oğlunun sesini duyamıyordu ama ayak seslerini duyabiliyordu.
Masum, uçurumun kenarında durmuş, aşağıya bakıyordu.
Derinliğin içinde hiçbir şey seçilmiyordu.
Bir süre öylece kaldı.
Sonra bakmayı bıraktı.
Titreyen bacaklarıyla annesine doğru yürümeye başladı.
Sema, oğlunun yüzünü gördüğü anda donup kaldı.
Masum’un gözleri korkudan kocaman açılmıştı. Dudakları aralanıyor ama tek bir kelime bile çıkmıyordu.
Harun yoktu.
Sema şaşkınlıkla oğluna bakıyordu.
Ne olmuştu?
Nasıl olmuştu?
Masum yanındaydı…
Ama Harun neredeydi?
“Oğlum…” dedi Sema güçlükle. “Ne oldu? Harun nerede?”
Masum cevap vermedi.
Sadece küçük eliyle uçurumu gösterdi.
Sema, bağlı olduğu için oğlunun işaret ettiği yere dönemiyordu. Fakat zihninde bir ihtimal şekillenmeye başlamıştı.
Ve gerçek ise şöyleydi.
Harun, Masum’un peşinden koşarken Sema’yı bağladığı halata ayağını dolamıştı.
Bir anda dengesi bozulmuş, birkaç adım boyunca kaymıştı.
Tutunmaya çalışmıştı.
Ama tutunamamıştı.
Ve ardından uçurumun derinliğine yuvarlanmıştı.
Harun’un kahkahalarının yerini ölüm sessizliği almıştı.
Belki de hayatın acı tarafı buydu.
İnsanın başkasına hazırladığı son, bazen kendi sonu olabilirdi.
Ailesini öldürmek için çıktığı dağlarda, kendi hayatı son bulmuştu.
Ama şimdi…
Daha büyük bir çaresizlik vardı.
Dağın tepesinde bir ağaca bağlı Sema…
Ve annesini çözemeyecek kadar küçük bir çocuk.
Kimsenin geçmeyeceği, kimsenin onları göremeyeceği bir yerdeydiler.
Sema oğluna baktı.
Masum da annesine…
İkisinin de aklında aynı soru vardı:
Şimdi ne olacaktı?