Hisler
Buse mutfakta fırından yeni çıkan cinnamon roll'ların (tarçınlı çöreklerin) kokusunu içine çekerken yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Dün akşamki o devasa tatlı paketlerinden sonra sadece kuru bir "teşekkür ederim" demek asla içine sinmemişti. Üstelik Pars'a karşı altta kalmaya da hiç niyeti yoktu.
"Bakalım Bay yanlış efendi beğenecek mi..." diye mırıldandı kendi kendine, çöreklerin üzerine sosunu gezdirirken.
Bugün izin günüydü. Okuldan çıkar çıkmaz eve koşmuş, önlüğünü taktığı gibi mutfağa kapanıp elleriyle bu çörekleri hazırlamıştı. Ama ortada minik bir problem vardı: Pars'ın ana şirketi veya tam olarak nerede oturduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Adam ortalıkta da gözükmüyordu.
Derin bir nefes alıp telefonunu çıkardı ve abisi Ersin'i aradı.
"Abi... Selam. Şey diyecektim, Pars... Yani Pars Bey orda mı?"
Ersin telefonun diğer ucunda kısa bir duraksadı. "Yok, ana merkezde bugün. Hayırdır Buse, niye sordun?"
"Hiç! Yani... Şeyden soruyorum abi," dedi Buse sesini olabildiğince sıradan tutmaya çalışarak. "Dün bana bir sürü tatlı yaptırmıştı ya, teşekkür etmek için bir şeyler hazırladım da... Yerini soracaktım. Sakın aradığımı, sorduğumu belli etme ama tamam mı? Sadece adresini at bana."
Ersin, kardeşinin bu hallerine hafifçe gülüp "Tamam, atıyorum konumu," dedi ve telefonu kapattı. Çok geçmeden ekrana konum mesajı düştü.
Buse hevesle çörekleri şık bir kutuya yerleştirdi. Üzerine tatlı bir kaban giyip aynada kendine son kez baktı. Tam kutuyu kucağına alıp kapının koluna uzanmıştı ki telefonu çalmaya başladı.
Ekranda yazan ismi görünce kalbi bir an sekteye uğradı: Pars.
"Efendim?" dedi Buse, heyecanını bastırmaya çalışarak.
Pars'ın o her zamanki kendinden emin, derin ve karizmatik sesi ahizeden yayıldı:
"Orada dur, hiçbir yere kıpırdama. Geliyorum."
Buse şaşkınlıktan kapının önünde çakılı kaldı. "Ne? Ne ara... Yani neden geliyorsun ki? Nereden bildin dışarı çıkacağımı?"
"Ersin'den öğrendim," dedi Pars, arkadan gelen araba motoru sesiyle birlikte. Sesi bu kez o sert edasından uzak, oldukça yumuşak ve düşünceli geliyordu. "Benim için bir şeyler hazırlamışsın... O kadar yolu elinde kutuyla yorulmanı istemedim. Beş dakikaya kapındayım Bayan doğru."
Buse telefonu kulağından yavaşça indirirken, Pars'ın sadece bir çörek için koca şirketi bırakıp ayağına kadar geldiğini düşününce yüzüne yayılan tebessüme engel olamadı.Deli mi ne😊
Çok geçmeden kapının önünde tanıdık siyah araba belirdi. Buse, kucağında sıkıca tuttuğu kutuyla merdivenlerden inerken kalbinin ritmi ritmik bir şarkı gibi hızlanmıştı.
Pars arabadan inip ona doğru yürüdü. Üzerindeki jilet gibi takım elbisesi ve o her zamanki karizmatik duruşuyla tam karşısında durduğunda, bakışları doğrudan Buse'nin kucağındaki kutuya kaydı. Yüzüne muzip ve son derece memnun bir tebessüm yerleşti.
"Demek benim için bir şeyler hazırlandı..." dedi Pars, kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Ne hazırladın bakayım bana Bayan dogru?"
Buse yanaklarının hafifçe kızardığını hissederek kutuyu Pars'a doğru uzattı. "Cinnamon roll... Yani tarçınlı çörek. Dün akşamki tatlılar için teşekkür etmek istedim sadece. Borçlu kalmayı sevmem Bakalım beğenecek misin..."
Pars kutuyu teslim alırken parmakları hafifçe Buse'nin eline çarptı. Kızın onu düşünmüş olması, kendi elleriyle onun için mutfaka girip bir şeyler hazırlamış olması içinin yağlarını eritmişti. Kutudan yayılan mis gibi tarçın kokusunu içine çekip hafifçe gülümsede.
"Benim için özel olarak mutfağa girdin yani..." dedi sesi her zamankinden daha yumuşak çıkarken.
Buse hemen toparlanmaya çalıştı, bakışlarını kaçırarak bir adım geri çekildi:
"İzinli günümdü zaten, zamanım vardı. Neyse... Ben vereceğimi verdim, içeri geçiyorum o zaman. Sana afiyet olsun."
Buse tam arkasını dönüp gidecekken Pars panikle bir adım öne atıldı. Kızın hemen öyle çekip gitmesine hiç niyeti yoktu; onunla birkaç dakika daha konuşabilmek, o atışmaları sürdürebilmek için zihninde alelacele sorular üretmeye başladı.
"Bekle bir saniye!" dedi biraz fazla hızlı bir çıkışla.
Buse şaşırarak arkasını döndü. "Efendim?"
Pars boğazını temizleyip ciddiyetini takınmaya çalıştı, ama gözlerindeki o çaba apaçık ortadaydı:
"Şey... Sıcak mı yeniyor bu? Yani hemen şimdi bir tane yemem mi lazım, yoksa şirkete geçince mi yiyeyim?"
Buse hafifçe kıkırdadı. "Fark etmez ılık daha güzel olur ama... Bunu sormak için mi durdurdun beni?"
"Hayır!" dedi Pars hemen lafa atılarak. Kafasında yeni bir soru aradı hızlıca. "Şey... İçinde ceviz var mı? Benim... Şey, arkadaşımın alerjisi var da. Şirkette birine ikram edersem diye soruyorum."
Buse kaşlarını çatıp kollarını göğsünde birleştirdi. Pars'ın o koskoca, ciddiyetinden ödün vermeyen adam halinden eser kalmamıştı; sırf kapıda iki dakika daha kalabilmek için çocuk gibi bahane üretiyordu anlaşılan.
"İçinde ceviz yok. Hem sen dün bana bütün dükkânı yedirirken alerjim var mı diye sordun mu?" dedi Buse muzip bir tebessümle. "Ayrıca kimseye ikram etmek yok, hepsini sana yaptım!"
Pars kızın bu çıkışı karşısında zafer kazanmış gibi gülümsedi. "Öyle mi? Demek hepsini bana yaptın... Peki, o zaman bir soru daha: Yanına ne iyi gider bunun? Kahve mi, çay mı? Sen neyle içiyorsun?"
Buse artık dayanamayıp gülümsemesini saklamadı sen şalgam iç pars dedi Pars'ın kendisini gitmekten alıkoymak için ne kadar çabaladığını anlamıştı ve bu halini görmek içten içe nedense çok hoşuna gidiyordu.
Pars, Buse'nin o tatlı çıkışı üzerine elindeki kutuyu biraz daha sıkı kavradı. Yüzündeki o muzip ifade aniden derin, sarsıcı bir ciddiyete dönüştü. Bir adım daha yaklaştı Buse'ye.
Gözlerinin tam içine, hiç kırpmadan bakarak, sesi fısıltıdan hallice ama inanılmaz net bir edayla konuştu:
"Zaten şirkettekilere vermezdim..."
Pars öne doğru hafifçe eğildi. Sesi Buse'nin kalbini tekleletecek kadar yakından geldi:
"Benim olan benimdir Bayan dogru. Kimseyle paylaşmam. Bunu öğrenmiş olman gerekiyordu."
Buse, Pars'ın bu doğrudan ve gözü kara sözleri karşısında neye uğradığını şaşırdı. Bakışlarındaki o yoğunluk yüzünden yanaklarının alev alev yandığını hissetti. Kalbi o kadar hızlı çarpmaya başladı ki, bir an nefessiz kaldığını sandı. Bir saniye daha bu adamın karşısında kalırsa heyecanını tamamen belli edeceğini anlayınca panikle bir bahane arayışına girdi.
Gözlerini alelacele etrafta gezdirdi, kapının eşiğini gösterip geriye doğru bir adım attı:
"Şey... Ben... Benim mutfakta Ocağın üzerinde çay vardı! Evet, çayın altını açık bıraktım ben, unuttum bak! Patlayacak şimdi çaydanlık, benim hemen koşup bakmam lazım!"
Pars kızın bu tamamen uydurma ve panik dolu bahanesine bakıp dudağının kenarıyla gülümsede. "Çaydanlık patlayacak demek..." dedi alaycı bir edayla.
"Evet, evet! Patlar valla!" dedi Buse arkasını dönüp merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken. "Sana afiyet olsun, çabuk git işinin başına!"
Pars, kızın arkasından kaçarcasına eve sığınışını izlerken elindeki çörek kutusuna baktı. Göğsünün ortasında genişleyen o hafifliğe ve yüzündeki gülümsemeye engel olamadan arabasına doğru yürüdü.
.....
Pars, camla kaplı devasa makam odasında, masanın üzerindeki tarçınlı çörek kutusunu açmış, Buse'nin elleriyle yaptığı çöreklerden birini afiyetle yiyordu.
Ağzına attığı her lokmada Buse'nin o kapı önündeki panik hali, "Ocağın üzerinde çay vardı, patlayacak şimdi!" deyişi ve yanaklarının alev alev kızarışı gözünün önüne geliyordu. Koskoca Pars, koskoca holdingin tepesinde, elinde çörekle duvara bakıp bakıp kendi kendine gülümsüyordu.
Tam o sırada kapı hafifçe vuruldu ve içeri en güvendiği adamlardan biri olan Erkan girdi.
Erkan elindeki dosyalarla masaya yaklaştı ama patronunun duvara karşı kendi kendine gülümsediğini, gözlerinin içinin parıldadığını görünce adımlarını yavaşlattı. Şaşkınlıktan kaşları havalanmıştı. Yıllardır yanında çalıştığı Pars Bey'i ilk defa böyle hayal aleminde görüyordu.
Erkan çekine çekine, boğazını temizleyerek konuştu:
"Şey... Efendim, bir sorun mu var?"
Pars, Erkan'ın sesini duyunca bir anda irkildi. Saniyeler içinde o hayal aleminden çıkıp yüzündeki gülümsemeyi sildi. Kaşlarını çatıp eski soğuk, ciddi ve