Keşfet

Deniz & Hakan

Onun Krallığı

Deniz & Hakan

Görsel -Deniz&Hakan

Aradan geçen günlerle Buse artık evde kendi başına yürüyebiliyor, yaranın sızısı da hafiflemişti

Lisenin koridorları her zamanki gibi curcunalıydı. Buse iyileşip okula dönmüş dönmesine ama peşindeki korumalar yüzünden bahçe adeta emniyet amirliğine dönmüştü. Deniz ise bu durumdan zerre şikayetçi değildi; Buse'nin yanından bir an bile ayrılmıyor, olayların tam ortasında olmanın tadını çıkarıyordu.

Tam o sırada müdürün odasından çıkan yeni nakil öğrenci koridora adım attı.

Kapüşonunu kafasına çekmiş, elleri ceplerinde, kulaklığı boynunda, buz gibi bakışlarıyla etrafa tek bir kelime bile etmeden yürüyen bir çocuktu bu: Hakan. Kimseye pas vermeyen, gizemli ve fazlasıyla soğuk bir duruşu vardı.

Deniz, Hakan'ı gördüğü an adeta olduğu yere çakıldı. Buse'nin kolunu öyle bir sıktı ki Buse acıyla irkildi.

"Buse..." dedi Deniz, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi Hakan'ı izlerken. "Buse çabuk bak! İnsan mı bu, yoksa meteor falan mı düştü okula? Anam, o nasıl boy pos, o nasıl bakışlar öyle! Ay çok yakışıklı bu!"

Buse kolunu kurtarmaya çalışarak, "Deniz dur, rezil olacağız! Yavaş fısılda biraz," dedi.

Hakan, koridorun ortasında Pars'ın Buse için diktiği iri yarı korumalara çarpmamak için hafifçe duraksadı. Korumalara şöyle bir 'Bu ne ya?' der gibi bakıp gözlerini devirdi, sonra da yoluna devam etmek için Deniz ve Buse'nin yanından geçti.

Deniz fırsatı kaçırır mı? Anında çocuğun önüne bir adım atıp havalı bir giriş yapmaya çalıştı: "Selam! Yeni geldin galiba? Ben Deniz. Okulun en sosyal, en her şeyi bilen insanıyım. İstersen sana etrafı gezdiriyim

Hakan, Deniz'in yüzüne sadece iki saniye baktı. Bakışlarında en ufak bir mimik bile oynamadı. Kulaklığını kulağına geçirip tek kelime etmeden Deniz'in yanından yürüyüp gitti.

Deniz arkasından dona kaldı. Ağzı açık bir şekilde Hakan'ın uzaklaşan sırtına baktı.

"Bana..." dedi Deniz şok içinde Buse'ye dönerek. "Bana az önce pas vermedi mi o? Görünmez muamelesi mi yaptı bana? Görünmez kadın oldum ben Buse, duvara mı konuştum ben az önce?"

Buse tutamadığı kahkahayı patlattı. "Seni tam manasıyla görmezden geldi Deniz. Çocuk buz dağı gibi, sıfır tepki."

Deniz çantasının askısını hırsla düzeltti, gözlerini Hakan'ın gittiği yöne dikti. Yüzünde muzip ve intikam dolu bir tebessüm belirdi.

"O buz dağını eritmeyenin adı Deniz olmasın!" dedi hırsla. "Soğuk çocuk ha? Göreceğiz bakalım o soğukluğu. Karşılaşacağız seninle yeni çocuk... Bu lise ikimize dar gelecek!"

Buse kapidan çıkıp bahçedeki banka oturduğu an telefonu çalmaya başladı. Ekranda "Pars" yazısını görünce yüzünde istemsiz bir tebessüm açtı. Açıp kulağına götürdü.

"Efendim Pars?"

"Neredesin hatun?" dedi Pars, arkadan gelen araç seslerinin arasında. "Dersin bitti mi? Bizim adamlar bir aksilik çıkarmıyor değil mi bahçede?"

"Yok yok, bitti dersim. Bankta oturuyorum," dedi Buse. Sonra yanında dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini çenesine koyup hülyalı ama bir o kadar da intikam dolu gözlerle ileriye bakan Deniz'e kaydı gözü. "Deniz yanımda da... Biraz kafa gitti bunun."

"Hayırdır? Yine ne işler karıştırıyor o cadı?"

"Okula yeni bir çocuk geldi Pars. Buz dağı gibi bir şey. Bizimki aklı sıyıracak az kaldı, çocuğa kafayı taktı," diye kıkırdadı Buse.

"Buz dağı muz dağı dinlemem ben, akıllı olsun o çocuklar," diye mırıldandı Pars kabadayı damarı tutarak. "Sana yaklaşan olursa adamlarıma söylerim, haberin olsun."

"Off Pars, tamamsın tamam! Hadi kapatıyorum sonra konuşuruz," deyip telefonu kapattı Buse.

O sırada Hakan, kulaklığı boynunda, elinde soğuk çayıyla tam karşılarındaki banka oturdu. Aslında iki kızın da kendisinden bahsettiğini bal gibi biliyordu, kulaklığından ses bile gelmiyordu ama dışarıdan bakılınca dünyaya kapılarını kapatmış gibi duruyordu.

Deniz gözlerini kıstı. "İzleme sırası bende," diye fısıldadı Buse'ye. Sonra aniden oturduğu yerden kalkıp Hakan'ın tam önünde durdu.

Hakan hiç oralı olmadı. Tepki dahi vermeden çayından bir yudum aldı.

Deniz derin bir nefes çekip operasyonu başlattı. "Aaa! Saat kaç acaba?" dedi yüksek sesle. Kendi kolunda saat olmasına rağmen Hakan'a bakıyordu.

Hakan yavaşça kolunu kaldırdı, Deniz'in kolundaki pembe dijital saati gösterip hafifçe parmağıyla dokundu. Sonra tekrar önüne döndü. Tek kelime yok.

Deniz dişlerini sıktı. Buse arkada gülmekten sırtını banka vuruyordu.

Deniz pes etmedi. Bu sefer cebinden çıkardığı kalemi "yanlışlıkla" Hakan'ın ayaklarının dibine düşürdü. "Ayy! Kalemim düştü! Eğilip alamıyorum sanki belim tutuldu!" diye absürt bir tiyatro oynadı.

Hakan hafifçe eğildi. Kalemi aldı. Deniz tam "Sonunda konuşacak!" diye sevinirken, Hakan kalemi uzattı ve sadece sol elinin başparmağını kaldırıp "Tamamdır" işareti yaptı. Yine sıfır ses!

Deniz çıldırtma noktasına gelmişti. "Sen Türkçe bilmiyor musun acaba? İşaret diliyle mi anlaşıyoruz? Hani 'Rica ederim', 'Önemli değil' falan der insan!"

Hakan çayından son yudumu aldı. Yavaşça ayağa kalktı. Deniz'in tam gözlerinin içine baktı. Deniz bir an heyecanla nefesini tuttu, 'Sonunda bir şey söyleyecek' diye bekledi.

Hakan cebinden bir çiklet çıkardı, Deniz'e uzattı. Sonra kulaklığını kulağına takıp, sadece hafif bir kafa selamı vererek yürümeye başladı.

Deniz elindeki sakıza bakakaldı. "Çiklet mi verdi bu bana? Beni rüşvetle mi susturdu az önce?!" diye bağırdı arkasından.

Hakan ise arkasını döndüğü an yüzünde beliren o gizli, muzip gülümsemeyi saklamak için başını biraz daha öne eğdi. Kızın çırpınışlarını için için çok komik buluyordu ama o soğuk kaleyi şimdilik yıkmaya hiç niyeti yoktu.

Deniz, elindeki sakız paketine bakıp hırsla soluduktan sonra pes etmemeye karar verdi. "Görürsün sen soğuk çocuk," diye mırıldandı.

Hakan tam önlerinden ağır adımlarla geçip giderken, Deniz anında harekete geçti. Güya hiç oralı değilmiş gibi havalı bir tavırla başını geriye attı, saçlarını tam Hakan'ın hizasında dramatik bir şekilde savurarak yanından geçmeye çalıştı.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.

Okul koridorunun yeni silinmiş ıslak fayansları, Deniz'in bu iddialı şovunu affetmedi. Ayağı birden kayan Deniz, "Anam!" diye bir çığlık atarak dengesini kaybetti. Tam arkası üzerine yere kapaklanacakken, muazzam bir refleksle Hakan arkasına bile bakmadan Deniz'in bileğinden yakaladı.

Deniz, gözleri kocaman açılmış bir halde, düşmekten son anda kurtulmanın şokuyla Hakan'ın gözlerinin içine baktı. Kalbi güm güm çarpıyordu. 'İşte o an geldi, beni kucağına çekip gözlerimin içine bakacak' diye beklerken...

Hakan, Deniz'in dengesini bulduğunu anladığı saniyede-hiçbir romantik süzülmeye izin vermeden-bileğini şak diye bıraktı!

Dengesi tam oturmamış olan Deniz, tutunacak yer bulamayınca "Ayy!" diyerek poposunun üstüne lap diye yere yapıştı.

Hakan ise istifini hiç bozmadan, sanki az önce yere bir insan değil de yaprak düşmüş gibi kulaklığının sesini açıp yoluna devam etti.

Buse gülmekten banktan aşağı kayarken, koridordaki diğer öğrenciler panikle Deniz'in yanına koştu. "Deniz iyi misin?", "Bir yerin acıdı mı?", "Elini ver kaldıralım!" diyerek onlarca el Deniz'e uzandı.

Deniz, yerdeki gururu kırılmış halde ama bozuntuya vermemeye çalışarak uzatılan elleri itti. Üstünü başını düzeltip yerden kalkarken gayet ciddi ve havalı bir ifade takındı:

"Ne alakası var canım, düşmedim ki ben! Bilerek oturdum yere. Fayansların kayganlık katsayısını merak ettim, okul yönetimini şikayet etmek için test yapıyordum. Tamamen bilimsel bir deneydi yani, çekilin bakayım!"

Buse yanına gelip kahkahalarının arasından, "Tabii tabii, fayans uzmanı Deniz Hanım... Hakan seni bırakınca yerin çekim kuvvetini de test etmiş oldun!" dedi.

Deniz, arkasından yürüyüp giden Hakan'a dik dik bakıp çantasını omzuna taktı. "Bıraktı ya beni... Bayağı tuttu, sonra lap diye bıraktı! Ama olsun, en azından dokundu. Bu da bir gelişmedir!"

.....

Deniz, Hakan'ın derste yanındaki sırada oturan çocuğu bahçede sıkıştırdı. İki haftalık harçlığını çocuğun avucuna sıkıştırıp bir de Pars'ın korumalarını uzaktan göstererek hafifçe gözdağı verince, çocuk saniyesinde ikna oldu. Deniz, zafere ulaşmış bir komutan edasıyla sınıfa girip doğrudan Hakan'ı