kör Kuyu
Pars arabadan inip Buse'ye doğru yürürken, gözlerindeki o devasa öfke dalgasını zorlukla, derin bir nefes alarak dizginlemeye çalıştı. Kendini tutmak için yumruklarını o kadar sıkıyordu ki eklem yerleri bembeyaz olmuştu.
Arabanın kapısı açıldığında Buse kan revan içindeki bacaklarıyla dışarı çıktı, dizleri titriyordu. Kaçışının böyle trajikomik bir şekilde son bulması ruhunu teslim etmesine yetmişti.
"İçeri geç Buse," dedi Pars, sesi alçak ama tehditkâr bir sakinlikteydi.
Buse gözyaşları içinde başını iki yana salladı. Kıl payı kaçırdığı özgürlüğün acısıyla bir adım bile atmak istemiyordu. "Geçmeyeceğim..." diye fısıldadı direnerek. "Öldür beni ama içeri girmeyeceğim."
Pars tek bir kelime daha etmedi. Kızın direnişine karşılık vermeden tek bir seri hareketle eğildi, Buse'yi hiç zorlanmadan tek hamlede çuval gibi omzuna aldı.
"Bırak beni! Pars indir!" diye çırpındı Buse, adamın sırtına yumruklar savurarak. Ama Pars, omzundaki yükün varlığını bile hissetmiyormuş gibi ağır adımlarla kulübeden içeri girdi ve kızı koltuğa sertçe ama zarar vermeyecek şekilde bıraktı.
O sırada Buse'yi getiren genç adam ve karısı da içeri girdi. Meğer bu çift, Pars'ın sıradan devriye adamları değildi. Zamanında Pars'ın büyük bir iyiliğinin dokunduğu, hayatlarını borçlu oldukları insanlardı. Bu ıssız dağ evine Pars'a erzak ve durum raporu getirmek için gelirken, şans eseri yolda Pars'tan kaçmaya çalışan Buse'ye denk gelmişlerdi.
Adam Pars'a doğru hafifçe eğilerek saygıyla konuştu: "Pars Bey, gelirken yolda gördük. Hanımefendi panik içindeydi, hemen alıp getirdik. Başka bir emriniz var mıdır?"
Pars gözlerini koltukta ağlamaktan bitap düşmüş Buse'den ayırmadan, soğuk bir sesle cevap verdi: "Sağ olun. Dışarıda bekleyin, araç da kapıda kalsın."
Çift saygıyla başını sallayıp dışarı çıkarken Buse'nin içindeki son umut kırıntısı da eriyip gitti. Kader bile bu adama çalışıyordu sanki. Zamanlama o kadar imkânsız bir rastlantıydı ki, koskoca dağ yolunda tam da Pars'ın hayatını kurtardığı insanlara denk gelmişti.
Pars kapıyı arkalarından kapatıp kilitledi. Yavaşça turna gibi Buse'ye döndü. Buse kanayan dizlerini kendine doğru çekmiş, omuzları sarsılarak ağlıyordu.
"Dizini kırmayı başardın yani," dedi Pars, sesi kulübenin sessizliğinde ürkütücü bir dinginlikle yankılanırken. "Seni o öpücük numaran yüzünden bu sefer gerçekten kelepçeleyeceğimi sanıyordun, değil mi?"
Pars, Buse'ye doğru yavaş adımlarla yaklaştı. Yüzünde, öfkesini bastırmaya çalışan ama gözlerindeki o tehlikeli ateşi gizleyemeyen karanlık bir tebessüm belirdi. Buse'nin kanayan dizlerine, omuzlarının çaresizce sarsılışına baktı.
"Kendi kendini parçaladığına değdi mi bari?" dedi, sesi buz gibi ama alaycı bir tonla kulübede yankılandı. "Beni kandırmak için girdiğin o haller... Öper gibi yapıp numaralar çekmeler..."
Eğilip koltuğun kenarına tutundu, yüzünü Buse'nin yüzüne kadar yaklaştırdı.
"Bir de tam öpecekmiş gibi rol kestin," dedi, kelimelerin üzerine basarak. "O öpücük numarasını yaparken bile ne kadar beceriksiz olduğunu fark etmedim mi sanıyorsun? Sırf benden kaçabilmek için, öpmekten nefret ettiğin adamın boynuna sarılacak kadar düştün yani?"buse hidettle cevap verdi öpmedim ki salak herif
Buse gözyaşları içinde yüzünü öteye çevirmeye çalıştı ama Pars elinin tersiyle kızın çenesini yavaşça tutup kendine çevirdi.
"Oysa ne kadar da heveslenmiştim..." diye fısıldadı kulağının dibinde, sesi mermer kadar soğuk ve kırıcıydı. "Sırf bir öpücük uğruna gardımı düşürecek kadar sana inandım. Ama sen beni öpmek için değil, arkamdan vurmak için eğildin. Numaracı küçük bir kız çocuğundan başka bir şey değilsin Buse. Ve en acısı ne biliyor musun? O kadar numaranın sonunda yine benim kucağımdasın."
Pars, Buse'nin yüzündeki o mağlup ve hırpalanmış ifadeye baktı. Gözleri yavaşça aşağıya, kızın kaçarken düşüp kanayan dizlerine, toz toprak içinde kalmış üstüne başına kaydı. Baştan aşağı süzdüğü kızın bu acınası hali karşısında içindeki o bastırılmış öfke yeniden tepesine çıktı ama bunu dışa vurmak yerine derin, sert bir nefes aldı.
Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Ağır ve sinirli adımlarla kulübenin üst katına çıkan merdivenlerden yukarı yürüdü.
Buse, adamın gidişinin ardından biraz olsun rahat bir nefes almayı umarken, kulak tırmalayan gıcırtılarla Pars birkaç dakika sonra elinde bir kutu ve pansuman malzemeleriyle geri döndü.
Pars doğrudan Buse'nin önüne geldi. Hiçbir açıklama yapmadan yere, kızın dizlerinin dibine çöktü.
"Kıpırdama," dedi emir veren, sert bir sesle.
Buse gözyaşları içinde, şaşkınlıkla adamı izliyordu. "Ne... Ne yapıyorsun?"
Pars eline aldığı antiseptik solüsyonu ve pamuğu çıkardı. Hiç vakit kaybetmeden kızın yara bere içindeki dizine bastırdı.
"Ah!" diye acıyla inledi Buse, canının yanmasıyla refleks olarak bacağını geri çekmeye çalıştı. Pars'ın sıcak parmakları, kızın çıplak tenine ve kanayan yarasına değdiği an Buse ürperdi.
"Rahat dur," diye uyardı Pars, sesindeki o hiddetli tonla. Ama bu kez ellerindeki hareket, az önceki sertliğinden uzaktı; yarayı temizlerken istem dışı da olsa dikkatli davranıyordu. Ardından sargı bezini alıp bacağını sıkıca sarmaya başladı.
Düğüm atarken bacağını hafifçe sıktığında Buse acıyla tekrar irkildi ve yüzünü buruşturdu.
Pars, kafasını kaldırıp kızın acıdan nemlenmiş gözlerine baktı. Derin bir iç çekip başını iki yana salladı:
"Rahat dur!diye homurdandı dişlerinin arasından, "Aptal kız."
Pars ayağa kalkıp pansuman kutusunu bir kenara bıraktı. Kızın üzerindeki yırtılmış, çamur ve kan içindeki kıyafetlere kısa bir bakış attı. Bu halde kalmasına gönlü elvermiyordu ama öfkesi hâlâ tazeydi.
Üst kata çıkıp dolaptan getirdiği temiz, bol bir gri eşofman altı ile siyah bir sweat'i Buse'nin yanındaki koltuğa bıraktı. Kıyafetler kendi gardırobundan olduğu için Buse'ye katbekat büyük geleceği açıktı.
"Bunları giy," dedi soğuk bir sesle.
Buse bacağına sarılı sargı bezine ve yanındaki devasa kıyafetlere baktı. Bacaklarındaki acı yüzünden kıpırdamak bile zordu, üstelik Pars'ın tam karşısında duruyor olması onu acayip germişti. Ellerini göğsünde birleştirip çekingen bir edayla adama baktı.
Pars kızın bu çekimser halini ve gözlerindeki o tedirginliği anında fark etti. Derin bir nefes verip arkasını döndü.
"Merak etme, bakmayacağım," dedi sesi düz ama katı bir tonla.
Arkasını dönüp kulübenin camına doğru yürüdü. Kollarını göğsünde birleştirip karanlık orman manzarasına doğru bakmaya başladı. Tek bir hareketiyle bile arkaya dönmeyeceğine dair sessiz bir güvence veriyordu ama o iri gövdesiyle odayı kaplayan varlığı bile Buse'nin kalbinin küt küt atmasına yetiyordu.
Buse titreyen elleriyle üzerindeki çamurlu kıyafetlerden kurtulmaya çalışırken, kumaşların çıkardığı hışırtı sesleri sessiz kulübede yankılanıyordu. Pars camdaki yansımasından bile kıza bakmamak için gözlerini tamamen kapatıp dışarıdaki rüzgârın sesine odaklandı.
Buse, üzerindeki devasa kıyafetlerin içinde kaybolmuş bir hâlde, titreyen elleriyle sweat'in kollarını düzeltmeye çalıştı. Pars yavaşça arkasını döndü. Kızın o bol gri eşofman ve siyah sweat içinde ne kadar küçük ve çaresiz göründüğünü fark edince gözlerindeki o sert ifade bir an için yine kırılır gibi oldu.
Yaklaşıp masadan az önce hazırladığı su bardağını ve mıhlamadan kalan sıcak tepsiyle biraz ekmeği aldı. Malzemeleri Buse'nin önüne, sehpanın üzerine bıraktı.
"Şimdi seni yatıralım," dedi sesi düz ama içindeki o amansız yorgunluğu gizleyemeyen bir tonla.
Buse günlerdir süren açlığın, yürümekten ve kaçmaktan helak olmuş bedeninin çığlığına daha fazla karşı koyamadı. Mıhlamadan yükselen o buram buram tereyağı kokusu burnuna geldikçe guruldayan midesini bastıramıyordu. Pars'ın "gününü gösterme" ya da "ceza verme" tehditlerini bir kenara bırakıp gururunu bastırdı. Titreyen elleriyle ekmekten bir parça koparıp yemeğe uzandı. Günler sonra ağzına giren ilk sıcak lokmayla gözlerini kapatıp yutkundu. Ardından bardağı kapıp suyu tek nefeste bitirdi.
Pars, kızın iştahla ve çaresizce yemesini kenardan sessizce izledi.
Hani gününü gösterecekti ona? Han