Keşfet

gizlenen

Onun Krallığı

Buse Gözlerini zar zor açtığında, sabah güneşinin ışıkları doğrudan yüzüne vuruyordu. Ama öyle filmlerdeki gibi ipek nevresimlerin arasından fon çekilmiş saçlarla, kusursuz bir tenle uyanan o romantik kadınlardan eser yoktu. Saçlarının bir kısmı yerçekimine tamamen meydan okuyarak sol yukarı doğru dikilmiş, geri kalanı ise yüzünün yarısını kapatacak şekilde karmaakarışık yapışmıştı. Sol yanağında yastığın dikiş izi derin bir harita gibi çıkmış, göz kapakları hafif şişlikten neredeyse yarım açılıyordu.

Esnleyerek yataktan doğruldu, kollarını iki yana açıp garip bir mırıltı çıkardı. Tam o sırada odanın kapısı yavaşça aralandı. Elinde iki kupa sıcak kahveyle içeri giren Pars'ın neşeli adımları, yatağın ortasında oturan bu "gizemli yaratığı" görmesiyle bir anda bıçak gibi kesildi.

Pars'ın gözleri birden yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Adeta bir korku filminde karanlık köşeden aniden çıkan yaratıkla burun buruna gelmiş gibi refleksle koca bir adım geri kaçtı. Elindeki kupalardan kahve neredeyse üzerilerine dökülecekti.

"Tövbe bismillah!" diye mırıldandı Pars, serbest kalan elini anında göğsüne bastırıp kalbini tutarak. "Sen... iyi misin? Evcil bir ayıya mı sarılıp uyudun gece, ne oldu o saçlara?"

Kız, mahmur ve çatık kaşlı gözlerini kırpıştırarak ona baktı. "Ne var ya? Ne bakıyorsun öyle uzaylı görmüş gibi?"

Pars derin bir nefes alıp kahve kupalarını güç belâ komodine bırakırken hâlâ güvenli bir mesafede durmaya özen gösteriyordu. "Hiç... Bir an 'Halka' filmindeki Samara bizim yatakta uyanmış sandım, yemin ediyorum ruhumu teslim ediyordum. Saçlarının sağ tarafı kendi bağımsızlığını ilan etmiş, haberin olsun."

Kız elini kafasına götürüp o devasa karmaşayı hissettiğinde gözlerini devirdi ama Pars'ın yüzündeki o son derece gerçekçi, çocuksu korku ifadesi, sabahın ilk anlarında odanın içinde kocaman bir kahkahanın patlamasına yetti.

Buse, Pars'ın o korkmuş hâline ve "Samara" benzetmesine anında bozuldu. Kaşlarını çatarak kollarını göğsünde birleştirdi, yüzünü diğer tarafa çevirdi.

"Çok komik Pars, gerçekten harika bir iltifat!" dedi, sesi kırgın ve alıngan bir tonda. "Filmlerdeki gibi süslenip fönle uyanmadım diye Samara oldum yani? Ne hâlim varsa göreyim ben o zaman!"

Pikeyi üzerinden atıp yataktan kalkmaya yeltendi ama Pars hatasını anında fark etmişti. Yüzündeki o alaycı ifade bir anda silindi. Buse'nin gerçekten alındığını görünce panikle adımlayıp komodinin yanından sıyrıldı.

"Aman hatunum, dur! Vallahi şaka yapıyordum," dedi Pars, hızla yatağın kenarına ilişip Buse'nin bileğinden tutarak. "Takılıyorum sana, takılmayayım mı? Benim güzel zühre'm her hâliyle güzel, ben sadece sabah sabah birden öyle görünce takılayım dedim."

Buse bileğini çekmeye çalıştı: "Bırak Pars, git Samara'ya kahve içir sen!"

Pars hafifçe kıkırdayıp kızın nazlanmasına daha fazla izin vermedi. Tek bir hamlede Buse'yi belinden kavrayıp kendine çekti. Buse'yi sırtüstü yatağa yatırırken, kendisi de kızın üzerine doğru eğildi. Buse'nin yüzünü kapatan o karmaakarışık saç tutamlarını narin parmaklarıyla nazikçe kenara itti.

"Benim gözüm senden başkasını görür mü hiç?" diye fısıldadı Pars, sesi anında o derin, ilık ve romantik tona bürünerek. "İster saçın dikilsin, ister yüzün yastık izi olsun... Sen benim bu dünyadaki tek güzelliğimsin."

Buse hâlâ dudaklarını büküp bakışlarını kaçırmaya çalışsa da Pars kızın çenesinden tutup yüzünü kendine çevirdi. Eğilip Buse'nin alnına, ardından o tatlı tatlı bükülen dudaklarına uzun, sıcak ve tutkulu bir öpücük kondurdu.

Buse'nin katılaşan savunması, Pars'ın o içten öpücüğü ve kokusuyla bir anda eriyip gitti. Kollarını yavaşça Pars'ın boynuna dolarken, ikisi de sabahın ilk ışıklarında kendilerini o tatlı, romantik akışa bıraktı.

Dağ evindeki tatlı anların ardından akşama doğru şehre, kendi evlerine dönme kararı aldılar. Buse odada valizleri toparlayıp eşyaları düzenlerken, aklına takılan küçük bir şeyi sormak için salona doğru yürüdü.

Ancak salona adım attığında adımları kendiliğinden yavaşladı.

Pars'ın arkası Buse'ye dönüktü. Telefonu kulağına sımsıkı bastırmış, omuzları kasılmıştı. Sesi pürüzsüz bir fısıltı ile sert bir emir arasında gidip geliyordu. Buse ne konuştuğunu, telefondaki kişinin kim olduğunu tam olarak anlayamıyordu ama Pars'ın duruşundaki o aşırı gerginlik ve tehlikeli hava odayı buz gibi kaplamıştı.

Buse tam "Pars?" diyecekken, Pars arkasında bir hareket hissedip aniden döndü. Buse'yi orada kendisini dinlerken gördüğü an, gözlerinden çakan o sert şimşekle bir oldu.

"Sana kaç kere diyeceğim arkamdan sessiz sessiz yaklaşma diye!" diye gürledi Pars. Sesi o kadar sert ve aniden yükselmişti ki Buse irkilerek bir adım geri kaçtı. Pars telefonu hızla kapatıp cebine tıkarken çatık kaşlarıyla Buse'nin üzerine doğru yürüdü. "Ne dikiliyorsun orada? Ne duyduysan duydun, işim var benim! Özel bir şey konuşuyorum!"

Buse'nin şaşkınlığı anında yerini kırgınlık ve öfkeye bıraktı. Az önce yatakta kendisine sevgiyle sarılan adam gitmiş, yerine duvar gibi soğuk bir yabancı gelmişti.

"Bana bağırma Pars!" dedi Buse, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. "Sadece bir şey soracaktım! Ayrıca ne bu şiddet, ne bu celal? Karından gizleyecek kadar özel ve gizli ne konuşuyorsun sen o telefonda?!"

Pars şakaklarını sertçe ovdu, nefesi düzensizdi. "Buse, sınırını bil! Her şeye burnunu sokmak zorunda değilsin. Sana özel diyorsam özeldir, sorgulama!"

"Sınırını bil mi?" dedi Buse alaycı bir gülüşle. "Pardon kabadayı bey, ben senin karınım hatırlar mısın? Ama bakıyorum da benden sakladığın gizemli dünyana dokununca anında o eski sert adam oluyorsun!"

Öfkeyle arkasını dönüp odaya koştu Buse. Valizinin fermuarını hırsla çekerken kalbi küt küt atıyordu. Zihni aniden geçmişe, Pars'ın o büyük evine ilk gittiği günlere kaydı.

O devasa evdeki odalardan birinde gördüğü kendi fotoğrafları... Pars'ın daha onu doğru dürüst tanımadan, Buse'den habersiz çekilmiş onlarca fotoğrafı duvarlara, albümlere gizlediği o an zihninde bir şimşek gibi çaktı.

Sahi... diye düşündü Buse, elleri titrerken. O kadar çok şey yaşandı, araya o kadar olay girdi ki ben o fotoğrafları tamamen unuttum! Bu adam beni ben daha onu tanımadan takip ediyordu. Şimdi de benden gizli telefonda bağırıp çağırıyor... Tanrım, ben kiminle evliyim? Pars benden daha neleri saklıyor?

Buse valizini kapatıp ayağa kalktığında, Pars kapının eşiğinde durmuş, derin pişmanlıkla ona bakıyordu ama Buse'nin içindeki o şüphe tohumu çoktan filizlenmişti bile.

Buse'nin odayı terk etme hamlesiyle Pars'ın içindeki o karanlık, kontrol edemediği travmatik dalga bir anda şahlandı. Pars şiddet uygulayan bir adam değildi; Buse'nin kılına zarar verse kendi canını alırdı. Fakat çocukluğunda yaşadığı ağır terk edilme, şiddet dolu geçmişi ve derin psikolojik yaraları, onu kriz anlarında tam anlamıyla bir "psikopata" dönüştürüyordu.

Aniden giren o krizle Pars'ın gözleri karardı. Buse tam kapıdan çıkacakken Pars devasa gövdesiyle koridoru kapattı. Kızın yolunu kesmekle kalmadı, duvara sert bir yumruk indirdi. Ahşap duvardan yankılanan o çatırtı sesiyle Buse çığlık atarak olduğu yerde donakaldı. Pars'ın yumruğunun eklem yerleri kanamaya başlamıştı ama adam acıyı hissetmiyordu bile.

"Hiçbir yere gitmiyorsun!" diye kükredi Pars. Gözleri tamamen kontrolden çıkmış, göz bebekleri küçülmüştü. Nefes alıp verişi yırtıcı bir hayvanınki kadar düzensizdi.

"Pars... Ne yapıyorsun? Çekil önümden!" dedi Buse, dehşet içinde titreyerek.

Pars, Buse'ye dokunmadı bile; ama onun etrafındaki alanı bir kafese çevirdi. İki elini Buse'nin başının iki yanından duvara dayadı. Kıza dokunmadan, sadece o korkutucu varlığıyla Buse'yi hapsederek yüzüne doğru eğildi. Yüzündeki o soğuk, hissiz ve psikopatça tebessüm Buse'nin kanını dondurdu.

"Benden gidemezsin Buse," dedi Pars, sesi ürpertici derecede fısıltılı ve sakindi şimdi. "Sen benimsin. O fotoğrafları gördün değil mi? Zihninde dönüp duruyor biliyorum... Ben seni yıllarca uzaktan izledim. Her adımını, her nefesini ezberledim. Beni bırakıp gidebileceğini mi sanıyorsun?"

Buse'nin gözlerinden yaşlar süzülür