Hesaplaşma
Tuğla fabrikasının içi zifiri karanlık ve rutubet kokuyordu. Yıllardır terk edilmiş bu devasa mekanda sadece tek bir sarı ampul sallanıyor, rüzgar estikçe gölgeler duvarda devasa siluetler oluşturuyordu.
Pars, ağır ve kendinden emin adımlarla fabrikaya girdi. Sağ elindeki tespihi hâlâ parmaklarının arasında tıkırdıyordu. Tam ortadaki boşluğa geldiğinde, gölgelerin içinden Adil ve arkasında sakladığı beş eli silahlı adamı çıktı.
Adil, Pars'ın yalnız geldiğini görünce pis bir tebessümle öne adım attı:
"Ayağına kadar geldin ha Pars?" dedi Adil, sesindeki o çirkin özgüvenle. "Sokakların kabadayısı, mahallenin ağabeyi... Tek bir mesajımla buraya koşacağını biliyordum."
Pars durdu. Bakışlarını bir an bile Adil'in gözlerinden ayırmadı. Sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar sakindi:
"Sana teke tek dedim Adil. Racon dedik, delikanlılık dedik. Arkana beş tane çakal dizip karşıma çıkmakla adam olunmuyor."
Adil kahkaha attı. "Raconu sen yazmadın ki kuralını sen koyasın Pars! Ben bu şehri istiyorum, limanı istiyorum, senin diz çöküşünü istiyorum. Ve alacağım da!"
Pars jilet gibi keskin bir tebessümle bakışlarını sabitledi: "Beni kurşunla deviremeyeceğini biliyorsun Adil. O yüzden kadınlara, çoluğa çocuğa sarılıyorsun. Senin kabadayılığın da, adamlığın da buraya kadar."
Adil'in yüzündeki sırıtış bir anda nefretle doldu. Pars'ın bu sakinliği ve onu hiçe sayan dik duruşu damarındaki kanı sıçratmıştı. Pars'ın en hassas yerine vurmak için tam adımı attı, o pis tebessümüyle ağzını açtı:
"Çok konuşma Pars... O Buse dediğin küçük kız var ya... Hani parmağına yüzük taktığın o çıtır... Bir daha elime düşerse, bu sefer o Zühre Yıldızı yüzüğünü-"
Lafı bitiremedi.
"Buse" adının çıkmasıyla birlikte Pars'ın zihnindeki bütün şalterler attı. Pars'ın gözündeki o insan ışığı tek bir saniyede söndü, yerini katıksız bir dehşete bıraktı.
Pars, silahına bile davranmadı. Öyle bir hızla ve öfkeyle öne fırladı ki, Adil ne olduğunu bile anlayamadı. Pars bir kaplan gibi Adil'in boğazına yapıştığı gibi adamı arkasındaki beton kolona savurdu
Beton kolondan çıkan gürültü fabrikayı inletti. Adil'in arkasındaki adamlar silahlara davranmaya çalıştı ama Pars'ın o gözü dönmüş cüssesi ve öfkesi karşısında donakaldılar.
"Ulan senin o kirli ağzına onun adını alana kadar canını alırım!" diye gürledi Pars. Sesi yeri göğü inletecek bir kükreme gibiydi.
Adil'in boğazını sıkıp sol elindeki devasa yumruğunu adamın suratına indirdi. İlk yumrukta Adil'in burnundan kanlar fışkırdı. Pars adamı yere fırlattı, dizinin üstüne çöküp yakasından tuttu ve peş peşe indirmeye başladı.
"Buse diyeceksin ha?!" Yumruk!
"Benim kadınıma laf edeceksin ha?!" Yumruk!
"O yüzüğe dil uzatacaksın ha?!" Yumruk!
Adil kanlar içinde kalmış, bilincini kaybetme noktasına gelmişti. Arkadaki adamlardan biri korkuyla silaha davranıp Pars'a doğrulttu: "Bırak patronu yoksa vururum!"
Pars, yüzüne sıçrayan kanı elinin tersiyle sildi. Bakışlarını ağır ağır, tetiği tutan adama çevirdi. Gözlerindeki o ölümcül karanlık öyle vahşiceydi ki, adamın eli titremeye başladı.
"Sık ulan..." dedi Pars, ayağa kalkıp adama doğru bir adım atarak. "Sıkmazsan bu gece hiçbiriniz buradan canlı çıkamazsınız. Adil'in kanında boğulursunuz!"
Pars'ın o tek bir adımı, beş adamın birden silahlarını indirip geri çekilmesine yetti. O an anladılar ki, karşılarındaki adam bir mafya lideri değil; sevdası ve raconu için gözü dönmüş bir kabadayıydı.
Pars yerdeki kan revan içinde yatan Adil'in tepesinde durdu. Ceketinin içinden silahını çıkarıp namlusunu Adil'in alnına dayadı. Adil nefes almakta zorlanıyor, korkudan tir tir titriyordu.
"Seni bu gece burada gebertirdim Adil..." dedi Pars, buz gibi bir fısıltıyla. "Ama Buse'nin adı senin gibi bir çakalın kanıyla kirlenmesin diye seni yaşatıyorum."
Pars silahın kabzasıyla Adil'in çenesine sert bir darbe daha indirip adamı tamamen bayılttı. Sonra arkasındaki çeteye döndü:
"Patronunuzu alın, bu şehri terk edin. Yarın güneş doğduğunda Adil'i veya bir tek adamını bu şehirde görürsem, bu sefer sadece vurmam... Haritadan silerim. Şimdi defolun!"
Adamlar Adil'i karga tulumba toplayıp korkuyla fabrikadan kaçıştılar.
Pars fabrikada tek başına kaldı. Üstünü başını düzeltti, elindeki kanı mendiliyle sildi. Ceketini sırtına atıp dışarıya, geceye adım attı. Buse'nin ve mahallenin üzerindeki o gölge bu gece tamamen silinmişti.
Pars, fabrikadaki o karanlık gecenin ardından elindeki ve gömleğinin yakasındaki kan lekeleriyle Buse'lerin evinin sokağına geldi. Arabayı sokağın başında durdurdu. Amacı sadece Buse'yi uzaktan görüp iyi olduğundan emin olmaktı ama kızı görmeden de içindeki fırtına dinmeyecekti.
Cebinden telefonunu çıkarıp Buse'ye kısa bir mesaj attı:
"Kapının önüne çıkabilir misin güzelim? Çok az göreyim seni."
Buse, yatağında huzursuzca dönüp dururken telefonuna gelen bildirimle irkildi. Mesajı okur okumaz üzerine ince bir hırka alıp parmak ucunda merdivenlerden indi. Dış kapıyı sessizce açıp sokağa adım attı.
Karanlığın içinde, sokak lambasının cılız ışığı altında duvara yaslanmış Pars'ı gördü. Ancak Pars'a doğru birkaç adım attığında, adımları birden frene basmış gibi duraksadı. Buse'nin kanı çekildi, yüzü sapsarı oldu.
Sokak lambasının altında Pars'ın gömleğinin yakasına ve el boğumlarına bulaşmış koyu kan lekeleri net bir şekilde görünüyordu.
Buse korku ve panikle Pars'a doğru koştu. Elleri titreyerek Pars'ın kollarına, göğsüne dokunmaya başladı:
"Pars! Bu ne?! Yaralandın mı?!" dedi, sesi geceye karışan bir fısıltıyla ağlamaklı çıkarak. "Sana bir şey mi yaptılar? Neren kanıyor, göster bana! Ne olur cevap ver!"
Pars kızı sakinleştirmek için Buse'nin ellerini tutup kendi göğsüne bastırdı. Sesi pürüzlü ama sıcacıktı:
"Şşş... Sakin ol güzelim. Ben iyiyim. Bir yerim kanamıyor, bana bir şey olmadı."
Buse, Pars'ın sapasağlam duran yüzüne, ardından gömleğindeki o korkunç lekelere baktı. O an durumun ciddiyeti yüzüne bir tokat gibi çarptı. O kan Pars'ın değildi...
Buse bir adım geri çekildi. Gecenin bu saatinde, evinin kapısının önünde, karşısında kanlar içinde duran adama çaresiz bir gözle baktı. Elini alnına koyup gözlerini kapattı. Yüzündeki o neşeli kız gitmiş; yerini sevdiği adamın karanlık dünyasının ağırlığını hisseden bir kadın almıştı.
Kendi kendine fısıldar gibi, çaresizce konuştu:
"Üstünde... başkasının kanı var..."
Başını iki yana salladı, gözlerinden tek bir damla yaş süzülüp yanağından kaydı. Pars'a baktı; bakışlarında sitemden çok, sevdiği adam için duyduğu o derin sızı vardı.
"Pars... Nasıl çıkacaksın bu işin içinden? Nasıl kurtulacaksın bu karanlıktan?" dedi çaresizce. "Ben seni her beklediğim gecede böyle kan kokusuyla mı karşılayacağım sokak kapısında? Ne zaman bitecek bu kavgaboyun?"
Pars, Buse'nin bu çaresiz fısıltısı karşısında ezildiğini hissetti. Adil'in yumrukla dağılan suratı değil, Buse'nin şu tek damla gözyaşı canını acıtmıştı.
Yavaşça Buse'ye yaklaştı. Kanlı ellerini kıza sürmemek için arkasında birleştirdi, sadece alnını Buse'nin alnına yasladı:
"Bitti güzelim..." diye fısıldadı Pars. "Bitti Zühre'm. Bu gece o hesabı tamamen kapattım. Adil de, o gölgeler de bir daha ne sana ne bu mahalleye dokunabilir. Bu gömlekteki kan, o karanlığın son iziydi. Söz veriyorum sana... Bir daha senin kapına bile böyle kan kokusuyla gelmeyeceğim."
Buse gözlerini kapatıp Pars'ın nefesini hissetti. Parmağındaki Zühre Yıldızı yüzüğü sokak lambasının ışığında parıldarken, Pars'ın bu karanlık dünyadan çıkması için ona daha da sıkı sarılması gerektiğini biliyordu...
---------------
Pars, garajın önündeki ahşap sandalyede oturmuş, elindeki çay bardağını dumanı tüterken izliyordu. Geceki o fırtınalı Pars gitmiş, yerini derin bir sessizliğe ve huzura bırakmıştı.
Tam o sırada mahallenin kıdemlilerinden, Pars'ı çocukluğundan beri bilen Meliha Teyze elinde bir tabak taze pişmiş börekle garaja doğru yanaştı. Masaya tabağı bırakıp Pars'ın omuzunu şefkatle okşadı. Pars hemen doğrulup kadının elini öptü.
Meliha Teyze, az ilerde Deniz'le kahkahalar atarak yürüyen Buse'yi işaret etti. Sonra dönüp