giriş
Genç kız, kamyonetin kasasından indirilen eski püskü koltuklara bakarken, boğazına düğümlenen o tekinsiz hissi yutkunmaya çalıştı. İstanbul'un üzerine çöken gri bulutlar, sanki bu şehrin sadece gökyüzünü değil, kaderini de gölgeliyordu. Burası Tilki Semti'ydi. Adını labirent gibi dolambaçlı sokaklarından, en çok da bu sokaklarda hayatta kalmak için sinsice pusuda bekleyen insanlarından alan o lanetli bölge.
Buse, Lise üçüncü sınıfın getirdiği o ergenlik sancılarıyla boğuşurken, hayat onu bir gecede büyümek zorunda bırakmıştı. Burası onun bildiği, güvenli, sıradan mahallelere hiç benzemiyordu. Sokak lambalarının çoğu kırıktı, köşe başlarında gözlerini dikmiş yeni gelenleri süzen tekinsiz adamlar vardı. Her köşesinden tehlike sızan bu semtin, kendine has, yazılmamış ama kanla mühürlenmiş kuralları vardı. Ve Buse, daha ilk adımında bu kuralların ağırlığını hissetmişti.
Aslında buraya gelmelerinin tek bir sebebi vardı: Ağabeyi Ersin.
Ersin, otuz iki yaşında, hayatı boyunca dikiş tutturamamış, sorumluluktan kaçan ama serserilikte sınır tanımayan bir adamdı. Yıllarca oradan oraya savrulmuş, kumar borçları, kavgalar ve bitmek bilmeyen belalarla aileye yük olmaktan başka bir şey yapmamıştı. Ancak birkaç hafta önce, yüzünde tuhaf bir gururla eve gelmiş ve nihayet "büyük bir iş" bulduğunu söylemişti. İstanbul'un göbeğinde, Tilki Semti'nde bir nakliye ve lojistik firmasında müdür olacağını iddia ediyordu. Tabii ki bu "müdürlük" masalına kimse inanmamıştı ama çaresizlik, insanı en büyük yalanlara bile sığınmak zorunda bırakıyordu. Ersin'in bu ani iş bulma sevinci, onları apar topar bu karanlık semtin tam ortasına, rutubet kokan iki katlı eski bir eve taşımaya yetmişti.
"Kızım, dikilme öyle orada. Taşın altındaki şu çantayı al da içeri taşı," diyen ses, Buse'yi düşüncelerinden çekip çıkardı.
Sesin sahibi, ninesi Hatice Usta'ydı. Mahallenin, hatta geldikleri memleketin en eski topraklarındandı Hatice Nine. yaşının verdiği kamburluğa rağmen, gözlerindeki o otoriter bakış hiç kaybolmamıştı. Buse ve Ersin'i, anne babalarının erken ölümünden sonra o büyütmüştü. Yüzündeki her bir çizgi, yaşanmış bir acının ve hayatta kalma mücadelesinin izini taşıyordu. Hatice Nine, bu yeni semtten hiç hoşlanmamıştı; bunu, buraya geldiklerinden beri sürekli tespih çekmesinden ve dudaklarının arasından dökülen dualardan anlamak mümkündü.
Buse, ninesinin sözünü ikiletmeden ağır çantayı kavradı. Tam içeri doğru adım atacaktı ki, sokağın başında bir araba motorunun gürlemesi duyuldu. Siyah, camları filmli devasa bir cip, dar sokakta belirdi. Kamyonetin yanından geçerken yavaşladı. Arabanın içindeki adamların bakışları, bir an için yol kenarında duran Buse'nin üzerinde gezindi. Buse, korkudan nefesini tuttu. Normalde utangaç, sessiz ve kendi halinde bir kızdı. Çatışmadan, kavgadan hep kaçardı. Ama bu semte ayak bastığı an, içinde uyuyan başka bir duygu uyanmıştı: Hayatta kalma güdüsü. Eğer burada korkak ve ezik görünürse, onu canlı canlı yiyeceklerini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, arabanın karartılmış camlarına inat, çenesini dikleştirdi ve bakışlarını kaçırmadı.
İşte o an, bu semtin en büyük kuralını henüz bilmediğini fark etti: Burada krala bakılmazdı.
Krallığın Sahibi: Barbaros
Bu semt, haritalarda İstanbul'un sıradan bir mahallesi gibi görünse de, aslında sınırları görünmez duvarlarla örülmüş kapalı bir kutuydu. Ve bu kutunun tek bir hâkimi, tek bir mutlak gücü vardı. Onun adı Pars'tı. Ancak semtte kimse ona bu adla hitap etmeye cesaret edemezdi. Herkes ona Barbaros derdi. Fakat hayat ikisine çok farklı kartlar dağıtmıştı. Ersin sokak köşelerinde serserilik yapıp gününü gün etmeye çalışırken, Barbaros kendi krallığını kurmuş, yeraltı dünyasının en korkulan liderlerinden biri haline gelmişti. İstediği her şeyi elde eden, acımasızlığıyla nam salmış, sert ve tavizsiz bir adamdı. Onun krallığında adalet, iki dudağının arasından çıkan tek bir kelimeye bağlıydı.
Semtin tepesindeki o devasa, kale gibi korunan malikanesinde oturur, Tilki Semti'ndeki her nefesi, her ticareti, her illegal adımı izlerdi. O, bu karanlık dünyanın "Kötü Kralı"ydı. Çirkin bir ruhu, yaralı bir geçmişi ve merhametten tamamen arınmış bir kalbi vardı. Onun yanına yaklaşabilen, onunla göz göze gelebilen kimse yoktu.
Buse, çantasını evin girişine bırakırken, Ersin'in sokağın köşesinden elinde bir sigarayla, arkasında iki serseriyle birlikte labalibir tavırla yürüdüğünü gördü. Ersin, yeni işinin verdiği o sahte özgüvenle kasıla kasıla yürüyordu.
"Ooo, Buse Hanım, taşınma işini bitirmişsiniz bakıyorum," dedi Ersin, sigarasından derin bir nefes çekerek.
"Biz bitirdik abi, sen piyasada yokken," dedi Buse, sesindeki iğneleyici tonu gizlemeyerek. Artık onun bu sorumsuz tavırlarına daha fazla dayanamıyordu. "Nerede kaldın? Nenem içeride belini doğrultamıyor, sen sokaklarda s....
"Kes sesini Buse, iş konuşuyoruz şurada," diye tersledi Ersin, gözlerini devirerek. "Bu semt büyük semt. Burada doğru adamların arkasına takılırsan sırtın yere gelmez. Ben de tam o bağlantıları kuruyordum."gelmeden buranın kralı var sıradan bir yer değil demiştiherneyse işte o sırada
Hatice Nine kapının eşiğinde belirdi, elindeki bastonu yere sertçe vurdu. "Ersin! Bırak o zıkkımı da kız kardeşine yardım et. Burası tekin yer değil, aklını başına topla. Benim kemiklerim sızlıyor bu mahallede
Ersin, ninesinin laflarını geçiştirmek için hemen eve doğru yöneldi. Ama Buse, ağabeyinin gözlerindeki o gizli korkuyu ve telaşı yakalamıştı. Ersin ne kadar serseri ve umursamaz davranırsa davransın, bu semtin havası onu da germişti.
.........
Ertesi gün, Buse için Tilki Semti'ndeki ilk okul günüydü. Üzerindeki lise üniformasıyla sokakta yürürken, kendini bir tiyatro sahnesinde yanlış role girmiş bir oyuncu gibi hissediyordu. Mahalledeki herkes ona "yabancı" gözüyle bakıyordu. Duvarlardaki çatlaklar, paslı demir parmaklıklar ve köşebaşı raconları, genç kızın içindeki o eski, utangaç Buse'yi yavaş yavaş öldürüyordu.
Burada dayanamam, diye düşündü içinden. Eğer dik durmazsam, eğer sesimi çıkarmazsam beni ezip geçerler.
Okul çıkışında hava kararmaya yüz tutmuşken eve dönüyordu. Semtin meydanına geldiğinde, ortalıkta tuhaf bir sessizlik olduğunu fark etti. Esnaf dükkanlarının kepenklerini indiriyor, sokaktaki insanlar hızla evlerine kaçışıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, arkasından gelen sert bir fren sesiyle irkildi.
Dün gördüğü o siyah cip, meydanın tam ortasında durmuştu. Arabanın kapısı açıldı ve içinden siyah takım elbiseli, iri yarı adamlar indi. Ama asıl dikkat çeken, arka koltuktan inen adamdı.
Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah saçları geriye doğru taranmış ve gözlerinde nefrete benzer bir donukluk olan bir adam. Pars. Nam-ı diğer Barbaros.
Barbaros, arabadan indiği an meydandaki atmosfer tamamen değişti. Sanki hava sıcaklığı bir anda sıfırın altına düşmüştü. Adamın varlığı, etrafındaki her şeyi domine ediyordu. O sırada, meydandaki kahvehanenin önünde duran Ersin, Barbaros'u görür görmez sigarasını yere atıp ceketinin düğmelerini ilikledi. Yüzünde, Buse'nin daha önce hiç görmediği bir eziklik ve korku vardı.
Barbaros, ağır adımlarla Ersin'e doğru yürüdü. Ersin'in çalıştığı lojistik firması, aslında Barbaros'un yeraltı ağının paravan şirketlerinden biriydi. Ve Ersin, henüz ilk gününde büyük bir hata yapmış, teslim alması gereken önemli bir sevkiyatı eline yüzüne bulaştırmıştı.
"Ersin," dedi Barbaros. Sesi derin, pürüzlü ve bir o kadar da ürkütücüydü. Bir fısıltı gibi çıksa da meydandaki herkes bu sesi duymuştu. "Benim topraklarımda hata yapanların sonunu bilir misin?"
Ersin'in dizlerinin bağı çözüldü, kekelemeye başladı. "B-Barbaros Bey, valla bir yanlış anlaşılma oldu. Malı getiren adamlar gecikti, benlik bir durum..."
Barbaros, Ersin'in sözünü bitirmesine izin vermeden elini kaldırdı. Sadece tek bir hareketle, arkasındaki korumalardan biri Ersin'in yakasına yapıştı ve onu yere fırlattı. Ersin acı içinde kıvranırken, meydandaki hiç kimse kafasını kaldırıp bakmadı. Herkes kafasını öne eğmiş, bu infazın bitmesini bekliyordu.
Buse, birkaç metre ötede donakalmı