kapıdaki yabancı
Bölüm şarkısı -yaşar& yildiz usmanova seni severdim 🎧
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Buse, odasında kendine gelmeye çalışıyordu. Gözlerini açtığında üzerine çöken ağırlık, dün geceki hıçkırıkların ve o bebek haberin yüküydü. Aynanın karşısına geçtiğinde gördüğü görüntü içini acıttı; gözaltları çökmüş, teni solmuş, sanki içindeki yaşama sevinci söküp alınmıştı.
Elini titreyerek makyaj masasına uzattı. Gözaltı kapatıcısını aldı, morlukları ve şişlikleri gizlemek için kat kat sürdü. Yüzünün o donuk ifadesini hafif bir makyajla değiştirmeye çalışırken aynadaki kendine fısıldadı:
"Makyaj malzemeleri... Harika bir maskedir gizlenmek için."
Bu maskeyi takmadan dışarı çıkamazdı. İnsanların ona "ne oldu?" diye bakmasını, sorularıyla yarasını deşmelerini istemiyordu. Maskesini tamamladıktan sonra odadan dışarı çıktı. Mutfaktan gelen mis gibi çay ve kızarmış ekmek kokusu, Deniz'in çoktan işe koyulduğunu gösteriyordu.
Deniz, elinde tabaklarla masayı hazırlamıştı. Buse'yi görünce hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki o hüzünlü bakış Buse'nin üzerindeydi. Buse mahcup bir tavırla masaya yaklaştı.
"Deniz... Kusura bakma Sana yardım bile edemedim," dedi sesi donuk bir tonda.
Deniz, elindeki ekmeği bırakıp nazikçe Buse'nin koluna dokundu, onu nazikçe sandalyeye oturttu. "Dert ettiğin şeye bak Buse, saçmalama. Senin şu an tek yapman gereken güç toplamak. Hadi, yarım saatimiz var otobüse kadar, hızlıca bir şeyler ye ve kalkalım."
Buse, iştahı olmamasına rağmen Deniz'i kırmamak için çatalını eline aldı. O an Deniz, sandalyesini Buse'ye doğru döndürdü. Yüzündeki o şefkatli ifade bir anlığına yerini ciddi, korumacı bir bakışa bıraktı. Deniz, Buse'nin gözlerinin tam içine bakarak, o kusursuz maskesinin ardındaki gerçeği aradı ve sessizliği bozdu:
"Buse... Yüzüne o maskeyi sürdün, dışarıdaki herkese 'iyiyim' diyebilirsin. Ama şimdi benim gözlerimin içine bak ve söyle; sen bugün o okula, o kalabalığın arasına karıştığında, Pars'ın adını bir yerden duyarsan ya da onun ismine rastlarsan, bu maske seni korumaya yetecek mi?"
Buse çatalı elinden bıraktı, donup kalmıştı. Deniz, Buse'nin en büyük korkusunu, o maskenin ardındaki savunmasız gerçeği tam kalbinden vurmuştu.
Evden çıktıklarında Buse'nin zihninde yankılanan tek bir ses vardı: Sessizlik. Telefonu çantasının en dibindeydi, tek bir bildirim sesi bile gelmemişti. Pars onu aramamıştı bile.
Yürürken kendi kendine düşündü; acaba eve dönmüş müydü? Geceden kalan o darmadağın odayı, kendi elleriyle yarattığı enkazı görmüş müydü? Yoksa onun için bu "oyun" bittiği için artık o evin, o odanın, hatta kendisinin hiçbir kıymeti kalmamış mıydı? Bu düşünce bir iğne gibi saplandı kalbine.
Ne ara otobüs durağına geldiklerini, otobüsün ne ara durduğunu bile fark etmedi. Adımları sanki bir başkasına aitti; bedenini zorla taşıyordu. Tam otobüsün kapısına binecekken, bacağında hafif bir çekişme hissetti. Durdu.
Karşısında, en fazla beş yaşlarında, gözleri pırıl pırıl küçük bir çocuk duruyordu. Çocuğun bakışları, Buse'nin özenle yaptığı makyajın ve o soğuk maskenin ardını görür gibiydi. Çocuk masum bir sesle, "Abla, al güzel gözlerindeki yaşları sil," dedi ve elindeki küçük, beyaz mendili ona uzattı.
Buse o an buz kesti. Sanki çocuk onunğ içindeki o dinmek bilmeyen fırtınayı hissetmişti. "Teşekkür ederim..." diye fısıldadı Buse, çocuğun başını okşamak ve eline bir harçlık sıkıştırmak için hamle yaptı ama çocuk, sanki bir anlık görünüp kaybolan bir ışık gibi, koşarak kalabalığın arasına karıştı.
Buse elinde o küçük mendille öylece kala kaldı. Deniz kolundan hafifçe çekiştirince, kendine gelip otobüse bindi. Kartını bastı, yorgun ve hüzünlü adımlarla her zamanki gibi cam kenarındaki yerine geçti.kulaklıgını takıp mor ve ötesi Araf şarkısını açıp dinlemeye başlamıştı bile
Kalbin işine bak yüzüne bakamaz
Ağlar durur sen uyurken
Yalnız olamayan böyle mi yapar? dersen anlarım"
Aşkın içine bak, en güzeline
Hem var hem yok mu bile bile?
Adalet yok ya canımı yakar bu sessizlik"
Yerimi bilmem
Bilmem ne taraftayım
Sesimi duymam
Ne zamandır araftayım
Kimler varmış içimde yoklama yaptım
Deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar.🎧
Okulun o gürültülü bahçesi, Buse'nin zihnindeki ağır sessizlikle tam bir tezat oluşturuyordu. Deniz, Buse'nin elini bir an olsun bırakmıyor, sanki onu dış dünyaya karşı koruyan bir kalkan gibi yanında yürüyordu.
Buse'nin omuzları çökmüştü, yüzüne sürdüğü o kapatıcılara rağmen gözlerinin altındaki o yorgunluk ve ifadesizlik Hakan'ın dikkatinden kaçmadı.
Teneffüs zili çaldığında bahçenin gürültüsü koridora yayılırken, Buse sırasından kalkacak gücü bile kendinde bulamıyordu. Başını masaya koymuş, gözlerini boşluğa dikmişti.
Hakan, ders boyunca aklını kurcalayan şüphelerle sınıfa girdi. Doğruca Buse'nin sırasına yaklaştı. Yüzündeki o ciddi, endişeli ifadeyle Buse'ye doğru eğildi.
"Buse?" dedi, sesi samimi bir merakla. "İyi misin? Yüzün bir tuhaf duruyor, bir sorun mu var?"
Buse cevapsız kalıp bakışlarını kaçırırken, Deniz anında bir kalkan gibi araya girdi. Hakan'a ters, buz gibi bir bakış fırlatarak cevabı yapıştırdı:
"Hasta. Rahatsız biraz, üşütmüş. Çok konuşacak hali yok."
Hakan başını yavaşça salladı. "Anladım," dedi sesi alçalarak. Bakışlarını Buse'den ayırmadan, içten bir endişeyle ekledi: "Geçmiş olsun."
Sıradan bir iki adım uzaklaştı ama sınıftan çıkmadan önce duraksadı. Başını yavaşça Deniz'e doğru çevirdi. Bakışları o kadar keskin, o kadar derin ve yoğun hislerle doluydu ki... Sanki gözleriyle Denizi O anki bakışıyla, sanki kızı bakışlarıyla soyuyor, ruhunun en derinindeki o saklı köşelere kadar ulaşıyordu.
Deniz bu yoğun temas karşısında ne yapacağını bilemeyip gözlerini kaçırıp ne var ne der gibi bakınca Hakan tek kelime bile etmeden kapıdan çıkıp koridorun kalabalığında kayboldu.
O uzun, kasvetli ve bir türlü bitmek bilmeyen okul saatinin ardından nihayet eve varırlar. Yolda aç kalmamak için küçük bir markete uğramış, akşam için pratik bir şeyler pişirmeye karar vermişlerdir.
Eve girdiklerinde Buse tezgahın başına geçer, gözleri dolmasın diye çabalayarak soğan doğramaya başlar. Deniz ise masayı kurmak için ekmekleri dilimlemekte, bir yandan da günün yorgunluğunu atmak için mırıldanmaktadır.
Tam o sırada sessizliği yırtan sert bir kapı sesi duyulur. Güçlü ve ısrarlı vuruluyordur kapı.
Kızlar bir anda ellerindeki işi bırakıp birbirlerine bakarlar. Buse şüpheyle sorar: "Birini mi bekliyordun? Kargo falan mı geldi acaba?"
Deniz başını iki yana sallar. "Yoo, hiçbir şey sipariş etmedim ki..."
Merakla kapıya doğru yürür. Aradan birkaç saniye geçmeden Deniz yüzü bembeyaz, gözleri dehşetle açılmış bir halde mutfağa geri fırlatır kendini.
"Buse..." der, sesi titreyerek. "Pars burada!"
Buse duyduğu isimle öyle bir irkilir ki elindeki keskin bıçak kayar. "Ayy!" der Buse. Bıçak tenini sıyırıp geçmiş, parmağında ince ama sızlayan bir kesik bırakmıştır. Telaşla tezgaha uzanıp birkaç peçete koparır ve parmağına sımsıkı sarar. Kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaktadır.
"Sakın açma kapıyı Deniz!" der Buse panikle. "Evde yokuz, duyuyor musun? Sakın açma!"
Deniz endişeyle koridora bakıp tekrar Buse'ye döner. "Tamam açmıyorum ama... adam evi yıkacak gibi çalıyor Buse! Zil basılı kaldı sanki, kapıyı yumrukluyor. Evde olduğumuzu biliyor galiba, o kadar emin vuruyor ki!"
Kapının ardındaki o sert yumruk sesleri duvarlarda yankılanırken, Buse kanayan parmağına sardığı peçeteyi daha da sıkar. İçeride buz gibi bir korku ve panik havası hakimdir.
Üç gün..." diye fısıldadı Buse, parmağına sımsıkı sardığı peçetenin üzerinden sızan kırmızıya bakarken. "Neredeyse üç gün oldu... Nerede olduğumu yeni mi fark etmiş?"
Sesinde devasa bir kırgınlık, acı bir tebessüm vardı. Pars onu evden kovmuş, günlerce ne arayıp ne sormuştu. Şimdi ise kapıyı yıkacakmış gibi yumrukluyordu. Neredeydi bu zamana kadar? O soğuk hastane koridorlarında bebeğini kaybettiği anlarda, ağlamaktan gözlerinin şiştiği o zifiri gecelerde neredeydi?
Güm! Güm! Güm!
Kapı adeta yerinden sökülecek gibi sarsılmaya devam ediyordu. Pars'ın o tanıdık, sert ve hakimiyet dolu sesi koridorda