canavar
Bütün gece dışarıdaki seslerden, bağırışlardan ve kemik çıtırtılarından tek bir saniye bile uyuyamadım. Dün akşamki kargaşa yetmezmiş gibi, gecenin ikisinden beri o Pars denen adam sokakta adamlarına bildiğiniz işkence çektiriyordu. Ne şans ki bu lanetli mahallede şu ana kadar hiç küçük çocuk görmemiştim, sadece gençler vardı. Yani... Umarım gerçekten yoklardı, çünkü böyle bir yerde bir çocuğun nasıl büyüyebileceğini hayal bile edemiyordum.
Gözlerimi kapatmaya çalıştım, yastığımı kulaklarıma son gücümle bastırdım ama çığlıklar duvarları aşıp odamın içine kadar sızıyordu. Olmadı. Yatakta doğrulup camın kenarına yanaştım, tül perdeyi milim milim araladım. Pars, sokağın ortasında dikilmiş, kanlar içindeki adamlara acı çektirmeye devam ediyordu. Ne dedikleri tam anlaşılmıyordu ama tek bildiğim adamların canını okuduğuydu.
Saat gecenin 3:30'u olmuştu. Dışarıdaki insanlıktan uzak feryatlar kesilmek bilmiyordu. Üstelik yan odadan nenemin inlemelerini duymuştum; korkudan tir tir titriyor, tansiyonu tavan yapıyordu. Kadcağızın fenalaşmasına daha fazla seyirci kalamazdım.
Ellerim titreyerek telefonumu elime aldım. Önce kararsızdım, bu semtin kurallarını çiğnemenin bedelini biliyordum ama başka çarem yoktu. Hemen 112'yi tuşladım. Karşımdaki operatöre fısıltıyla, nefe nefese adresi tarif ettim: "Tilki Semti... Lütfen çabuk olun, burada birini öldürecekler!"
Aramayı sonlandırıp derin bir nefes aldım. Sadece birkaç dakika geçmişti ki, aşağıda dikkat çekici bir şey oldu.
Sokağın ortasında bir adama vurmak üzere olan Pars'ın cebindeki telefon gürültüyle çalmaya başladı. Pars hareketini yarım bıraktı, cebinden telefonu çıkarıp kulağına götürdü. Karşı taraftaki sesi dinlerken çenesi kaskatı kesildi, bakışları aniden karardı.
Ve sonra... Yavaşça, kafasını yukarıya, doğrudan benim odamın penceresine doğru çevirdi.
O karanlık, öldürücü gözleri tam olarak tül perdenin arkasında gizlenen bana kilitlenmişti.
İhbarın polise değil, doğrudan Pars'ın kendi ağına düştüğünü ve adamın beni ele geçirdiğini anladığım an, içimdeki tüm kan çekildi. Telefon elimden kayıp yatağın üzerine düştü. Kötü Kral, celladının kim olduğunu artık çok iyi biliyordu.
Pars, kulağındaki telefonu yavaşça indirirken gözlerini bir an bile benim penceremden ayırmadı. Yüzündeki o soğuk ifade, yerini saf, denetlenemez bir vahşete bıraktı. Polisin arandığı haberi ona ulaşmıştı ve bu semtte kendi krallığına meydan okuyan kişinin kim olduğunu çok iyi biliyordu.
Aniden arkasını döndü. Yerde zaten kanlar içinde atan adama doğru öyle bir hamle yaptı ki, sokağın ortasında adeta bir canavar serbest kalmış gibiydi.
"Beni... benim toprağımda polisle mi korkutacaksınız ulan?!" diye kükredi Pars. Sesi mahalleyi inletiyordu.
Yerdeki adamı yakasından tutup havaya kaldırdı ve sokağın ortasındaki beton elektrik direğine doğru sertçe fırlattı. *Güm* diye bir ses yükseldi. Adam çığlık bile atamadan yere yığıldı ama Pars durmadı. Adamın tepesine dikilip ardı ardına, acımasızca yumruklar indirmeye başladı. Tekme, tokat, yumruk... Zaten berbat halde olan adamları adeta canlı canlı yok ediyordu. Dün geceden bile kat kat daha kötü, vahşi bir öfkeyle dövüyordu onları.
"Gelin ulan! Kim aradıysa polisinizle gelin!" diye kükrerken yerdeki adama tekme atmaya devam ediyordu.
Adamların inlemeleri, yalvarışları gecenin karanlığında yankılanırken sokağın ortası adeta kan gölüne dönmüştü. Mahallede çıt çıkmıyordu; camlardaki gölgeler bile korkudan perdelerin arkasına çekilmişti. Pars ise tam bir cinnet halindeydi. Adamı hırsını alamayıp hırpalarken gözü arada bir hırsla yukarıya, benim olduğum pencereye kayıyordu. Bana ders veriyordu. Kendince polise ihbar etmenin, onun düzenine çomak sokmanın bedelini o masum adamlardan çıkararak gösteriyordu.
Ben ise perdenin arkasında titreyen ellerimle ağzımı kapatmış, dehşet içinde bu vahşeti izliyordum. Kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu; bu adamın öfkesinin sınırı yoktu ve o öfkenin bir sonraki hedefinin ben olacağımı bilmek içimi buz gibi kaplıyordu.
Dehşet içindeydim. Sokaktan yükselen kemik ve yalvarış sesleri artık dayanılmaz bir hal almıştı. Titreyen ellerimle yatağın üzerindeki telefonumu kaptım. Mesaj atmak yetmeyecekti, durmuyordu çünkü! Doğrudan arama tuşuna bastım.
Aşağıda, elini kanlar içindeki adamdan çekip doğrulan Pars'ın cebindeki telefon çalmaya başladı.
Pars, hırsla soluyarak telefonunu cebinden çıkardı. Ekranda benim numaramı gördüğünde bir anlığına duraksadı. Açtı ve kulağına götürdü.
"Lütfen..." dedim, sesim hıçkırıklarımın arasından zar zor çıkıyordu. "Lütfen artık dur! Yeter... Yalvarırım vurma artık adamlara, yeter!"
Pars telefonun diğer ucunda kalakaldı. O vahşi, kontrolsüz öfkesi bir anda donmuş gibiydi. Derin, düzensiz nefes sesleri telefondan kulağıma doluyordu. Sokağın ortasında tek bir kelime bile etmeden dikildi. Bakışları ağır ağır tekrar benim pencereme kaydı.
"Alın bunları," dedi Pars yanındaki adamlara hitaben. Sesi pürüzlü ve buz gibiydi. "İyileştirin. İyileşsinler, yine döveceğim."
Telefonu kapatıp cebine attı. Adamları hemen yerdeki kanlar içindeki bedenleri sürükleyerek kaldırmaya başlarken, Pars ağır adımlarla siyah arabasına yöneldi. Sürücü koltuğuna oturmadan önce durdu. Başını kaldırıp doğrudan benim durduğum pencereye baktı. Karanlığın içinde, camın arkasından onu izleyen bana öyle bir baktı ki... O bakışta hem yakıcı bir öfke hem de ne olduğunu çözemediğim karanlık bir merak vardı.
Arabasının kapısını sertçe kapatıp gecenin içinde gürültüyle uzaklaştı.
O anın getirdiği o korkunç baskıyla ve içimdeki o çocukça masumiyetle telefona sarıldım. Eğer bu adama biraz iyi davranırsam, suyuna gidersem belki bize, aileme ve mahalleliye karşı bu kadar acımasız olmazdı. Belki de sertliğini biraz olsun kırabilirdim. Sırf evimizde biraz huzur olsun, bu tekinsiz havayı yumuşatayım diye parmaklarımın titremesine aldırmadan mesajı yazdım:
**Buse:** *Teşekkür ederim. :)
Mesajı gönderdikten sonra telefonu göğsüme bastırıp derin bir nefes verdim. Sadece ve sadece yumuşasın, bir daha o vahşeti yaşatmasın, belki biraz olsa halden anlar diye atmıştım o gülücüğü.
Çünkü bu semtte hayatta kalmanın yolu, bazen o Kötü Kral'ın suyuna gitmekten geçiyordu... Ya da ben şu an kendimi öyle kandırıyordum.
O gülümseme emojisini gönderdikten sonra belki bir nebze olsun yumuşar, havası dağılır diye umutla beklerken ekranda anında iki mavi tık belirdi. Pars mesajı saniyesinde açmıştı.
Gözlerimi ekrandan ayırmadan gelecek cevabı bekledim. Saniyeler sonra telefon elimde hafifçe titredi.
**Pars:** *Etme!
Ekrandaki o tek kelimelik mesaja kalakaldım. Ne bir emoji, ne yumuşamış bir ton, ne de uzun bir açıklama... Sadece keskin, soğuk ve net bir emir: "Etme!"
Adam teşekkür edilmesinden bile nefret ediyordu. Benim gülücük atmama, ona teşekkür etmeme, onun suyuna gitmeye çalışmama bile tahammülü yoktu. Kendi içindeki o karanlık dünyada, yumuşaklığa ya da minnete yer olmadığını bir kez daha hatırlatmıştı.
Telefonu yavaşça göğsümden çekip yatağın üzerine bıraktım. Bir anlık hamlemle adamı yumuşatabileceğimi sanmak benim saflığımdı. O, bu semtin Kötü Kralı'ydı ve o krallıkta "teşekkürler" ya da gülücükler geçmiyordu.
Ekrana bakarken korkudan ellerim buz kesti. Adamın tek bir kelimesi bile içimdeki panik dalgasını köpürtmeye yetmişti. "Etme!" derken ne kadar ciddi ve sinirliydi kimbilir? Bir an bile düşünmeden hemen klavyeye basmaya başladım, parmaklarım heyecandan birbirine dolanıyordu.
> **Buse:** *Kızdın mı? Valla kötü bir niyetle yazmadım, özür dilerim... Sadece çok korktum aşağıda olanlardan. Yani senin işine karışıp kurallarını hiçe saymak istemedim asla, gerçekten! Ama bağıran çocukların, sokaktaki kaçışan hayvanların sesini duyunca ne yapacağımı şaşırdım. Hepsi dehşete düştü. Üstüne bir de nenemin korkudan tansiyonu fırladı, kadının kalbi duracaktı az kalsın. Ben sadece oradaki o vahşet dursun, evdekiler de biraz nefes alsın istedim. Lütfen yanlış anlama beni.*
Yazdığım upuzun mesajı bir solukta gönderip telefonu masaya koydum. Kalbim güm güm atıyordu. Çok geçmeden ekranda Pars'
Yorumlar
- Gecegece99: evet bence de
- Çiğdem Ülger: pars insan değil