kaçamazsın
Haftalardır geceyi gündüze katmış, her taşın altına bakmıştı Pars. En sonunda o adresi bulduğu an gözü hiçbir şeyi görmedi. Gece yarısı siyah arabasının gazına sonuna kadar basıp yollara düşmüştü. Kız Bursa'daydı; kuytu bir köşedeki yatılı lise yurdunda kalıyor, harçlığı için geceleri yakındaki bir yerde çalışıyordu. Eli kolu her yere uzanan Pars için o adresi bulmak zor olmamıştı ama içindeki öfke yollara sığmıyordu.
Ellerinde deri eldivenler, belinde soğuk metaliyle duran silahı ve gözlerinde katıksız bir karanlıkla arabadan indi.
Buse, iş çıkışı gecenin köründe okulun arka sokağına doğru yürürken adımlarını hızlandırdı. Sokak lambasının altında dikilen o devasa karaltıyı gördüğünde dizlerinin bağı çözüldü. Kalbi boğazında atmaya başladı. Yüzünü seçtiği an deşete düştü.
Ağır adımlarla geri geri kaçmaya başladı. Başını iki yana sallıyordu; inanamıyordu, inanmak istemiyordu.
"Hayır... Hayır, bu olamaz!" diye mırıldandı dehşetle. "Bulamaz... Bırakmış olmalıydı! Niye peşime düştü bu adam?!"
Pars kızın kaçmaya başladığını görünce adım adımlarını hızlandırdı. Deri eldivenli ellerini sıkıp arkasından koşmaya başladı. Sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti:
"Buse! Dur! Dur diyorum sana, bekle!"
Buse arkasına bile bakmadan ıssız, karanlık arka sokaklara doğru koşuyordu. Nefesi kesiliyor, bacakları titriyordu. Pars arkasından defalarca "Bekle!" diye kükredi ama Buse durmadı.
En sonunda Pars'ın sabrı tamamen tükendi. Belindeki silahı bir hışımla çekti ve hiç tereddüt etmeden namluyu gökyüzüne çevirip tetiği bastı.
PAT!
Yankılanan el silah sesi karanlık sokakta adeta bir bomba gibi patladı.
Buse korkudan çığlık atarak olduğu yere çömeldi. Ellerini kulaklarına sıkıca bastırıp gözlerini kapattı, tir tir titremeye başladı. Kurtuluşu yoktu. Kaçamamıştı.
Pars, elinde dumanı tüten silahıyla yavaş ve tehditkar adımlarla Buse'nin tepesine dikildi. Eğilip deri eldivenli eliyle kızın kolunu sertçe kavradı ve Buse'yi acımasızca ayağa kaldırdı. Kızın gözlerindeki o saf korku bile Pars'ın içindeki nefreti ve kırılmış gururu soğutmaya yetmiyordu.
"Benden kaçabileceğini mi sandın?!" diye kükredi, kızı sarsarak. "Bursa'nın bir köşesinde, bir lise yurduna sığınarak benden saklanabileceğini mi düşündün gerçekten?!"
"Bırak beni..." diye fısıldadı Buse, gözyaşları yanaklarından süzülürken. "Lütfen bırak..."
Pars kızın çenesini eliyle acımasızca sıktı, yüzünü kendine hizaladı. Gözleri alev alev yanıyordu.
Benim krallığında kuralları kanla yazılır Buse," dedi fısıltıyla karışık, buz gibi bir sesle. "Bağlanmak yasak Güvenmek intihardı. Aşık olmak ise affedilmeyecek tek suçtu! Sen o çizgiyi geçtin. Çizginin dışına çıktığın an kaderin silindi. Ama farkında değilsin... Ben seni kendi karanlığıma çekerken, senin yüzünden en büyük yasağı çoktan çiğnedim!"
Pars, canımı yakıyorsun..."
"Bu krallıkta her şey benim!" diye fısıldadı kulağına, sesi bir tehdit gibi çınladı. "Sen bile! Beni arkanda yarım bıraktın, bir hiçmiş gibi kaçtın. Şimdi o cezanı çekeceksin."
Buse'yi adeta sürükleyerek sokağın başında bekleyen arabaya doğru götürdü. Arka kapıyı sertçe açıp kızı içeri savurdu ve kapıyı üzerini kilitledi. Kendisi de sürücü koltuğuna geçip gaza bastı.
Buse gözyaşları içinde dışarıya bakarken, arabanın kendi evlerine ya da İstanbul'a giden yola girmediğini fark etti. Şehrin tamamen dışına, dağ yoluna doğru ilerliyorlardı.
"Nereye götürüyorsun beni?" dedi Buse panikle, koltuğa tutunarak. "Eve gitmiyoruz! Neresi burası Pars?!"
Pars dikiz aynasından Buse'ye baktı. Yüzünde en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu.
"Seni kimsenin bulamayacağı bir yere götürüyorum," dedi soğuk bir edayla. "Beni arkanda bıraktığın her günün hesabını ödeyeceksin. Bir daha benden uzakta nefes almayı bile hayal edemeyeceksin."
Pars arabayı dağ dağğındaki tek katlı, ıssız kulübenin önünde sertçe durdurdu. Arabanın kapısını açıp Buse'yi kolundan tuttuğu gibi içeri sürükledi. Kız direnip geri çekilmeye çalışsa da Pars'ın demir gibi kavrayışından kurtulması imkânsızdı. İçeri girdikleri an Buse'yi kolundan sertçe sarsarak eski koltuğa doğru fırlattı.
Buse koltuğa savrulurken hıçkırıklara boğuldu.
Pars üzerine doğru bir adım atıp eğildi. "Bana bak!" diye bağırdı. "Yüzüme bak benim! Şimdi burada oturacaksın. Ben gelene kadar buradan tek bir adım bile kıpırdamayacaksın! Hele kaçmayı aklından bile geçirme, duyuyor musun beni?!"
Buse korkudan başını öne eğip kollarını etrafına sardı, omuzları sarsılarak ağlamaya devam etti. Şehir dışına kaçarken yanına aldığı tek şey olan küçük çantası, telefonu... Hepsini yolda Pars arabanın camından fırlatıp atmıştı. Dış dünyayla, abisiyle, okuluyla tek bir bağı bile kalmamıştı artık.
Pars hışımla dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra elinde poşetler ve birkaç malzemeyle içeri tekrar girdi. Poşetleri masanın üzerine sertçe bıraktı. İçindeki öfke, aradan geçen dakikalara rağmen milim azalmamıştı.
Gözleri koltukta küçücük kalmış, ağlamaktan gözleri şişmiş kıza kaydı. Onu böyle çaresiz görmek bile içindeki o kırgın, canı yanmış adamı yatıştırmıyordu. Sinirle kızın tepesine dikildi.
"Bakma bana öyle kedi yavrusu gibi!" diye kükredi, sesi kulübenin ahşap duvarlarında yankılandı. "Benden kaçmak ne demekmiş sana göstereceğim! Sen bu zamana kadar benim gerçek kötü halimi görmemişsin... Bana 'kötü', 'canavar' diyordun ya hani? İşte şimdi o canavarla gerçekten tanışacaksın!"
Buse adamın bu korkunç, gözü dönmüş hali karşısında dehşet içindeydi. Bakışlarını Pars'ın öfkeden alev almış gözlerinden kaçırıp yere sabitledi. Bütün vücudu bir yaprak gibi titriyordu.
Pars kızın yüzünü kaçırmasına tahammül edemedi.
"Yüzüme bak!" diye kükredi bir kez daha.
Buse göz pınarlarından süzülen yaşlarla başını yavaşça kaldırdı. Pars'ın o kapkaranlık, acımasız gözlerine büyük bir korkuyla baktı. Ama tam o an... Buse'nin dudakları titredi, gözleri kaydı ve zihni daha fazla bu baskıyı kaldıramayarak karardı. Buse'nin başı yana düştü, bedeni koltuğun üzerine cansızca yığıldı.
Pars'ın yüzündeki o sert, öfkeli ifade bir saniye içinde darmadağın oldu. Koskoca adam bir anda neye uğradığını şaşırarak afalladı, gözlerindeki o alev yerini panik dolu bir karanlığa bıraktı.
"Buse?" dedi, sesi bir anda kısılarak.
Az önce esip gürleyen adam gitmiş, yerine dehşet içinde bir adam gelmişti. Hızla dizlerinin üstüne çöküp kızın yüzüne dokundu. Yanakları buz gibiydi.
"Buse! Aç gözlerini..."
Saniyeler içinde kontrolünü tamamen kaybetti. Kızı bir çırpıda kucağına alıp koltuğa daha rahat bir şekilde yatırdı. Yüzüne düşen saçları panikle geriye iterken, elleri titremeye başlamıştı.
"Buse, Uyan... Lütfen uyan!"
Kendi elleriyle bu hale getirdiği kızın cansız gibi yatan bedenine bakarken, az önce savurduğu tüm o tehditler, o 'canavar' halleri bir anda boğazına dizildi. İçindeki o intikam arzusu, yerini telaşa bıraktı
Pars panikle mutfaktan bir bez ıslatıp getirdi, Buse'nin buz gibi olmuş yüzünü ve şakaklarını yavaşça sildi. Kızın nefes alışları düzene girip derin bir uykuya daldığında, içindeki o kontrolsüz panik yerini ağır, ezici bir sessizliğe bıraktı.
Az önce kükreyen, kulübeyi birbirine katan adam sanki gitmiş, yerine kendi karanlığında boğulan bir gölge gelmişti.
Birkaç saat sonra Buse yavaşça gözlerini açtı. Zihni bulanıktı, nerede olduğunu kavraması birkaç saniyesini aldı. Ahşap tavanı ve burnuna gelen rutubet kokusunu fark edince yaşadıkları bir film şeridi gibi gözünün önüne geldi. Yürek sıkıştıran bir korkuyla yerinde sıçramak istedi ama vücudu dermanı kalmadığı için ağırlaştı.
Gözleri odanın köşesindeki tekli berjer koltuğa kaydı.
Oda zifiri karanlıktı; sadece dışarıdan vuran cılız ay ışığı Pars'ın yüzünün yarısını aydınlatıyordu. Pars koltukta oturmuş, tek elinde tuttuğu şarap şişesini bacaklarının arasında sallayarak öylece karşıdaki boş duvara bakıyordu. Gözlerinde ne az önceki o korkunç öfke vardı ne de kükreyen o canavar... Sadece dipte bir yerlerde saklamaya çalıştığı derin, ağır bir düşünceli hal vardı.
Buse'nin kıpırdadığını, kumaşın çıkardığı sesi duyduğu halde başını bile çevirmedi. Şişeden büyük bir yudum aldı.
Sessizlik kul