Keşfet

Nefret

Onun Krallığı

Buse, okul çıkışı sakince kafede oturmuş hem dinleniyor hemde çayını yudumluyirdu masasına şık, bakımlı ama gözlerinde soğuk bir mesafe taşıyan orta yaşlı bir kadın yaklaştı.

"Buse sensin, değil mi?" dedi kadın. Sesi mesafeli ama meraklıydı. "Ben Sema... Pars'ın annesiyim."

Buse şaşkınlıkla doğruldu. Pars'ın ailesinden hiç bahsettiğini duymamıştı. Sema Hanım masaya oturdu, Pars hakkında birkaç soğuk ve mesafeli cümle kurduktan sonra Buse'ye bir bakış atıp, "Ona çok benziyorsun... Pars'ın birine böyle bağlanması imkânsızdı herneyse ondan uzak dur ucuz ve paspal kadinlarin soyadimizi kirletmesine izin veremem " diyerek kafeyi terk etti. Buse ne olduğunu anlamadan dona kalmış ne yapcagini bilememişti buse ağzını açık geri kapıyor ve gözleri doluyor kendini zor tutuyordu ucuz ve pasmal mi?

_______

Akşamüstü Pars, Buse'nin kapısına dayandığında gözleri adeta kan çanağı gibiydi. Sema'nın Buse'yle buluştuğunu öğrenmiş ve çileden çıkmıştı. Buse'yi kolundan tuttuğu gibi mahallenin tenha bir köşesine çekti.

"Sen o kadınla niye görüşüyorsun Buse?!" diye kükredi Pars. Sesi sokakta yankılanıyordu. "Ne işin var senin Sema'yla?!"

"Pars sakin ol! Ben çağırmadım ki, kendisi gelip masama oturdu!" dedi Buse kendini savunarak. "Hem ne var bunda? Annen o senin!"

"O BENİM ANNEM DEĞİL!" diye bağırdı Pars, gözlerinden adeta nefret fışkırıyordu. Sesindeki travma ve öfke Buse'nin içini titretti. "O kadın bana çocukluğumu vermedi! Bana yapmadığı eziyet, çektirmediği pislik kalmadı ulan! Beni bir gün bile sevmedi, her gün bana cehennemi yaşattı! Annelik yapmadı o bana!"

Pars, sinirden elleri titreyerek Buse'ye doğru bir adım attı. Gözlerindeki o kararmış, nefret dolu bakışları doğrudan Buse'ye dikti:

"İşin komik yanı ne biliyor musun?" dedi Pars, sesi hırıltılı bir alayla çıkarak. "Sen de tıpkı onun gibi davranıyorsun... Kaçışların, o dik kafalılığın, soğukluğun... Sen de aynen ona benziyorsun!"

Bu söz Buse'nin göğsüne saplanan en ağır bıçak oldu. Pars'ın travmasını anlamaya çalışıyordu ama bu ağır benzetmeyi kabul etmeye hiç niyeti yoktu.

Buse gözlerinin dolmasına izin vermeden, o dik duruşunu bozmadan Pars'ın tam karşısına dikildi. İşaret parmağını Pars'ın göğsüne sertçe bastırdı:

"Bana bak Pars!" dedi sesi titreşse de sarsılmaz bir kararlılıkla. "Ben senin annen değilim! Ben senin... kendi deyiminle, sevdiğin kadınım!"

Pars duyduğu lafla sarsıldı, dudakları aralandı ama Buse lafını kesmesine izin vermedi:

"O kadına olan nefretini, kinini gelip bana kusamaz gerginliğini benden çıkaramazsın! Beni onunla bir tutamazsın! Eğer beni ona benzetiyorsan, o zaman konuşmasak ikimiz için de daha iyi Pars!"

Buse derin bir nefes alıp gözlerinin içine baktı. Sesindeki o yumuşak ama net tavır Pars'ın bütün öfkesini bir anda boşa çıkardı:

"Sen bana iyi davranmak zorundasın Pars... Sen Senin geçmişinin cezasını bana çektimekmek zorunda değilsin. Kendine gelene kadar da sakın karşıma çıkma."

Buse arkasını dönüp hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı.

Pars arkasından öylece kalakaldı. Yüzündeki o öfke , yerini derin bir pişmanlığa ve çaresizliğe bırakmıştı. Buse'nin "Ben senin sevdiğin kadınım" deyişi kulağında çınlarken, elini hırsla duvara vurdu. Sevdiği kadını kendi elleriyle, kendi geçmişinin canavarları yüzünden itmişti...

Buse bu çıkışıyla Pars'a hayatının en büyük dersini verdi!

Buse tam arkasını dönüp gidecekken adımlarını durdurdu. Yüzünde gözyaşlarının izi belirse de bakışlarındaki o olgun, sarsılmaz duruş hiç bozulmamıştı. Dönüp, çaresizlikten duvara yumruk atan Pars'ın gözlerinin içine tekrar baktı.

Sesi bu sefer bağırmıyordu; aksine bir fırtınanın ardından gelen o derin, acı ama şefkatli sessizlik gibiydi.

"Anlamıyorsun değil mi Pars?" dedi Buse, aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi kapatmadan. "Ben senin yanından kaçmıyorum. Senin o karanlık geçmişini, çocukken çektiğin o acıları bilmiyor değilim. Ben senin derdini dinlerim, omzumda ağlamak istersen omzumu açarım, yaralarını sarmak için seninle o cehenneme bile yürürüm..."

Pars, duyduğu bu sözlerle başını kaldırıp Buse'ye baktı. Yüzündeki o sert, maskeli ifade darmadağın olmuştu.

"Ama..." dedi Buse, parmağını kendi göğsüne vurarak, "...o kadının sana vermediği annelik sorumluluğunu benden bekleyemezsin. Ondan alamadığın sevginin öfkesini benden çıkaramazsın! İkisinin arasında dağlar kadar fark var Pars. Biri sana hayatı zehir eden annen, diğeri ise senin deyiminle aşık olduğun kadın..."

Buse'nin gözünden tek bir damla yaş süzüldü ama sesindeki kararlılık milim kaymadı:

"Aşık olduğun kadına, annene duyduğun nefretle bakamazsın. Benim yerim senin sığınacağın liman olmak, hedef tahtan olmak değil. Eğer beni o kadınla bir tutacaksan, ne yaralarını sarabilirim ne de yanında kalabilirim."

Pars'ın boğazına koca bir düğüm oturdu. Yıllardır içindeki o öfkeli çocuk, ilk defa bu kadar net bir aynayla karşılaşmıştı. Buse'ye doğru bir adım atmak, onu kollarına alıp özür dilemek istedi ama Buse elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu.

"Bana iyi davranmak zorundasın Pars," dedi son kez. "Beni sevmek istiyorsan, önce geçmişinin hayaletlerini benden uzak tutmayı öğreneceksin."

Buse bu sefer arkasını dönüp gerçekten yürüdü. Arkasında bıraktığı Pars ise, hayatında ilk defa gücünün ve öfkesinin hiçbir işe yaramadığını, sevdiği kadını kaybetme korkusuyla baş başa kaldığını hissetti...

_______

Pars, o geceden sonra ilk defa ne yapacağını tamamen şaşırmış haldeydi. Sokaklarda herkesin korktuğu adam, Buse'nin tek bir sözüyle dizlerinin üzerine çökmüştü. Buse haklıydı; geçmişinin zehrini ona aktarmaya hakkı yoktu. Ama Buse'yi kaybetme düşüncesi, Pars'ın ciğerini söküyordu.

Ertesi gün Buse okuldan çıkıp mahalledeki parka doğru yürürken, parkın girişinde bir kalabalık ve yoğun bir papatya kokusu fark etti.

Parkın ortasındaki bankın üzeri, devasa bir papatya demetiyle doluydu. Pars, elleri ceplerinde bankın hemen yanında bekliyordu. Üzerinde Buse'nin o gün mağazada "Bu sana çok yakışır" dediği füme gömlek ve siyah kravat vardı. Buse'nin koyduğu sınıra, seçtiği kıyafete ve kurala tamamen biat etmişti.

Buse adımlarını yavaşlatıp ona doğru yürürken, Pars kızı gördüğü an derin bir nefes aldı. Buse'nin "dokunmak yok" kuralını hatırlayarak bir adım geride durdu, elini uzatmadı. Ama gözlerindeki o gururlu, sert adam gitmiş; yerini tamamen pişman, gözlerinin içi sızlayan bir adama bırakmıştı.

"Çaylak..." dedi Pars. Sesi boğuk ve titrekti. "Beni dinlemeyeceksin biliyorum ama tek bir şey söyleyeceğim."

Buse kollarını göğsünde birleştirip ona baktı. Yüzündeki o ciddi ifadeyi korumaya çalışsa da Pars'ın onun seçtiği gömleği giymiş olması kalbini eritmeye yetmişti.

"Ben o gece... Yaşadığım o cehennemi ilk defa birine anlatmanın panikliğiyle saçmaladım," dedi Pars, gözlerinin içine baka baka. "Sen haklıydın. Sen benim ne annemsin ne de hedef tahtam... Sen benim bu hayatta sığınmak istediğim tek limanımsın Buse."

Pars, Buse'ye doğru bir adım yaklaştı ama dokunmadı. Sadece gözleriyle kızı kuşattı:

"O kadının bana vermediği sevgiyi de, çektirdiği acıyı da senin üzerinden çıkarmayacağım. Söz veriyorum. Sana iyi davranmak, seni el üstünde tutmak benim bu hayattaki tek işim olacak. Bak..." dedi üzerindeki gömleği işaret ederek, hafifçe kıkırdamaya çalışarak. "...senin seçtiğin gömleği giydim. Çizgine uyuyorum, mesafemi koruyorum. Sadece... Beni o karanlıkta tek başıma bırakma, olur mu?"

Buse'nin gözleri doldu. Pars'ın bu denli teslim oluşu, onun gözlerinin içine bakarak dile getirdiği bu içten özür, Buse'nin içindeki bütün kırgınlığı silip süpürdü.

Buse gözündeki tek damla yaşı silip hafifçe gülümsedi:

"Gömlek yakışmış Pars Bey..." dedi sesi yumuşayarak. "Ama bir daha o karanlığı bana yansıtmaya kalkarsan, bu sefer papatyalar da kurtaramaz seni."

Pars'ın yüzünde günlerdir ilk defa o rahat, çapkın ve rahatlamış gülüş belirdi. Derin bir nefes alarak gökyüzüne baktı:

"Kurtarmasın çaylak... Sen yanımda ol da, gerisi varsın beni yakıp yıksın."

Buse'yle aralarındaki buzları eriten Pars, içindeki o son hesabı kapatmak için çıldırtıcı bir kararlılıkla hareket geçti. Sema