Keşfet

DİZGİNLER

Onun Krallığı

Eve girer girmez Buse kendisini yatağa zor attı. Kafasının içi kovan gibi uğulduyordu. Tam o sırada komodinin üzerindeki telefonu titredi. Ekran aydınlandı; yazan Deniz'di.

Deniz: "Kızım niyetin ne senin, kalpten mi götüreceksin beni?! Neler oldu öyle ya! Ben sana demedim mi bu adam sana sırılsıklam aşık diye! Nasıl kıskandı ama... Dikkat ettin mi, mekanı yıktı geçti ama sadece sana tepki koydu. Ben de yanındaydım, bana niye tek kelime etmedi? Bunun kurallarla, semtle falan ilgisi yok, bal gibi de sana-"

Deniz tam yazmaya devam ediyordu ki Buse daha fazla dayanamayıp mesaj ekranına parmaklarını hızla vurmaya başladı.

Buse: "Deniz... Odada ne oldu biliyor musun? Pars resmen ilanıaşk etti bana! Kıskanmış resmen, delirdi adam..."

Deniz: "WOOWW! Biliyordum valla biliyordum! İçime doğmuştu zaten! Eeee sen ne dedin peki?!"

Buse: "Kafam çok karışık Deniz. Ona 'Bana zaman ver' dedim. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı gerçekten bilmiyorum. Bir yandan hissettikleri gerçek gibi ama bir yandan da asla güvenemiyorum. Şu banyoda bulduğumuz resimler sürekli aklıma geliyor. Taşlar oturmuyor yerine sanki... Bizi bir şey bu semte bilerek, isteyerek çekti sanki. Aslında bu 'zaman verme' olayı benim için iyi bir fırsat olabilir. Ona yakın durup arkadaki bu gizemi, o resimlerin sebebini öğrenebilirim."

Deniz: "Oha Buse... Çok mantıklı! Dedektif gibi takılacaksın yani. Ama şunu da sakın unutma kanka; adamın sana olan hisleri rol olamayacak kadar gerçekti, o gözlerdeki yangını gördüm ben. Yine de dikkatli ol. Hadi yat uyu artık, yarın okulda detaylı konuşuruz."

Buse telefonu göğsüne bastırıp tavana baktı. Deniz haklıydı, Pars'ın gözlerindeki o yangın sahte olamazdı ama zihnindeki sorular da yenilir yutulur cinsten değildi.

______

Ertesi sabah güneş odaya sızarken Buse ve Deniz birlikte okulun yolunu tuttular. İkisinin de gözleri uykusuzluktan hafifçe şişmişti ama yürürken bir yandan da gözleri gayriihtiyari sokağın başındaki o siyah cipteydi.

Deniz, Buse'nin koluna girip hafifçe dürttü.

"Eee, 'zaman verdim' dedin..." dedi fısıltıyla. "Pars Bey ilk hamlesini ne zaman yapacak dersin? Aradı mı hiç sabah?"

Hayır," dedi Buse omuz silkerek. "Açıkçası umurumda da değil. Aramasın zaten, kafam rahat işte, böylesi daha iyi."

Sözlerini söylerken sesine umursamaz bir hava katmaya çalışsa da gözleri istemsizce bir anlığına sokağın sonuna kaydı. Ardından Deniz'in koluna girip hızlı adımlarla okulun kapısından içeri girdiler.

Bahçedeki kalabalığın arasına karışıp binaya doğru yürürken Deniz takılmadan edemedi:

"Kafam rahat diyorsun ama gözün hâlâ yollarda Buse Hanım! Neyse, bakalım bu 'sessizlik' ne kadar sürecek..."

"Ya ne gözüm yollarda olacak!" dedi Buse, Deniz'e gözlerini devirerek. "Kim var kim ne yapıyor diye şöyle bir gözüm değdi sadece. Zaten kimse de yok işte!"

Deniz onun bu hevesle kendini savunmasına kıkırdayarak güldü. "İyi iyi, öyle olsun bakalım..."

Birlikte okulun koridoruna geçip sınıfa doğru yürümeye başladılar. Buse her ne kadar "kafam rahat" dese de, kalbinin bir köşesinde Pars'ın bu sözünü tutup tutmayacağının meraka benzer o tuhaf huzursuzluğu vardı.

Sınıfa girip sıralarına geçtiklerinde Deniz defterini açarken Buse'ye doğru eğildi:

"Peki ne yapacaksın şimdi? O fotoğrafların hesabını ne zaman sormayı planlıyorsun? Yoksa 'zaman' sürecinde kendi kendine renk vermesini mi bekleyeceksin?"

Evet," dedi Buse, sırasına oturup çantasını yanına koyarken. "Önce anlamaya çalışacağım. Hemen pat diye fotoğrafları önüne koyarsam savunmaya geçer, her şeyi kapatır. Kendi kendine renk vermesini bekleyeceğim."

Deniz çenesini eline dayayıp dikkatle Buse'yi dinledi.

Buse derin bir nefes alıp devam etti: "Onun bana yaklaşmasına, hayatıma ne kadar sızmaya çalıştığına bakacağım. Bana gerçekten değer mi veriyor, yoksa sadece takıntı mı yapmış... Ve o fotoğrafların arkasında ne var, yakınında durup çaktırmadan çözeceğim. Yani ipler benim elimde gibi davranacak ama aslında onun ne sakladığını ben çözeceğim."

Deniz takdir eden bir tebessümle başını salladı. "Vay be, Buse Hanım stratejiyi kurmuş! Ama dikkat et kanka, Pars gibi bir adama yakın dururken kendi kurduğun tuzaklara düşme."

Buse bir an duraksadı, tam "Ne alakası var canım" diyecekken ders zili çaldı ve öğretmen içeri girdi. Ama Buse'nin aklı gün boyu derslerde değil, telefonunun sessizde duran ekranındaydı. Pars gerçekten sözünü tutup ona zaman verecek miydi, yoksa gün bitmeden yine bir şekilde karşılarına mı çıkacaktı?

Dersler bittiğinde okulun çıkışında kızlar vedalaştı. Deniz evinin yolunu tutarken Buse, işlettiği yarı zamanlı işine yetişmek için kafenin yolunu tuttu.

Kafeye varıp üzerindeki önlüğü taktı ve tezgâhın arkasına geçti. Günün yorgunluğu ve kafasındaki tilkiler bir an olsun susmuyordu ama kahve kokusu ve iş koşturmacası ona en azından biraz olsun kafasını dağıtma fırsatı veriyordu. Siparişleri alıyor, masaları temizliyor, bir yandan da gözü sık sık kapıya ya da telefonunun ekranına kayıyordu.

Saatler ilerledikçe kafe tenha bir hal almaya başladı. Buse elindeki bezi alıp cam kenarındaki masalardan birini silmeye koyuldu. Tam o sırada sokağın köşesinde beliren o tanıdık siyah cip yavaşça yanaştı ve kafenin tam karşısında durdu.

Arabanın camları siyahtı, içerisi görünmüyordu ama Buse o arabanın kime ait olduğunu çok iyi biliyordu. Pars sözünü tutuyordu; içeri girmiyor, Buse'yi darlamıyor ya da yanına gelmiyordu. Ama oradaydı. Sessiz bir koruma, gölge gibi bir varlık olarak sokağın karşısından kızı izliyordu.

Buse'nin elindeki bez bir anlığına duraksadı. Kalbi yine o tanıdık ritimle hızlanmaya başladı.

Buse, kafenin cam kenarındaki masayı hırsla ve yorgunlukla silerken derin bir of çekti. Kafasında dönüp duran düşüncelerden de, bütün gün koşturmaktan da iyice bıkmıştı.

"Öf, bitti sanki dünya kadar iş..." diye kendi kendine söylenerek tam arkasını dönmüştü ki, hemen dibinde biten Pars'ı gördü.

Pars, elleri ceplerinde, hafifçe öne eğilmiş bir şekilde duruyordu. Duruşundaki o rahatlık ve Buse'nin bu hallerini izlemekten keyif alan tavrı gözden kaçmıyordu.

"Ne oldu, yoruldun mu?" dedi Pars, sesi derin ve hafifi pürüzlüydü.

Buse bir anda dibinde beliren adamı görünce kendi kendine konuşurken yakalanmanın utancı ve sıçramanın etkisiyle elindeki bezi düşürüyordu az kalsın. Kalbi ağzına geldi.

"Ayy! Tövbe tövbe..." diye fısıldadı önce kendi kendine, göğsüne elini bastırarak. Sonra toparlanmaya çalışıp gözlerini kocaman açarak, abartılı bir şaşkınlıkla adama baktı: "Aaa... Sen mi geldin? Ne iyi ettin de geldin Pars beycim!"

Pars, kızın bu patavatsız ama bir o kadar da sevimli şaşkınlığı, panikle sarf ettiği o "Pars beycim" lafı karşısında dayanamadı. Yüzündeki o sert, karanlık ifade yerini hafif, çapkın bir tebessüme bıraktı. Gözlerinin kenarı kırıştı.

"Sabahtan beri yoktum," dedi Pars, Buse'ye doğru bir adım atarak. Sesindeki sertlik tamamen silinmiş, yerini açıklama yapma gereği duyan bir adama bırakmıştı. "Mekândaki birkaç pürüzü halletmem gerekti, ancak gelebildim."

Buse hemen toparlanıp çenesini dikleştirdi. "Açıklama yapmana gerek yok Pars. Aramızda şu an bir şey yok, biliyorsun değil mi? 'Zaman' dedik."

"Ben sadece bil istedim," dedi Pars, tebessümünü koruyarak.

Buse, adamın bu yumuşamış hallerinin altında kalmamak ve ortamdaki o garip elektriği dağıtmak için arkasını döndü. "Her neyse... İşim bitti sayılır. Sana bir kahve koyayım bari, madem geldin."

Tezgâhın arkasına geçip hızlıca sert bir filtre kahve hazırladı. Fincanı alıp Pars'ın oturduğu masaya doğru yürürken hâlâ kafasındaki düşüncelerle boğuşuyordu. Ancak tam masaya yaklaşırken ayağı sandalyenin bacağına takıldı!

"Ah!"

Buse dengesini kaybetti ve elindeki sıcacık kahve doğrudan Pars'ın üzerindeki koyu renkli, pahalı gömleğe ve göğsüne döküldü.

"Kahretsin! Çok özür dilerim!" diye çığlık attı Buse panikle. Ne yapacağını bilemeyerek elinde hâlâ duran o masayı sildiği ıslak, kirli bezi refleksle alıp Pars'ın göğsüne bastırdı. Hızlı hızlı adamın üzerini silmeye başladı. "Vallahi bilerek olmadı, ay çok sıcak mı, yandın mı?!"

Pars ise üzerine dö