Bay yanlış
Ertesi sabah kafenin kapısından içeri adım atan Pars, dün geceden sonra Buse'yi biraz yumuşamış, hatta belki de mahcup bulacağını sanıyordu. Sonuçta adam o yağmurda ayağına kadar gitmiş, onu o kilitli kapının önünden kurtarmıştı.
Dirseklerini masaya dayayıp sinsi bir tebessümle Buse'nin yanına gelmesini bekledi. "Getir bakalım kahvemi," der gibi gözlerini kıza dikti.
Ama Buse hiç de Pars'ın düşlediği gibi fermanına boyun eğen bir kul gibi davranmıyordu.
Elinde tepsiyle masaya yaklaştı. Kahveyi tık diye masaya bıraktı. Yüzünde ne bir minnet ifadesi vardı ne de dünkü o utangaç bakışlar. Aksine, çenesini öyle bir dikleştirmişti ki, Pars bir an yanlış kıza mı bakıyorum diye düşündü.
"Buyurun Pars Bey. Kahveniz," dedi Buse, buz gibi ama son derece özgüvenli bir sesle.
Pars kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Dün geceden sonra bir 'teşekkür' duyarım sanıyordum. Hani şu soğukta kalmaktan kurtardığım için?"
Buse hafifçe gülümsede ama bu gülüş Pars'ın ego balonunu patlatacak cinstendi. Yavaşça masaya doğru eğildi, gözlerinin içine baka baka konuştu:
"Sen beni kurtarmadın Pars. Sen sadece kendi kurallarının altında ezilmeyeyim diye lütfettin. Bir de üstüne dükkânda beni yıldırmak için müdüre tuvaletleri bile temizletme emri veriyorsun, öyle mi?"
Pars yakalanmış olmanın verdiği o hafif bozulmayla doğruldu, soğuk maskesini takınmaya çalıştı:
"Burası benim mekânım. Kuralları ben koyarım, sınırı ben çizerim. Eğer bu semtte, bu kafede kalmak istiyorsan benim kurallarıma uyacaksın."
Buse elindeki tepsiyi göğsüne bastırdı. Pars'ın o tek kişilik krallığına, o aşılmaz sanılan tahtına acıyan gözlerle baktı. Dün gece kokladığı şalın hatırına yumuşayacak adam, gündüz yine o sert, kibirli maskesini takmıştı.
"Öyle mi?" dedi Buse, sesi tüm kafede yankılanacak kadar net ve gamsızdı. "Çok meraklıydım sanki senin kurallarına. Sen böyle her şeyi yönettiğini, herkesi parmağında oynattığını sanmaya devam et..."
Buse arkasını dönüp gitmeden önce Pars'ın tam gözlerinin içine bakarak son sözünü vurdu:
"Yanlışsın Pars... Çok yanlışsın. Madem öyle, o çok güvendiğin yalnız tahtında otur dur o zaman!"
Buse arkasını dönüp havalı bir şekilde adımlarını atarak tezgâha doğru yürürken, Pars masada tek başına kalakaldı. Ne diyeceğini, nasıl bir tepki vereceğini şaşırmıştı. Kız resmen bütün karizmasını yerle bir etmiş, onu o şaşaalı tahtında bir başına bırakıp gitmişti.
Gözü masadaki kahveye, ardından kızın arkasından sallanan saçlarına kaydı. Dişlerini sıktı ama dudaklarının kenarına engel olamadığı o tebessüm yine gelip kondu.
"Yalnız taht ha..." diye fısıldadı kendi kendine. "Görürüz bakalım kim yalnız kalıyor."
Pars, kızın arkasından birkaç saniye şaşkınlıkla baktıktan sonra bir anda oturduğu sandalyeden kalktı. Buse daha tezgâha varmadan, uzun adımlarla yetişip önünü kesti.
Kafedeki çalışanlar ne olduğunu anlamak için bakışlarını onlara çevirmişti ama Pars hiçbirini umursamadı. Buse tam yanından geçip gidecekken, Pars kızın elindeki tepsiyi tutup hafifçe durdurdu. Yüzündeki o soğuk, mesafeli maske tamamen erimiş, yerini pürüzsüz ve sinsi bir tebessüme bırakmıştı.
Buse kaşlarını çatarak ona baktı. "Ne var yine?"
Pars masaya doğru bir adım geri çekildi. Bakışlarını kızın gözlerinden bir an bile ayırmadan, sesindeki o özgüvenli edayla konuştu:
"Ben yalnız kalmam... Seninle otururum."
Buse aldığı bu cevapla bir an ne diyeceğini bilemeyip kalakaldı. Pars ise onun bu şaşkın halini fırsat bilip tepsiyi Buse'nin elinden yavaşça aldı, kenardaki masaya bıraktı. Ardından Buse'ye doğru hafifçe eğilip fısıldadı:
"O taht tek kişilik olabilir ama yanına bir sandalye çekmeyi iyi bilirim. Şimdi otur bakalım şuraya, kahvemi yalnız içmeyeceğimi ikimiz de gayet iyi biliyoruz."
Buse, Pars'ın o pişkin tavrı ve rahatça söylediği "Ben yalnız kalmam, seninle otururum" lafı karşısında neye uğradığını şaşırdı. Gözleri fal taşı gibi açıldı, şaşkınlıkla bir Pars'a bir de tuttuğu tepsiye baktı.
"Ne! Saçmalama, çalışıyorum ben!" dedi sesini biraz yükselterek. "Müdür görecek şimdi, işimin başındayım ben!"
Tam o sırada kafenin hoparlörlerinden tanıdık bir melodi yükselmeye başladı. Gülben Ergen'in o hareketli, tam da şu anki duruma cuk oturan şarkısı çalıyordu:
"Yanlışsın... Yalnız tahtında otur dur o zaman!"
Buse bir an duraksadı, ardından çalan şarkının nakaratına hafifçe ritim tutar gibi gülümsedi. Pars'a laf sokarken az önce kurduğu cümlenin aslında fonda çalan şarkıdan geldiğini fark etmesi uzun sürmemişti. Pars da kollarını göğsünde birleştirip kafasını hafifçe yana eğdi, şarkının sözlerini dinleyip Buse'ye alaycı bir tebessümle baktı.
"Demek fondaki müziğe göre racon kesiyoruz," dedi Pars, gözleri muzipçe parıldayarak.
Buse hemen toparlanıp çenesini dikleştirdi, pes etmeye hiç niyeti yoktu:
"Şarkı tam seni anlatıyor ama! Tam bir 'Bay Doğru' edasındasın ama baştan aşağı yanlışsın. O yüzden şarkı ne diyorsa o: Otur yalnız tahtında, afiyet olsun kahven!"
Pars ise hiç istifini bozmadan masadaki sandalyelerden birini çekip oturdu. Yüzündeki o kendinden emin sırıtışla Buse'ye bakıp karşısındaki boş sandalyeyi işaret etti:
"Söyle o zaman radyodaki DJ'e, şarkının devamını değiştirsin. Çünkü bu Bay Doğru, o tahtta sensiz oturmayacak. Şimdi o tepsiyi bırakıp iki dakika mola mı veriyorsun, yoksa müdürüne seni buraya oturtması için yeni bir emir mi vereyim?"
Buse, Pars'ın "müdürüne yeni bir emir vereyim mi" tehdidi karşısında gözlerini devirdi. Gerçekten de yapardı, o potansiyel vardı bu adamda! İşinden olma korkusuyla derin bir nefes alıp elindeki tepsiyi tezgâha bıraktı.
"İyi, oturayım bari..." dedi pes etmiş bir edayla. "Yoksa senin bu patron havaların yüzünden kovulacağım!"
Buse sandalyeyi çekip Pars'ın tam karşısına oturdu. Doğrulup kollarını masanın üzerinde birleştirdi ve bakışlarını muzipçe Pars'a dikti:
"Ama baştan söyleyeyim, beni buraya zorla oturttun. Şimdi ne ısmarlayacaksın bana? Bak şimdiden uyarıyorum, vitrindeki bütün tatlılar benim!"
Pars duyduğu bu cevap karşısında bir an duraksadı. Buse'nin o korkuyla karışık ama bir o kadar da gözü açık ve tatlı halini görünce tutamadı kendini. Çatık gezmeye alışkın olan o adam, başını arkaya atarak kahkahayı bastı. Şaşkınlıkla kaşları havaya kalkmış, gözlerinin içi parıldıyordu.
Kafedeki bütün müşteriler ve çalışanlar aniden başlarını onlara doğru çevirdi. Herkes şok içindeydi. Sertliğiyle, kurallarıyla ve kimseye eyvallahı olmamasıyla bilinen koskoca Pars, bir garson kızın karşısında kahkahalar atıyordu!
İnsanların o şaşkın ve tuhaf bakışları üzerlerinde toplanırken, Buse yanaklarının kızardığını hissedip masaya doğru biraz daha eğildi.
"Yavaş ol biraz, herkes bize bakıyor!" diye fısıldadı utangaç bir tavırla.
Pars ise etraftakileri hiç umursamadan gözlerini Buse'den ayırmadı. "Baksınlar," dedi sesi hala gülüşünün izlerini taşırken. "Tüm menüyü önüne seriyorum o zaman Bayan doğru. Ye bakalım yiyebildiğin kadar..."
Buse'nin gözleri, masa bir anda açık büfeye dönüşünce yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Vitrindeki çikolatalı tartlar, dilim dilim pastalar, meyveli tartsalar, kruvasanlar... Ne varsa hepsi önlerindeydi. Masada boş bir santim bile kalmamıştı.
"İyi de... Ben seni sadece sinir etmek istemiştim!" diye fısıldadı Buse, etraftakilerin bakışlarından kaçmaya çalışarak. "Hepsini cidden getireceğini nereden bileyim?"
Pars arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirip dudaklarının kenarına yerleşen o sinsi tebessümle kızı izlemeye başladı.
"Beni sinir etmek o kadar kolay değil Bayan dogru," dedi sesi alaycı ama bir o kadar da yumuşak bir tonda çıkarken. "Ayrıca 'Bütün tatlılar benim' diyen sensin. Lafının arkasında dur bakalım."
Buse masadaki koca çikolatalı pastaya, sonra da Pars'ın o keyifli yüz ifadesine baktı. İntikam alayım derken adamın oyununa gelmişti! Bütün kafe hâlâ parmakla gösterilecek cinsten bu manzarayı ve masadaki tatlı dağını izliyordu.
"Hepsini yiyemem ki ben..." dedi Buse mahcup bir edayla çatalı eline alırken. "Şeker komasına gireceğim senin yüzünden!"
"Merak etme," dedi Pars öne doğru eğilip masadaki çatallardan birine uzanırken