kafesteki kuş
Ertesi sabah, güneş Tilki Semti'nin kasvetli sokaklarını ısıtmaya çalışarak erkenden doğmuştu. Buse, gece yaşadığı o kâbus gibi anların ardından gözyaşları içinde, yatağında uyuya kalmıştı. Sabaha karşı zar zor daldığı uykudan uyandığında gözleri şiş, bedeni ise kurşun gibi ağırdı. Yine de hayat devam ediyordu. Ninesinin uyanmasına yakın, isteksiz adımlarla mutfağa geçip kahvaltı hazırlamaya koyuldu.
Sofraya koyabildiği şeyler oldukça sınırlıydı: Küçük bir tabakta birkaç siyah zeytin ve buruşmaya yüz tutmuş tek bir salatalık. Taşınma telaşı, parasızlık ve semtin kasveti mutfaklarına da yansımıştı. Salatalığı doğrarken dün yaşadığı o tuhaf, karmaşık ilk okul gününü düşündü. Dün yeni okuluna resmi olarak kayıt olmuştu. İlk gün olduğundan dersler boş geçmiş, doğru dürüst kimseyle tanışamamıştı. Hatta ders kitapları bile dağıtılmamıştı henüz.
"Umarım bugün kitaplar verilir de derse hemen başlarız,"diye geçirdi içinden, zeytin tabağını masaya bırakırken. *"Başka türlü bu okul hiç çekilmez. Zaten insanlarla arkadaşlık yapmakta, aralarına karışmakta hep zorlanmışımdır..."
Dünü düşününce içi yeniden ürperdi. Okul çıkışı otobüse bindiğinde, mahalleden birkaç kadının fısıldaşmalarına denk gelmişti. Kadınlardan biri, otobüs şoförüne Tilki Semti'nin derinliklerine giden o son durağı kastederek, *"Otobüs tam oraya gidemez ablam, sakın ha..."* demişti. O kadının yüzündeki o saf, katıksız korku ifadesi Buse'nin gözünün önünden gitmiyordu. O korkuyu görünce paniklemiş, daha fazla otobüste duramayacağını anlayıp sırf eve bir an önce varmak için iki durak önce inmişti. Dün eve doğru o karanlık sokaklarda koşa koşa gidişi, nefes nefese kalışı dün gibi aklındaydı. Ama asıl kâbus eve geldikten, gece yarısı o kediye mama vermeye çıktıktan sonra başlamıştı.
Tam bunları düşünürken dış kapının kilidi gürültüyle döndü. Buse irkilerek mutfak kapısına doğru baktı. Gelen, sabaha kadar eve uğramayan ağabeyi Ersin'di.
Ancak Ersin'in yüzü kireç gibiydi, göz altları çökmüştü ve solunumu düzensizdi. Buse'yi mutfakta görür görmez gözlerindeki korku aniden çiğ bir öfkeye dönüştü. Hızla mutfağa daldı.
"Sen ne yaptın dün gece?!" diye kükredi Ersin.
Buse ne olduğunu anlayamadan, Ersin onun zayıf kolunu acımasızca kavradı. Canını yakacak bir sertlikle sıktı ve diğer eliyle Buse'nin darmadağın saçlarını arkaya doğru sertçe çekti. Buse acıyla inledi, gözleri anında yaşardı.
"Lan beni rezil mi edeceksin sen?! Ne işin vardı senin gecenin köründe sokakta?!" diye bağırdı Ersin, öfkeden tükürükler saçarak. "Ya başına bir şey gelseydi? Kızım, sen o dün gece sokakta diklendiğin, laf yetiştirdiğin adamın kim olduğunu biliyor musun?! He?! Kim olduğunu biliyor musun sen!"
"Abi bırak canım yanıyor, kediye..." diyebildi Buse hıçkırıklarının arasından.
"Kes sesini!" diye kükredi Ersin, saçını daha da çekerek onu sarsıverdi. "O adam Barbaros! Pars o! Bizi burada barındırmaz bu adam, anladın mı? Yat kalk dua et ki dün gece seni oracıkta yok etmedi, bizi bu semtten kovmadı! Eğer bizi buradan sürerse, bu semtin laneti o adam peşimizden gelir. Bizi değil burada, İstanbul'un, bu ülkenin hiçbir yerinde barındırmaz o adam! Gücünü, yeraltındaki elini tahmin bile edemezsin!"
Ersin öfkeyle Buse'yi mutfaktan koridora doğru sürüklemeye başladı. Buse'nin ayakları yerde sürünüyordu, gözyaşları yanaklarından sel gibi akıyordu. Ersin onu sertçe kendi odasına fırlattı. Buse parkenin üzerine düşerken, Ersin kapının pervazına dikildi.
"Bugünden itibaren okula gidilmeyecek! Evden dışarı tek bir adım bile atmayacaksın!" dedi net ve geri dönülmez bir sesle.
Buse, duyduğu bu sözle dehşete düştü. Okul onun bu hayattaki tek çıkış biletiydi, o karanlık evden ve ağabeyinin serseriliğinden kaçabildiği tek sığınaktı. Hemen yerdeki pozisyonundan doğrulup emekleyerek ağabeyinin dizlerine kapandı, pantolonunun paçalarına tutundu.
"Abi yalvarırım yapma!" diye hıçkırarak ağlamaya başladı. "Okula yeni başladım zaten, lütfen... Söz veriyorum bir daha asla sesimi çıkarmayacağım. Kimsenin işine karışmayacağım, kural falan çiğnemeyeceğim. Yeter ki okula gideyim, lütfen abi! Benim okumaktan başka hiçbir çarem yok, biliyorsun... Lütfen gideyim, yalvarırım bırak beni..."
Buse hüngür hüngür ağlıyor, ağabeyinin merhametine sığınıyordu. Ancak Ersin'in gözü Pars'ın korkusundan tamamen kör olmuştu. Kardeşinin yüzüne bile bakmadı. Buse'nin ellerini paçasından sertçe silkeledi ve geri çekildi.
"Sana evde oturacaksın dedim Buse! Bittii!"
*Güm!*
Ersin oda kapısını Buse'nin yüzüne sertçe kapattı. Hemen ardından dışarıdan gelen o kulak tırmalayıcı *tık tık* sesi duyuldu. Ersin kapıyı üstüne kilitlemişti.
Buse, kapının arkasında dizlerinin üzerine çöküp alnını soğuk ahşaba yasladı. Hıçkırıkları küçük odanın içinde yankılanırken, Pars'ın o tehditkar sözleri zihninde tekrar ediyordu: *"Bu krallıkta dik başların sonu, Cellat'ın kılıcıyla biter."* Kötü Kral, daha ilk günden onun kanatlarını kırmış, onu kendi evinde bir mahkuma dönüştürmüştü.
Neyse ki Hatice Nine, öğleye doğru uykusundan uyanıp da evin içindeki o tuhaf sessizliği fark edince duruma el koymuştu. Ersin'in Buse'yi odaya kilitlediğini öğrenince adeta deliye dönmüş, o yaşlı haliyle bastonunu yere vura vura Ersin'i duman etmişti.Ersin ne kadar korksa da ninesinin o eski toprak otoritesine karşı gelememiş, homurdana homurdana kapıyı açmıştı.
Buse odadan çıkabilmişti çıkmasına ama asıl büyük sorun, okul meselesiydi.
Yatağının kenarına oturmuş, dizlerini göğsüne çekerek tavanı izliyordu. Kafasının içinde tek bir soru dönüp duruyordu: *Acaba o Pars denen barbar herifin ayaklarına gidip, gururunu ayaklar altına alarak özür dilese miydi?
"Of..." diye inledi acıyla, ellerini yüzüne kapatarak. "O kadar yalnız hissediyorum ki..."
Şu koca İstanbul'da, bu lanetli Tilki Semti'nde içini dökebileceği, akıl danışabileceği tek bir arkadaşı bile yoktu. Geçen sene hem liseye gidip hem de mahalledeki küçük bir kafede part-time çalışırken orada birkaç kişiyle ayaküstü muhabbeti olmuştu ama hiçbiri derin, can ciğer dostluklar değildi. O kafede çalışırken üç beş kuruş biriktirmeyi başarmıştı. Amacı hem eve katkıda bulunmak hem de gelecekteki üniversite masraflarını karşılamak zorluyordu. hayat pahalıydı, biriktirdiği para okyanusta bir damla gibi kalıyordu.
Çok dahi, zehir gibi bir öğrenci de sayılmazdı hani. Bazen sınavlardan beklediğinden çok düşük notlar alır, derslerin başında saatlerce ağlardı. Çok çalışkan değildi belki ama bu hayatta bir dikiş tutturmak, kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir kadın olmak istiyordu. İşte sırf bu geleceği kurtarmak, o okul kapısından içeri adım atabilmek için son çaresi o adamdı.
Gidip ondan özür dilese, belki okuluna gitmesine izin verirdi. Ama içindeki bir ses deli gibi haykırıyordu: *Ona buraya uyum sağlamak, onun kurallarına biat etmek istemiyorum!*
Diğerleri gibi boyun eğmek, o barbar adamın karşısında el pençe divan durmak fikri midesini bulandırıyordu. Dün gece onun karşısında "Sen kimsin ya!" diye bağırırken büyük konuşmuştu, farkındaydı. Ama haksız da sayılmazdı. Bu semtteki herkes korkudan, mecburiyetten susuyordu. Esnafı da, mahallelisi de, abisi de... Ve Pars gibi psikopatlar, tam olarak bu sessizlikten, bu korkudan güç buluyordu. Oysa insanlar korkmak yerine bir olsalar, bu zorbalara karşı birlikte dursalar dünya ne kadar güzel bir yer olurdu...zaten sesleri çıkmadıkları için bu kötü insanlar güç buluyordu güçlü oldukları için değil!
"Eğer ayaklarına gidersem..." diye fısıldadı Buse, gözünden akan tek bir damla yaş çenesine doğru süzülürken. "Yenildiğimi, pes ettiğimi sanacak o psikopat. Kendi krallığında bir köle daha kazandığını düşünüp gururlanacak."
Gözyaşını elinin tersiyle sertçe sildi. Bakışlarına ani bir kararlılık, utangaç kızın ardına saklanmış o vahşi direniş yerleşti.
"Ama asla yenilmeyeceğim. Eğer o okula gitmek için o adamın karşısına çıkmam gerekiyorsa, çıkacağım. Ama bu bir teslimiyet olmayacak. Bu sadece, kendi savaşımı başlatmak için atacağım ilk adım olacak."
Buse ne kadar kararlı olursa olsun, dışarıdaki dünya ile arasındaki duvarlar henüz yıkılmamı