ihtiras
Bölüm şarkısı -can ozan -acıtır gibi severek
Pars, yüzüne tokat gibi çarpan *"fingirdeyen"* sözüyle bir an öylece duraksadı. Gözlerindeki o sarsıcı pişmanlık ve hırs bir anlığına birbirine karıştı. Sözlerim gururunu, o yıkılmaz egosunu tam kalbinden vurmuştu ama geri adım atmak yerine daha da sertleşti.
Aramızdaki son mesafeyi de kapatarak üzerime doğru bir adım daha attı. Gövdesi üstüme çöken kapkaranlık bir gölge gibiydi. Kaçmaya çalıştım ama sırtım arabanın soğuk kaportasına çarptı, sıkışıp kaldım. İçimdeki nefret gözlerimden yaş olarak süzülürken, onun nefesi yüzümü yakıyordu.
Elini kaldırıp yüzüme doğru uzattı; dokunmaya cesaret edemiyor ama beni bırakmaya da niyet etmiyordu. Sıklaşan nefesleri arasında eğilip tam kulağıma doğru yaklaştı. Sesi, mahalledeki o korkutucu gürlemelerinden çok uzakta, yakıcı ve karanlık bir fısıltıya dönüştü:
"Bu krallıkta her şey benim," diye fısıldadı kulağıma. "Sen bile."
Sözleri bedenimden soğuk bir ürperti gibi geçti. Yüzünü hafifçe geriye çekip gözlerimin tam içine baktı; bakışlarında hem beni tüketmek isteyen bir hırs hem de beni kaybetmekten ölesiye korkan bir adamın çaresizliği vardı.
"O yüzden," dedi dişlerinin arasından, "aklından o gitme lafını çıkar Ufaklık. Adımını bile atamazsın."
Çenemi dikleştirdim, gözümden akan son yaşı silmeden yüzüne baktım. "Görürsün," dedim sesim titrese de vazgeçmeyen bir nefretle. "Senin o krallığını da, kuralını da başına yıkıp gideceğim."
Gözlerimden akan yaşları hırsla silip başımı daha da dikleştirdim. Yüzündeki o sarsılmaz, kibirli ifadeye öfkeyle baktım. Bana sahip olabileceğini sanması, hayatımı bir kafese tıkabileceğini düşünmesi içimdeki son korku kırıntısını da yakıp yıkmıştı.
Aramızdaki o boğucu mesafeyi hiçe sayarak göğsüne doğru sertçe bir adım attım. Sesi titremesin diye dişlerimi sıkarak yüzüne haykırdım:
"Ben kimsenin değilim!"
Sesim sokağın sessizliğinde bir kırbaç gibi patladı. Bakışlarındaki o karanlık kilitlenmeyi umursamadan, parmağımla çevremizdeki binaları, o kasvetli sokakları işaret ettim:
"Beni bu zindana hapsedemezsin! Sen burayı krallığın sanabilirsin Pars, ama benim için burası sadece pis bir hapishane! Ve ben senin o kölen de değilim, malın da!"
Göğsüm hızla kalkıp inerken gözlerinin en derinine baktım. O heybetli, mahallenin çekindiği adam karşımda duruyordu ama artık umurumda değildi.
"Ben kendi yolumu çizeceğim. Sen kabul etsen de etmesen de... Beni hiçbir güç bu nefret ettiğim yerde tutamayacak."
Bu son sözlerim, Pars'ın yüzündeki o sarsılmaz kaya gibi duran ifadeyi ilk kez gerçekten çatlattı. Gözlerindeki o kibirli "krallık" iddiası, yerini derin bir sarsıntıya ve daha önce hiç görmediğim, kontrol edemediği bir öfkeye bıraktı. Beni zincirlese bile ruhumu hapsedemeyeceğini anlamıştı.
Üzerime doğru bir adım daha attı, göğsü sarsılıyor, nefesi alev gibi yüzümü yakıyordu. Elini hızla kaldırıp çenemi kavradı; bu seferki tutuşu sert ama aynı zamanda garip bir şekilde titrek, çaresizdi.
"Dene bakalım," dedi, sesi fısıltıdan çok bir hırıltıya dönmüştü. Gözlerimin en derinine kilitlendi, bakışlarında beni tüketmek isteyen bir hırs ile beni kaybetmekten ölesiye korkan bir adamın dehşeti vardı. "Dene de gör Ufaklık... O bulduğun yolun sonu nereye çıkıyor, o çıktığın kapının ardında kim bekliyor, kendi gözlerinle gör."
Yüzümü biraz daha kendine yaklaştırdı, dudakları kulağımın hemen yanında, kelimeleri birer mühür gibi tenime kazınıyordu:
"Ama şunu asla unutma: Sen o kapıdan çıksan bile, ben o kapının ta kendisiyim. Nereye gidersen git, hangi yola saparsan sap, sonunda yine bana varacaksın. Çünkü senin 'zindan' dediğin yer, benim sana olan tutsaklığım... ve ben bu tutsaklıktan asla vazgeçmeyeceğim."
Çenemi sertçe bırakıp geri çekildi. Siyah arabanın kapısını hırsla açarken, son kez dönüp yüzüme baktı. "Şimdi gir o eve. Ve bir daha asla zincirlerden bahsetme."
Buse'nin kararlı bakışları karşısında Pars'ın gözlerindeki o kontrolcü ama çaresiz hırs iyice alevlendi. Çenemi bırakan eli yavaşça boynuma, oradan da yanağıma kaydı. Parmaklarının sıcaklığı tenimi yakarken, üzerime doğru biraz daha eğildi.
Sesi, sokağın gürültüsünü bastıran, sadece ikimizin duyabileceği kadar yakın, karanlık ve boğucu bir fısıltıya dönüştü:
"İstediğin kadar kaç, istediğin kapıyı zorla Ufaklık..." dedi, nefesi doğrudan dudaklarıma vuruyordu. "Attığın her adımda ben olacağım. Konuştuğun, selam verdiğin, yüzüne baktığın her insan ben olacağım... Ben hep senin ensendeyim."
Sözlerinin ağırlığı havada asılı kalırken, bakışları bir anlığına gözlerimden dudaklarıma kaydı. İçimdeki tüm direnci kırmak ister gibi yüzünü biraz daha yaklaştırdı.
Tam dudaklarımı öpecek sandım; gözlerimi nefretle ve hırsla kapattım. Ama öpmedi. Sadece dudaklarının sıcaklığını, kendi dudağımın tam kenarına, o tüy kadar hafif ama yangın gibi yakan bir dokunuşla bıraktı. Tam olarak öpücük sayılmayacak, sadece varlığını ve üzerimdeki baskısını mühürleyen tekinsiz bir temas...
Geri çekildiğinde, o temasın bıraktığı iz yüzünden çenemin seğirdiğini hissettim.
Pars, bakışlarındaki o karanlık tatminle son bir kez gözlerimin içine baktı, ardından hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp siyah arabanın kapısını açtı.
Pars doğrudan sürücü koltuğuna geçmedi. Arabanın hemen arkasında, gölgede bekleyen iri yarı iki adamına doğru başıyla sert bir işaret yaptı.
Adamlar anında hareketlenip Pars'ın yanına geldi. Pars, gözlerini Buse'den bir an bile ayırmadan, iki adamın tam ortasında durdu. Sesi bu kez fısıltı değil, sokağın soğuk betonunda yankılanan çelik gibi sert bir buyruktu:
"Kapının önüne dikilin," dedi, ellerini ceplerine geçirirken. Yüzündeki ifade o kadar karanlıktı ki adamların bile sırtı dikleşti.
Pars adamların tam kulağına doğru eğilip ölümcül bir ciddiyetle devam etti:
"Bu kız bu evden dışarı adımını bile atmayacak. Bir milim bile uzaklaşmayacak. Eğer giderse... Eğer bu kapıdan tek bir adım bile dışarı çıkarsa, beni uğraştırmayın; gidin kendinize sıkın."
Adamlar sertçe başlarını sallayıp *"Anlaşıldı abi"* derken, Pars son bir kez Buse'ye baktı. Yüzünde, az önce dudağının kenarına bıraktığı o tekinsiz temasın ve kurduğu mutlak hakimiyetin soğuk tatmini vardı.
Siyah SUV'nin kapısını sertçe kapatıp gaza bastı. Egzoz dumanı gecenin karanlığına karışırken, kapının iki yanına birer heykel gibi dikilen iki adam, Buse'nin kaçış yollarını tamamen tıkamıştı.
Buse, dudağının kenarında hâlâ yanan o hafif sıcaklıkla ve kapısını gardiyanlar gibi tutan iki adamla baş başa kalmıştı.
Pars tam arabaya binecekken, sokağın başından Buse'nin abisi göründü. Hızlı ve tedirgin adımlarla yaklaşırken, kapının önüne dikilen iki iri yarı adamı ve Pars'ın soğuk tavrını görünce neye uğradığını şaşırdı. Ama Buse'nin gözü artık abisini bile görmüyordu. İçinde patlayan o devasa öfke ve çaresizlik, son kalesini de yıkıp geçmişti.
Buse bir hışımla Pars'ın siyah SUV'sine doğru koştu. Bütün gücüyle arabanın sürücü kapısına vurmaya, kaportayı tekmelemeye başladı.
"Ben senin malın mıyım be?! Ne hakla beni bu eve kilitliyorsun, ne hakla dışarı çıkmama izin vermiyorsun?!" diye haykırdı. Tekmelerinin çıkardığı tok sesler sokakta yankılanıyordu. "Ben senin kölen değilim! Duydun mu beni, değilim!"
Pars ise arabanın içinde, direksiyonu tutan ellerini bile kıpırdatmadan öylece duruyordu. Buse'nin bu kontrolsüz öfkesi onun umurunda bile değildi; aksine, dudaklarının kenarında hafif, muzaffer bir tebessüm belirdi. Camı milim kadar indirdi, dışarıya sadece nefesi ve boğuk sesi sızdı:
"Tebessüm etme öyle piç piç!" diye bağırdı Buse, kapıya bir tekme daha atarak.
Pars gaza hafifçe dokundu, motor hırladı. "Yakında anlayacaksın Ufaklık..." diye geveledi dişlerinin arasından, o tekinsiz tebessümünü bozmadan. "Benim kim olduğumu, senin de kime ait olduğunu çok yakında tam olarak anlayacaksın."
O sırada Buse, mahalledeki o sinir bozucu sessizliği fark etti. Binaların pencerelerinde tül perdeler hafifçe aralanmış, mahalleli çaktırmadan, nefesini tutarak camlardan aşağıdaki bu tiyatroyu izliyordu. Kimse gürültü çıkarmıyor, kimse Pars'a tek bir laf etmeye cesar