Gerçekler
Can Ozan-acıtır Gibi Severek
Satır Arası Yorumlarınızı Bekliyorum🙏
Buse gözlerini yavaşça açtığında, tepesindeki beyaz tavanı ve genzini yakan hastane kokusunu fark etti. Hemen ardından bakışları, başucundaki sandalyede oturmuş, gözlerini bir an bile üzerinden ayırmadan kendisine bakan Pars'a kaydı.
Zihnindeki bulanıklık dağıldıkça, kâbus gibi geçen o gece, dağ yolunda kaçışı ve en sonunda Pars'ın adamlarına denk gelişi bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Gözleri korkuyla açıldı.
"Bu... Bu bir kâbus mu?" diye fısıldadı Buse, sesi pürüzlü ve çaresiz çıkmıştı.
Pars oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi. Yüzünde o kendine güvenen, karanlık ve alaycı tebessümlerden biri belirdi.
"Ben senin olsa olsa rüyalarını süsleyen o adam olurum Buse," dedi, sesi alçak ama kendinden emin bir tondaydı.
Buse başını hızla iki yana salladı. Göğsü öfkeyle inip kalkıyordu. "Olamazsın!" diye bağırmak istedi ama sesi kısıktı. "Asla... Asla olamazsın!"
Pars kızın bu çırpınışına hafifçe güldü. Yavaşça ayağa kalkıp yatağın kenarına yaklaştı. Eğilip elini Buse'nin yastığının iki yanına koyarak kızın üzerindeki baskısını hissettirdi.
"Kaç defa denersen dene..." diye fısıldadı, gözleri Buse'nin gözlerinin tam içine kilitlenmişti. "Hangi ormana kaçarsan kaç, ne kadar uzağa koşarsan koş... Seni yine yakalarım küçük tavşan. Yakalar, yine bu kollara, kendime hapsederim. Bunu o inatçı kafana artık sok."
.......
Pars, Buse'yi hastanedeki tedavisinin ardından kendi evine götürmek yerine, belki de aralarındaki o buzları biraz olsun eritmek umuduyla Buse'nin babaannesinin evine bıraktı.
Buse kapıdan içeri girdiği an babaannesi gözleri yaşlı bir şekilde ona sarıldı. "Kuzum! Çok özledim seni! Pars oğlum getirdi, sağ olsun. Nasıl düşünceli bir çocuk..."
Babaannesinin Pars'ı bu kadar çabuk benimsemesi, adama neredeyse bir damat muamelesi yapması Buse'nin feci şekilde sinirine dokunuyordu. Ama içindeki öfkeyi bastırıp kendini tuttu, yaşlı kadını üzmemek için tek kelime etmeden sustu.
Aradan iki gün geçmişti. Buse sonunda kendi odasında, o kâbus gibi geçen günlerin izini üzerinden atmaya çalışıyordu. Kaç gündür görüşemediği, şiddetli bir grip geçirdiği için okula gidemeyen en yakın arkadaşı sonunda Buse'nin yanına gelmişti. Yatakta yan yana oturmuş dedikodu yapıyorlardı.
Buse, Pars ile yaşadıklarını, dağ evindeki o gerilim dolu günleri bastıra bastıra arkadaşına anlattığında kızın ağzı açık kaldı.
"İnanmıyorum kızım!" diye bağırdı arkadaşı, şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyerek. "Niye bana haber vermiyorsun? Niye anlatmadın ki bana?! Okula gidip geliyoruz, mahallemiz aynı, yakın yerde oturuyoruz... Neler olmuş neler! En azından bir mesaj atabilirdin yani! İnanmıyorum Buse sana ya!"
Buse derin bir iç çekip arkadaşının elini tuttu. Yüzünde yorgun bir tebessüm belirdi.
"Sana neyi anlatayım ki?" dedi gözlerini devirerek. "Gereksiz bir şey işte... Zaten sen de hastaydın, yataktan kalkamıyordun. Seni de boş yere korkutmak ve telaşlandırmak istemedim ki."
Arkadaşı hâlâ olayın şokunu atlatamamış bir şekilde Buse'ye bakıyordu. "Gereksiz mi?! Kızım adam seni dağ evine kaldırmış, resmen aksiyon filmi yaşamışsınız! Peki şimdi ne olacak? O Pars denen adam peşini bırakacak mı sanıyorsun?"
Buse koltuktaki yastığa biraz daha sarılıp gözlerini tavana dikti. İçindeki o çaresiz kabullenişi arkadaşına anlatmak zordu ama bir yandan da dökülmeye ihtiyacı vardı.
"Hayır... Sanırım bir süre akışına bırakmalıyım," dedi derin bir iç çekerek. "Beynim durdu artık. En azından pes ettiğimi düşünsün. Geçen Kadir'le ders çalışırken bile nasıl çıldırdığını gördün..."
Arkadaşı derin bir 'off' çekti, yüzünde kararsız bir ifade belirdi. Söyleyip söylememek arasında kalmış gibi alt dudağını ısırdı, kıpırdanıp durdu.
Buse kızın bu hallerini fark edince kaşlarını çattı. "Söyle ya! Ne merak ettiriyorsun insanı?"
Arkadaşı yanına biraz daha yaklaşıp sesini alçalttı. "Bence... Pars seni seviyor Buse."
Buse şaşkınlıkla gözlerini açtı ama arkadaşı lafını bitirmesine izin vermedi:
"Yani düşünsene, neden bizim yaptıklarımız hiç göze batmıyor da sadece senin yaptıkların onun gözüne batıyor? Sıradan biri olsa cezasını keser geçerdi, arkasına bile bakmazdı. Bu piyasada tek sesi çıkan, tek haksızlığa uğrayan sen değilsin. Sesi çıkanın cezasını keserler, biter. Ama sana çok tuhaf davranıyor... Yani resmen seviyormuş gibi."
Buse sinirle gülerek başını salladı. "Yok artık! Böyle hastalıklı sevgi mi olur ya? Adam beni dağ evine kapattı!"
"Bence nasıl göstereceğini o da bilmiyor," dedi arkadaşı, ikna edici bir tonla. "Hatta hislerinin farkında mı acaba, ondan bile emin değilim."
Arkadaşının bu sözleri Buse'nin zihninde buz gibi bir etki yarattı. 'Sevgi' kelimesi oda içerisinde sanki yankılanıyordu.
Arkadaşı konuşmaya devam ederken Buse'nin aklı ansızın o dağ evine, o kulübeye gitti. Bacağını yaraladığında Pars'ın yüzündeki o dehşeti, öfkeyle yukarı çıkıp pansuman malzemeleriyle geri gelişini, "Aptal kız" derken sesindeki o kırılgan tonu düşündü... Cezalandıracağını söyleyip dayanamayıp ona yemek getirmesini, üstünü örtmesini... Kendi elleriyle hastaneye taşıyışını...
Sevgi mi? diye geçirdi içinden Buse. Olabilir miydi sahi? Bir insan birini böylesine yakarak, canını acıtarak sevebilir miydi?
Araya giren bu şüphe tohumu Buse'nin kafasını fena karıştırdı!
Buse'nin zihnindeki o şüphe tohumu her geçen saniye biraz daha büyüyordu. Arkadaşının gidişinin ardından odasında tek başına kalan Buse, pencerenin kenarına geçip sokağı izlemeye başladı.
"Sevgi..." diye fısıldadı kendi kendine. "Böyle dehşet verici bir şey sevgi olabilir mi?"
Çok geçmeden, bu sorunun cevabını test etmek için eline büyük bir fırsat geçti. Ertesi gün, grip olan arkadaşı sonunda okula dönmüştü ve Buse ile birlikte okulun bahçesindeki çardakta oturuyorlardı. Tam o sırada, bahçe kapısında siyah, camları filmli devasa bir cip belirdi.
Okuldaki tüm bakışlar o yöne kaydı. Kapı açıldı ve içinden Pars indi. Üzerindeki koyu renk paltosu, dik duruşu ve etrafa saçtığı o karanlık aura ile yine tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Doğrudan Buse'nin oturduğu çardağa doğru yürümeye başladı.
Yanındaki arkadaşı Buse'nin kolunu dürttü. "Kızım... Geliyor. Dediklerimi unutma, bak bakalım nasıl davranacak."
Buse kalbinin küt küt atmasına engel olamadı ama bu kez korkudan değil, arkadaşının teorisini test etme merakındandı. Kaçmak ya da gözlerini kaçırmak yerine, bu defa başını dik tuttu ve Pars'ın gözlerinin içine doğrudan, cesurca baktı.
Pars çardağın yanına geldiğinde adımlarını yavaşlattı. Buse'nin ona kaçmadan, meydan okurcasına bakması karşısında bir an afalladı; alışık olduğu o ürkek kız yoktu karşısında.
"Yaran nasıl oldu?" dedi Pars, sesi her zamanki gibi sertti ama gözlerinde Buse'nin daha önce fark etmediği bir endişe kırıntısı yakaladı.
Buse hemen savunmaya geçmedi. Aksine, ses tonunu bilerek yumuşatıp, biraz da sitemkâr bir edayla cevap verdi: "Sızlıyor hâlâ... Ama sanırım o soğuk kulübede kalmaktan daha iyiyim."
Pars, Buse'nin bu sakin ve sitemli cevabı karşısında şaşırdı. Kaşları hafifçe çatıldı ama o hiddetli adamdan eser yoktu. Bakışları Buse'nin sarılı bacağına kaydı.
"İlaçlarını aksatmıyorsun, değil mi?" diye sordu. Sesindeki o gizleyemediği korumacı ton, Buse'nin gözünden kaçmadı.
Buse onu biraz daha ölçmek, sınırlarını tartmak istedi. Bacağını hafifçe kıpırdatıp acı çekiyormuş gibi bir yüz ifadesi takındı. "Yürümekte zorlanıyorum biraz. İlaçlar da başımı döndürüyor."
O an Pars'ın yüzündeki o sert zırh bir kez daha çatladı. Pars tek bir an bile tereddüt etmeden bir adım öne çıktı. Kızın arkadaşının orada olmasını bile umursamadan, Buse'ye doğru hafifçe eğildi.
"Dersin bittiğinde beni bekle," dedi, sesi neredeyse bir fısıltı kadar yumuşak ama emrediciydi. "Seni ben eve götüreceğim. Arabada dinlenirsin."
Buse, Pars'ın gözlerindeki o karmaşık duygu selini ilk kez bu kadar net görüyordu. Öfke değil, kontrol hırsı değil... Gerçekten de ne yapacağını bilemeyen, hissettiği şeyin adını koyamamış ama zarar görmesinden ölesiye korkan bir adamın çaresizliği vardı o gözlerde.
Pars arkasın