kız isteme
Meliha Teyze yanından uzaklaşırken Pars, gözlerini Buse'den bir an bile ayırmadı. İçinden kendi kendine yemin etti: "Ne yapıp edip ikna edeceğim... O kızla evleneceğim. Başka yolu yok."
Buse ise parmağındaki Zühre Yıldızı yüzüğünü süzerek derin bir nefes aldı. İçten içe kendini kandırmayı bırakmıştı artık. Pars'ın hayatındaki varlığını, ona karşı hissettiklerini ve bu aşktan kaçamayacağını kabullenmişti. Evet, Pars artık eskisi gibi değildi; değişmişti, ona huzur veriyordu. Ama yine de Buse'nin zihninin bir köşesinde o eski korkular titriyordu. Pars'ın dünyası hâlâ tehlikeliydi, hâlâ her an bir gölge üzerlerine düşebilirdi.
Fakat Pars, Buse'nin bu içsel çatışmalarından habersiz, son iki gündür kelimenin tam anlamıyla kızı darlamakla meşguldü!
Nereye gitse Pars peşindeydi. Kahvaltıda, yolda, hatta Deniz'le dondurma almaya gittiklerinde bile...
"Çaylak, haftaya nikahtan gün alalım mı?"
"Okul bitsin dedin de, okulla evlilik aynı anda yürür, ben sana ders çalıştırırım."
"Bak kuyumcuya haber verdim, nikah şekerini Zühre Yıldızı konseptli yapıyoruz."
Buse en sonunda patlama noktasına geldi. Mahallenin tenha sahil yürüyüş yolunda yürürlerken Pars yine konuyu açınca Buse aniden durdu.
"Pars yeter!" diye bağırdı Buse, ellerini havaya kaldırarak. "Gerçekten bıktım! Günlerdir sabah akşam tek bir cümle duyuyorum senden: 'Evlenelim, nikah kıyalım, tarih alalım!' Yeter ya, darlanmaktan ciğerim soldu!"
Pars'ın adımları durdu. Zaten günlerdir Buse'nin bu nazını, geri çekilmelerini sabırla karşılıyordu ama kafasındaki "Buse'yi kaybetme" korkusu ve geceki olayların stresi birleşince kontrolünü kaybetti.
Gözleri karardı, adımla Buse'nin üzerine yürüyüp sesini ilk defa bu kadar sert yükseltti:
"Ne demek yeter ulan?!" diye gürledi Pars. Sesi sahilde yankılandı. "Ben seni kaybetmemek için her gece ecel terleri döküyorum! Senin parmağındaki o yüzük süs diye durmuyor orada! Ben seninle bir ömür geçirmek istiyorum, sen hâlâ 'bıktım, darlanıyorum' diyorsun! Derdin ne senin Buse, neyden kaçıyorsun?!"
Buse, Pars'ın bu ani bağırması ve ses tonu karşısında irkildi. Şaşkınlıkla geri adım attı, gözleri doldu. Pars'ın o sert yüz ifadesi, bir an için Buse'ye o eski, korkutan Pars'ı hatırlattı.
"Korkuyorum Pars!" diye bağırdı Buse de gözyaşları yanağından süzülürken. "Anlamıyor musun?! Seni seviyorum, kabullendim artık, kendimi kandırmıyorum! Ama korkuyorum işte! Dün gece üstün kan içinde kapıma geldin! Ben seni her gün nikah masasına değil, mezara göndermekten korkuyorum! Sen beni darladıkça bu korkularım küçülmüyor, daha da büyüyor!"
Buse'nin "Seni seviyorum" itirafı ve ardından gelen bu çaresiz çığlığı, Pars'ın yükselen öfkesini bir anda buz gibi dondurdu.
Pars söylediği lafların ve yükselttiği sesin pişmanlığıyla adeta ezildi. Buse'nin gözlerindeki o korkuyu görünce eli ayağı birbirine dolandı...
Buse, gözyaşlarını elinin tersiyle silip Pars'ın gözlerinin içine baktı. İçindeki o büyük korkuyu dile getirmenin verdiği dürüstlükle, sesini biraz daha sakinleştirip son noktasını koydu:
"Seni seviyorum Pars... Bunu artık inkâr etmiyorum. Ama ben bu korkularımla hemen nikah masasına oturamam. Bak, sana açıkça söylüyorum: Eğer teklifini kabul edersem, bu ancak okul bittiğinde olur. Üniversite biter, diplomamı alırım, o zaman evleniriz."
Pars tam derin bir nefes alıp rahatlayacaktı ki, Buse dudaklarını burkup o vurucu cümleyi ekledi:
"Hem... Belki o zamana kadar duygularımız değişir, kimbilir?"
"Duygularımız değişir..."
Bu iki kelime, Pars'ın zihninde bomba gibi patladı. Dünyayı yıkan, Adil'in ordusunu tek başına dize getiren Pars; Buse'nin bu cümlési karşısında adeta kurşun yemiş gibi sarsıldı. Yüzünün rengi attı, gözlerindeki o sert kabadayı ifadesi yerini katıksız bir panik ve korkuya bıraktı.
Ya Buse'nin hisleri soğursa? Ya üniversitede başkası karşısına çıkarsa? Ya o zamana kadar onu birine kaptırırsa?
Pars'ın kafasında senaryolar ışık hızıyla dönmeye başladı. Buse'yi başka birine kaptırma düşüncesi bile damarlarındaki kanı dondurmaya yetti. Acele etmeliydi, ne yapıp edip bu işi sağlama almalıydı!
Pars, Buse'nin önüne geçip iki elini hafifçe kızın omuzlarına koydu. Sesi bu sefer öfkeyle değil, aşırı bir telaş ve tutkuyla titriyordu:
"Duygu falan değişmeyecek! Bak buraya yazıyorum, senin o kafandaki 'değişir meğişir' ihtimallerini tek tek sileceğim ben! Kimseye kaptırmam seni ben, anlıyor musun? Bu şehirde senin adının yanına başka ad yazdıracak adam daha anasının karnından doğmadı!"
Buse, Pars'ın bu aşırı paniklemiş, tutuşmuş hâlini görünce şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Az önce esip gürleyen adam, şimdi "kız elden gidiyor" korkusuyla çocuk gibi telaşlanmıştı.
Pars hızla devam etti, adeta kendi kendine plan yapıyordu:
"Söz kestik sayıyorum! Okul bitene kadar yüzük o parmakta kalacak, ben de her gün kapında nöbet tutacağım! Okul bittiği günün ertesi sabahı da o nikah memuru buraya gelecek, bitti!"
Buse, Pars'ın bu hâline dayanamayıp gözyaşlarının arasından hafifçe kıkırdadı. Pars'ın onu kaybetme korkusuyla nasıl çırpındığını görmek, içindeki o eski korkuları bir nebze olsun eritmeye başlamıştı.
Pars yapma..." dedi Buse, ağlamaktan kısılan sesiyle. "Bana böyle baskı yapma, korkutuyorsun beni! Her şeyi kendi kafanda bitirip bana hiç söz hakkı bırakmıyorsun. Ben sana korkuyorum diyorum, sen hâlâ 'söz kestik' diyorsun..."
Pars, kızın bu denli korkup gözyaşlarına boğulduğunu görünce bir an ne yapacağını bilemedi. Kalbine jilet saplanmış gibi oldu ama kafasındaki o "kaptırma" korkusu o kadar baskındı ki geri adım atmak yerine daha da ileri gitmeye karar verdi. Kendi üslubunca, bu işin adını koyarsa Buse'nin de içinin rahatlayacağını sanıyordu.
Pars, Buse'nin gözyaşlarını görmezden gelmeye çalışarak derin bir nefes aldı. Yüzüne o taviz vermez, kararlı kabadayı ifadesini yerleştirdi ve bombaları peş peşe patlattı:
"Ağlama... Ağlanacak bir şey yok," dedi, sesi ciddiyetten kırılacak kadar net çıkarak. "Bak şimdi beni iyi dinle. Ben bu belirsizlikle, senin 'duygularımız değişir' ihtimallerinle yaşayamam.Akşam Hatice babaannenden istemeye geliyoruz! Babamı da alıp geliyorum, haberin olsun. Bu işin adı konacak."
Buse gözlerini kocaman açıp şaşkınlıkla, gözyaşlarının arasından Pars'a bakakaldı:
"Ne?! Hatice babaannem mi?! Pars sen çıldırdın mı, ne akşamı, ne istemesi?!"
"Çıldırmadım," dedi Pars gayet kendinden emin bir şekilde. "Sen ne kadar kaçarsan ben o kadar üstüne geleceğim. Akşam çayı demlersin. Çikolatayı, çiçeği alıp kapıdayım. Artık 'yok okuldu, yok korkuydu' dinlemem. Parmağındaki yüzüğün hakkını vereceğiz."
Buse hem Pars'ın bu devasa emrivakisi karşısında şok olmuş hem de Hatice babaannesinin bu durumu duyduğunda vereceği tepkiyi düşünüp iyice paniklemişti!
Buse, Pars'ın bu devasa emrivakisi ve arkasını dönüp kararlı adımlarla gidişi karşısında sokağın ortasında dona kalmıştı. Hem ağlıyor hem de panikten ne yapacağını bilemiyordu.
"Deli! Vallahi çıldırmış bu adam!" diye söylene söylene eve doğru koşmaya başladı. Eve girer girmemez kapıyı çarptı, soluğu hemen Deniz'in yanında aldı.
Deniz salonun ortasında yüz maskesini yapmış, rahat rahat dergi karıştırırken Buse'yi gözyaşları içinde görünce dergiyi fırlattığı gibi fırladı:
"Kızım ne oldu?! Yine mi Adil, yine mi kaçırılma olayı?!"
Buse hıçkırıklarının arasında nefes almaya çalışarak bağırdı:
"Keşke Adil olsaydı Deniz! Pars çıldırdı! Akşam babasını alıp Hatice babaannemden beni istemeye geliyor!"
Deniz gözlerini kocaman açtı, yüzündeki maske çatlayacak gibi oldu:
"NE?! Ne istemesi kızım?! Daha dün koli bantlı selfie çekiliyorduk, ne ara isteme aşamasına geldik?!"
Buse ellerini kafasına götürüp salonda dolanmaya başladı:
"Ben 'duygularımız değişir belki, okul bitince evleniriz' dedim diye adam tutuştu! 'Kimseden kaçamazsın, kimseye kaptırmam seni' deyip kestirip attı! Ağladım, korkuyorum dedim, dinlemedi bile! 'Akşam çayı demle, çikolatayla geliyorum' dedi gitti!"
Tam o sırada mutfaktan Hatice babaanne elinde bastonuyla ağır ağır salona girdi. Buse'nin ağladığını ve kızların panik hâlini görünce bastonun