kaçış
Derler ki;
Dünyada hangi dağları aşmış olursan ol,
Aklın takılıp düştüğün taşta kalıyor...
Cahit Zarifoğlu
Buse birkaç gün boyunca kafede Pars'ı göremeyince içten içe bir eksiklik hissetti. "Aman, banane canım! Neredeyse nerede, çok da umurumdaydı..." diye kendi kendine söylenip durdu. Ama aklı yine de ondaydı.
Okul dönüşü sokağın köşesini dönerken, duvara yaslanmış, kanlar içindeki bir karaltı gördü. Yaklaştığında kalbi duracak gibi oldu: Bu Pars'tı! Yüzü bembeyazdı, karnını tutuyordu. Buse panikle ne yapacağını bilemedi, hemen telefona sarılıp abisi Ersin'i aradı: "Abi çabuk gel! Pars... Pars çok kötü, vurulmuş!"
Ersin dakikalar içinde yetişti. "Hemen hastaneye, polise haber verelim!" dese de yarı baygın haldeki Pars, Ersin'in kolunu tutup zorlukla, "Doktor... polis olmaz..." diye fısıldadı.
Ersin ve Buse ne yapacağını şaşırıp Pars'ı gizlice kendi evlerine götürdüler. Ersin hemen güvendiği bir dikiş ustası doktoru çağırdı, arkadaşlarından yardım istedi. Pars'ı Buse'nin odasındaki yatağa yatırdılar. Doktor zorlu bir operasyonla Pars'ın vücudundan tam 5 kurşun çıkardı.
Buse, arkadaşlarını ve doktoru yolcu etmek için kapıya çıktığında, odadan kısık ve titrek bir ses yükseldi. İçeri koştuğunda Pars'ın ateşler içinde kıvrandığını ve kabuslar içinde sayıkladığını gördü.
Aradan tam iki gün geçti.
Bu iki gün boyunca Buse bir an bile Pars'ın başından ayrılmadı. Ateşini düşürdü, yaralarını pansuman etti, sabahlara kadar başında nöbet tuttu. Abisi Ersin ise bu sırada dışarıda Pars'ın yarım kalan işlerini toparlamak, durumu çaktırmamak için koşturup durmuştu.
İkinci günün akşamında Pars yavaşça gözlerini açtı. Yatakta doğrulmaya çalışırken vücudundaki ağrıyla inledi. Başını yana çevirdiğinde, yatağın kenarındaki sandalyeye kıvrılmış, başı yatağa düşmüş halde uyuyakalan Buse'yi gördü. Yüzü yorgundu ama çok masum görünüyordu.
Pars'ın dudaklarında hafif, minnet dolu bir tebessüm belirdi. Buse'nin iki gündür kendisi için uykusuz kaldığını, başında beklediğini anlamıştı. Yavaşça elini uzattı, kızın yüzüne düşen saç tutamına dokundu, parmaklarının ucuyla şefkatle okşadı. Kızın kokusu, iyileşme sebebi gibiydi.
Buse, hissettiği dokunuşla hafifçe kımıldadı ve gözlerini kırpıştırdı. Karşısında Pars'ın açık gözlerini görünce bir anda doğruldu:
"Uyanmışsın! çok şükür..."
Pars, kızın uyandığını görünce o yumuşak halini jet hızıyla sakladı. Kaşlarını çattı, eski sert, mesafeli ve otoriter duruşuna anında geri döndü. Sanki iki gündür ölümden dönen adam o değilmiş gibi soğuk bir sesle konuştu:
"Neredeyim ben? Ne işim var bu odada?"
Buse adamın bu ani değişimine bakıp gözlerini devirdi:
"Nerede olacaksın? Benim odamdasın! Ölüyordun Pars, hatırlamıyor musun? Sokak ortasında kanlar içinde buldum seni. 'Hastane yok, polis yok' diye tutturduğun için abimle eve taşıdık seni. İki gündür başında heba oldum, doktor vücudundan tam beş tane kurşun çıkardı!"
Pars kaşlarını daha da çatarak etrafa baktı, sonra Buse'ye döndü. Sert görünmeye çalışsa da gözlerindeki o minneti ve memnuniyeti gizleyemiyordu.
"Ersin nerede?" diye sordu.
"Dışarıda. Senin yokluğunda işlerin aksamasın, ortalık karışmasın diye şirketle ve senin adamlarınla ilgileniyor iki gündür. Dışarıyı o idare ediyor, içeride ben..."
Pars, Ersin'in sadakatini ve Buse'nin bu karşılıksız çabasını duyunca göğsünün kabardığını hissetti. İçi ısınmıştı. Yine de o ukala tavrından ödün vermeyerek hafifçe mırıldandı:
Pars kaşlarını hafifçe çatarak Buse'ye baktı ama kızın o öfkeli ve telaşlı haline bakarken gözlerinin arkasındaki yumuşaklığı tamamen gizleyemedi.
"Tamam, sakin ol," dedi Pars, sesi sert durmaya çalışsa da iki gündür yarasıyla ilgilenen bu kıza karşı artık o eski buzdan duvarlarını tamamen öremiyordu. "Ben sadece... Nerede olduğumu kavramaya çalışıyordum."
İyileşme süreci boyunca Pars birkaç gün daha bu evde kalmak zorunda kaldı. Başta o lüks konaklarına, yüksek tavanlı şirket odalarına alışkın adamın bu mütevazı evde yabancılık çekeceği sanılsa da durum hiç de öyle olmadı. Utanmasa evin ortanca oğlu gibi kurulacaktı! Özellikle Buse'nin babaannesiyle aralarından su sızmıyordu. Babaanne ona kendi eliyle çorbalar içiriyor, "Bak oğlum, senin gözlerinde gurur var ama kalbin yumuşak" diye tülbentinin kenarıyla gözyaşını silerek Pars'ın başını okşuyordu. Pars da o sert patron maskesini bir kenara bırakıp kadının elini öpüyor, onunla saatlerce sohbet ediyordu.
Buse'nin en yakın arkadaşı Derya ise bir gün Buse'ye gizlice yaklaşarak hayretler içinde mırıldandı:
"Kızım bu adamda şeytan tüyü var galiba! Koskoca mafya kılıklı adamı iki günde bizim mahalleliye bağladın. Babaannen adama evlatlığı gibi bakıyor, şaşırıp kalıyorum vallahi!"
Buse iç çekip başını salladı. Kendi kendine fısıldadı: "Neyse ki az kaldı... Biraz daha para biriktireyim, bu şehirden de bu karmaşadan da kaçıp gideceğim zaten."
Ancak Pars'ın evdeki varlığı arttıkça Buse ona karşı mesafesini korumaya kararlıydı. Adamın o rahat tavırlarına, babaannesiyle kurduğu o sıcak bağa çok fazla yüz vermiyordu. Akşamları herkes salonda otururken Buse odasına çekiliyor, yatağına uzanıp saatlerce kitap okuyarak vakit geçiriyordu.
İşte bu durum Pars'ı çıldırtmanın eşiğine getiriyordu.
Salonda otururken gözü sürekli Buse'nin kapalı olan odasının kapısına kayıyordu. Bütün ev etrafında pervane olurken, o koca adama herkes saygı gösterirken, Buse'nin onu odasında bir başına bırakıp kitaplarına gömülmesi gururuna dokunuyordu.
Yarasının sızlamasını umursamadan ayağa kalktı. Yavaş adımlarla Buse'nin odasının önüne geldi. Kapıyı vurmadan pat diye içeri girdi.
Buse yatakta başını kitaptan kaldırıp şaşkınlıkla Pars'a baktı. "Hoppala! Kapı çalmak diye bir şey duydun mu sen hiç Pars?"
Pars kollarını göğsünde birleştirip kapının pervazına yaslandı. Yüzünde o huzursuz, hafif çatık ama tamamen dikkat çekmeye çalışan edası vardı:
"Bütün gün o kâğıt parçalarına bakmaktan gözlerin bozulacak. Ayrıca içeride misafir var Bayan Yanlış, sen burada tek başına ne yapıyorsun?"
Buse kitabın arasına ayracını koyup kapağını kapattı. "Misafir mi? Sen artık misafir sayılmazsın Pars, babaannem seni evlatlık edindi neredeyse. Hem ben ders çalışıyorum, kitap okuyorum. Sana mı soracağım ne yapacağımı?"
Pars bir adım içeri atıp yatağın kenarına oturdu. Buse hafifçe geriye çekilse de Pars onun gözlerinin içine bakarak, sesi o kendine has ukala tonuna bürünerek konuştu:
"Soracaksın tabii. Benim iyileşme sürecimdeki moral kaynağım sensin. Sen içeride oturmayınca yaralarım daha çok ağrıyor, haberin olsun."
Buse aldığı bu pişkin cevap karşısında gözlerini devirmeden edemedi. "Yalana bak! Dışarıda babaannem sana börek yediriyor, ne ağrısıymış bu acaba?"
Pars en sonunda kendi evine geçmişti. Onun gidişiyle birlikte Buse derin bir nefes aldı. İçten içe o evdeki varlığına, sesine alışmış olsa da kendini kandırmak istemiyordu. Bir haftası kalmıştı. Yurt dışında harika bir burs ayarlamış, kalacak yerini ve yarı zamanlı çalışacağı işi bile planlamıştı. Kimseye, en çok da Pars'a yakalanmadan bu şehirden ve bu tehlikeli sevdadan kaçıp gidecekti.
Bir hafta su gibi aktı geçti. Buse valizini topladı, arkasında kimseye iz bırakmadan sessizce uçağa binip gitti.
Buse'nin gittiği günün akşamı Pars, kızı görebilmek bahanesiyle dükkâna geldi. Ama Buse yoktu. Evine gitti, yoktu. Telefonu ise tamamen kapsama alanı dışındaydı. Pars'ın içini yakıcı bir şüphe ve korku kapladı. En sonunda Ersin'i yaka paça kendi mekanına getirtti.
"Nerede o?!" diye kükredi Pars. Sesi mekanın duvarlarında yankılanıyordu. "Kardeşin nerede Ersin?!"
Ersin yüzündeki morlukları umursamadan, çaresizce başını salladı. "Bilmıyorum Pars! Abi Yemin ederim bilmiyorum! Bana sadece burs kazandığını, kendi ayakları üzerinde durmak istediğini söyledi.
Pars kontrolünü tamamen kaybetti. Ersin'in yakasına yapışıp sert bir yumruk geçirdi. Ersin savrularak yere düştü.
"Ne demek bilmiyorum?!" diye bağırdı Pars, gözleri hırstan ve acıdan dönmüştü. "Kardeşin ya o senin! Nasıl elini kolunu sallayıp gitmesine izin verirsin?!"
O günden sonra Pars