canavarın ininde
Pars, Buse'yi siyah SUV'ye bindirdikten sonra araba Buse'nin mahallesine değil, kentin dışında, çam ormanlarının sakladığı devasa malikaneye doğru süzüldü. Buse başını cama yaslamış, nereye gittiklerini bile umursamayacak bir tükenmişlikle dışarıyı izliyordu.
Yüksek demir kapılar gürültüyle açıldı. Araba, ıslak çakıl taşlarının üzerinde süzülerek malikanenin önünde durdu.
Pars inip Buse'nin kapısını açtı. Onu kolundan tutup arabadan indirdiğinde Buse bir an duraksadı. Karşısında devasa, soğuk ve ihtişamlı bir yapı duruyordu. Salona adım attıkları an ortamın büyüleyici havası Buse'nin yüzüne çarptı.
Salondaki devasa, boydan boya cam panellerin arkasında, gece lambalarının altında lacivert bir ayna gibi parıldayan **iç havuz** duruyordu. Sudan yansıyan hafif mavi ışıklar, yüksek tavanlı salonun koyu gri duvarlarında dalgalanıyordu. Havuzun hemen yanı başında ise tek parça koyu ceviz ağacından kesilmiş, üzerinde krallara layık bir ziyafet sofrasının kurulduğu **devasa bir yemek masası** uzanıyordu. Sıcak yemeklerin buharı üstünde tütecek kadar taze hazırlanmıştı.
Buse şaşkınlıkla etrafa bakarken, "Burası kimin? Niye getirdin beni buraya?!" diye çıkıştı öfkeyle. "Ben evime gitmek istiyorum, bırak beni!"
Pars hiç oralı olmadı. Buse'yi belinden tutup nazikçe sandalyesine oturttu, kendisi de masanın diğer ucundaki sandalyesini çekip kızın tam karşısına oturdu.
"Önce yemeğini ye, sonra konuşuruz," dedi rahat bir tavırla. Bir yandan tabağına yemek koyuyordu.
"Yemeyeceğim! Oyun mu oynuyorsun sen benimle?!" dedi Buse, ellerini göğsünde birleştirip. "Gece saat ikide sokakta nöbetçileri nasıl atlattığımı sanıyorsun? Kaçtım işte ben senden!"
Pars tabağındaki etten bir parça kesip Buse'ye baktı. Dudaklarının kenarında hınzır ve tekinsiz bir tebessüm belirdi.
"Gerçekten kaçtığını mı sandın Ufaklık?" dedi keyifle. "Karan'a saat iki gibi nöbeti boşlamasını ben söyledim. Yangın merdiveninin kapısını bile kilitlemedim. Kaçacağını, o sokaktan koşacağını çok iyi biliyordum. Bir azim testiydi bu... Ama itiraf edeyim, performansı beğendim."
Buse şok içinde gözlerini açtı. "Ne?! Yani bilerek mi izin verdin? Sen... Sen tam bir şeytansın!"
Pars kadehinden bir yudum alıp arkasına yaslandı. Gözleri Buse'nin sinirden kızaran yüzünde gezindi:
"Kendi yolunu çizeceğini sandın..." dedi, sesi soğuk ve derin bir tona bürünerek. "Ama unuttuğun bir şey vardı: Attığın her adım, konuştuğun her insan, sapacağın her yol bendim."
Yerinden kalkıp Buse'nin yanına kadar yürüdü. Eğilip kızın kulağına doğru fısıldadı:
"O kapıdan çıksan bile, o kapının ta kendisi bendim."
Buse başını çevirip ona öfkeyle baktı ama Pars çoktan kızın sandalyesinin kenarına tünemiş, çatalıyla tabaktan aldığı küçük bir et parçasını Buse'nin dudaklarına doğru uzatmıştı. Buse tam ağzını açıp yeniden bağırmaya hazırlanırken Pars fırsatı değerlendirip yemeği kaza süsü vererek kızın ağzına soktu, ardından da tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu dudaklarına.
"Hmph!" Buse lokmayı zorla yutarken Pars kolunu gösterdi. Kolunda Buse'nin ısırdığı yer hâlâ kıpkırmızı duruyordu.
"Kızım sen ne vahşi şeysin böyle ya?" dedi Pars, takılarak. "Bana borçlusun şu an, farkında mısın?"
Buse kaşlarını çattı. "Ne borcu be?! Sen beni kaçırdın!"
"Can borcu," dedi Pars ciddi bir ifade takınmaya çalışarak ama gözleri gülüyordu. "Beni ısırdın... Aşıların tam değil mi senin? Kuduz falan olmayayım ben şimdi durduk yere? Bir kontrol ettirsek mi?"
Buse sinirden gülmemek için kendini zor tutarak masadaki peçeteyi Pars'a fırlattı. "Pislik! Aşım tam benim, asıl senin kuduz aşısı olman lazım!"
Pars fırlatılan peçeteyi havada yakalayıp hafifçe güldü. Buse'nin üzerindeki o buz gibi öfke kırılmış, yerini kaçınılmaz bir çekime bırakmıştı.
Pars derin bir sabır çekti. "Bak... Ben sadece adam gibi oturup yemek yiyelim istedim. Ama sen... Sen aşırı sinirlisin. Muhtemelen ergenlik dönemindesin, ay başın geldi herhalde? Bu ne öfke kızım?"
Buse gözlerini yuvalarından fırlayacak gibi açtı. "Ne?! Sen ne biçim konuşuyorsun be! Ben mi ergenim?! Beni zorla buraya getirdin, kendi kafana göre oyunlar oynuyorsun, bir de gelmiş bana ne diyorsun!"
"Suyumu fırlatmasaydın gayet medeni bir şekilde konuşuyorduk," dedi Pars, tişörtünü göstererek. Sonra çatalını tabağa bırakıp ciddi bir edayla devam etti: "Yemeğini efendi gibi ye. Söz veriyorum, şu tabağındakiler bitince seni o çok şikayet ettiğin, zindan bellediğin mahallene geri götüreceğim."
Buse kaşlarını çatarak ona baktı. "Gerçekten götürecek misin? Yalan söylüyorsan o tabağı da kafana geçiririm!"
Pars hafifçe güldü. "Götüreceğim Ufaklık, götüreceğim... Ama önce şu yemeği ye de biraz enerji topla. Çünkü bir dahaki kaçış denemende o daracık banyo penceresine sıkışıp kalmanı izlemek istemiyorum."
Buse önüne dönüp hırsla çatalını tabağındaki ete batırdı. Yemeği ağzına tıkarken bir yandan da başını tabağa doğru eğip kendi kendine mırıldanmaya başladı:
"Senden nefret ediyorum... Pislik herif... Öküzzz..."
Pars, kızın kısık sesle savurduğu hakaretleri gayet net duymuştu. Sandalyesine rahatça kuruldu, kadehini eline alıp dudaklarının kenarında hınzır bir tebessümle Buse'ye baktı.
varya..." dedi Pars, Buse'nin o sinirli halini izlerken keyifle gülerek. "Ama varya... Sen nasıl hoşuma gidiyorsun böyle, farkında değilsin hahah!"
Buse duyduğu şeyle çatalını tabağa sertçe bıraktı. Yanakları anında al al olurken başını kaldırıp Pars'a öldürücü bir bakış fırlattı.
"Bak hâlâ gülüyor ya! Gülme şöyle sinirimi bozma benim!"
"Ne yapayım kızım?" dedi Pars, kahkahasını bastırmaya çalışıp ciddileşmeye çalışarak. "Hem bana 'öküz' diyorsun hem çatalı ete o kadar hırsla batırıyorsun ki tabağı kıracaksın sanıyorum. Bu hırçınlığın, bu halin valla çok hoşuma gidiyor, ne yapayım yalan mı söyleyeyim?"
Pars, kadehini masaya bırakıp hafifçe öne doğru eğildi. Gözlerinde neşeli ama derin bir karanlık belirdi.
"Şu yaptıklarını başkası yapsa..." dedi, sesi bir an için ciddileşerek. "Başkası bana su fırlatsa, kolumu ısırsa, yüzüme hakaretler yağdırsa... Neler yapardım, ne hale getirirdim biliyor musun?"
Buse elleriyle kulaklarını kapatır gibi bir hareket yapıp yüzünü buruşturdu. Pars'ın o tehlikeli aura'sını yine hissetmiş ama bu sefer geri adım atmamıştı.
"Duy-mak is-te-mi-yo-rum!" diye kestirip attı öfkeyle. "Bana racon kesme burada! Pis canavar... Tek bir şey istiyorum; sadece gitmek istiyorum. Yarın okulum var benim, anladın mı? Dersime geç kalacağım senin yüzünden!"
Pars kızın okul derdine düşmesine dayanamayıp patlatı kahkahayı.
"Okul mu?" dedi gülerek. "Aman ne büyük dert... Koskoca Pars'ın elinden kaçmaya çalışıyorsun ama aklın yarınki ders saatinde. Tamam Ufaklık, tamam... Seni o çok önemli okuluna tam vaktinde yetiştireceğim, söz."
Pars, Buse'nin okul derdine düşmüş halini izlerken dudağının kenarıyla bıyık altından güldü. Kadehini masaya bırakıp yerinden kalktı ve ceketini tek hamlede üzerine geçirdi.
Buse'ye doğru iki adım atıp tam önünde durdu. Sesi hem alaycı hem de o kendine has karşı konulmaz otoritesiyle doluydu:
"İyi bakalım... Prenses Kül Kedisi saat 12'den önce okulunda olacak. Hadi, düş önüme de seni evine götüreyim."
Buse, "Prenses Kül Kedisi" lafını duyunca gözlerini devirip hırsla ayağa kalktı.
"Bana öyle deme pis öküz!" diye mırıldanarak Pars'ın yanından hızlı adımlarla geçip kapıya doğru yöneldi.
Pars arkasından bakıp hafifçe başını salladı, yüzünde o hınzır tebessümle kızı takip etti. Kaçış denemeleri, atışmaları ve o gerilimli dakikalar geride kalmış; araba Buse'nin mahallesi için yeniden yola koyulmuştu.
Buse, arabanın ön koltuğunda kollarını göğsünde birleştirmiş, çenesi dik bir şekilde dışarıyı izliyordu. Araba nihayet mahallenin başına gelip evlerinin önünde durduğunda, Buse hiç vakit kaybetmeden kapı koluna asıldı. Ama kapı tık etmedi bile; kilitliydi.
Hırsla kapıyı birkaç kez daha zorladıktan sonra Pars'a dönüp öfkeyle çıkıştı:
"Kapımı aç!"
Pars, elleri direksiyonda rahat bir tavırla arkasına yaslandı. Dudaklarının kenarında o her zamanki hınzır tebessüm belirdi. Buse'nin sinir krizinin eşiğindeki haline bakıp alaycı bir tonla: