Özgürlük
Mesajı gönderdiğim an telefon elimde, sanki bir bomba pimi çekmişim gibi titremeye başladı. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. O kadar ileri gitmiştim ki, Pars'ın bu sessizliği bile korkutucuydu. Ama çok geçmeden o beklediğim, odanın havasını buz kestiren o cevap ekranıma düştü. Mesajı açtığımda gördüğüm büyük harfler, sanki adamın bağırtısını odamın içine taşıyordu:
> **Pars:** DUA ET KADINSIN UFAKLIK! SENİN O DİLİNİ ÇOKTAN KOPARIP ALMIŞTIM YOKSA. SENİN GİBİ BİR VELETİN BANA HESAP SORMAYA CÜRET ETMESİ TAMAMEN SENİ YETİŞTİRENLERİN ACİZLİĞİ! ÇOLUK ÇOCUĞUN ELİNE TELEFON VERİP DÜNYAYI YÖNETTİKLERİNİ SANIYORLAR! BİR DAHA O KLAVYEYE ELİNİ BİLE SÜRME, YOKSA SENİ O ODANIN İÇİNDE SIKIŞTIRIP NEFESİNİ KESERİM! YAT UYU DEDİM SANA!
>
Telefonu sanki ateştenmiş gibi yatağın üzerine fırlattım. Ellerin titriyor, vücudumdan soğuk terler boşanıyordu. O an anladım ki, ben sadece birine kızmamıştım; ben bir canavarı kışkırtmıştım.
Dışarıdaki sessizlik artık daha da ürkütücüydü. Pars'ın o tehdit dolu, büyük harflerle yazılmış satırları odanın duvarlarına sinmiş gibiydi. "Kadınsın diye..." demişti. Yani onun merhameti bile sadece bir cinsiyet ayrımına dayanıyordu. İstese beni mahvedebileceğini, hiçbir vicdan azabı duymayacağını o kadar net ifade etmişti ki, odamın kapısını kilitlediğimi hatırlamıyorum bile, gidip tekrar kontrol ettim.
Kendi kendime, "Ne yaptın sen Buse?" diye fısıldadım. Artık sadece okulun, iş aramanın, nenemin tansiyonunun derdinde değildim. Artık bu semtin "Kötü Kralı"nın hedef tahtasındaydım. Yatağa büzüldüm, yorganı başıma kadar çektim ama ne o mesajın ağırlığı ne de dışarıdaki o tekinsiz sessizlik gitmek bilmedi.
"Pis cinsiyetçi, hayvan herif!" diye fısıldadım odamın karanlığında. Sesim titriyordu ama bu sefer korkudan değil, içimi yakan o saf öfkeden dolayıydı. "Kadın olduğum için miymiş yani? Ben erkek olsaydım, aynı şeyi yapsaydım beni 'harcayacak mıydın'? Bu senin gücünün değil, acizliğinin ve o karanlık zihninin kanıtı!"
Parmaklarım tekrar klavyeye gitti. İçimden bir ses 'Gönder' diyordu; "Söyle ona, ne kadar aşağılık ve zavallı biri olduğunu yüzüne haykır!" diyordu.
Ekranın başında, o 'Gönder' tuşuyla kendi sonum arasında kalmıştım. Yazdığım o sert cevabı, ekranın üzerinde sildim. Ona cevap vermeyecektim. Çünkü ona vereceğim her tepki, onun o çarpık oyununa dahil olmaktı. O, beni susturabileceğini sanıyordu ama o mesajları sildiğimde bile, içimdeki o öfke kor gibi yanmaya devam ediyordu.
O gece yatağımda dönerken tek bir şey düşündüm: Onun o "kural" dediği vahşetine, o cinsiyetçi kibirine bir gün mutlaka birileri "dur" diyecekti. Ve ben, o gün geldiğinde onun o yüksekten bakan gözlerinin içine bakmak için sabırsızlanıyordum. Şimdilik yapabileceğim tek şey, o 'hayvan herifin' mesajlarını bildirim kutumdan silip, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte okuluma, yani kendi gerçek dünyama kaçmaktı.
Sabahın ilk ışıkları Tilki Semti'nin karanlık binalarının üzerine vururken, gece yaşananların ağırlığıyla zar zor ayağa kalktım. Neneme kahvaltısını hazırlayıp tansiyon ilacını verdikten sonra, kendimi o boğucu evden dışarı attım. Rüzgar yüzüme çarptıkça biraz olsun nefes aldığımı hissettim.
Otobüse binip okulun yolunu tuttum. Derse girdiğimde sınıfın en arka sırasına, cam kenarına doğru çekildim. O sırada sınıftaki zorbalardan ikisi masama yaklaşıp eşyalarımı kurcalamaya, imalı imalı laf atmaya başladılar. Zaten geceden beri sinirlerim tepemdeydi ama cevap verecek takatim de yoktu. Tam onlara ters bir şey söyleyecekken, ön sıradan sarışın, gözlüklü bir kız aniden doğruldu.
"Ne istiyorsunuz siz kızdan? Bırakın rahat, kendi işinize bakın!" diye çıkıştı zorbalara. Kızın bu cesur çıkışı karşısında afallayan zorbalar söylene söylene uzaklaştılar.
Gülümseyerek yanıma oturdu. "Selam, ben Deniz," dedi neşeyle.
Deniz'in sıcakkanlılığı içimi ısıtmıştı. Kısa sürede kaynaştık. Sohbet ilerleyip nerede oturduğumuzu konuşurken, ikimizin de aynı semtte, yani Tilki Semti'nde yaşadığımız ortaya çıktı! Çok şaşırmıştım. "Nasıl olur da seni hiç görmedim?" diye sordum. Deniz gülerek, "Bizim mahalle biraz daha yukarıda kalıyor, farklı mahalledeyiz ama aynı semt işte," diye açıkladı.
Konu mahalleden açılınca, ister istemez laf dün geceki kabusuma, Pars'a geldi. Onu Deniz'e anlatmaya başladım; ne kadar acımasız, ne kadar çekilmez ve kaba bir adam olduğunu söyledim.
Deniz beni dikkatle dinledikten sonra derin bir iç çekti. "İşin aslı öyle değil Buse," dedi. "Evet, çok serttir, kuralları vardır ama biz ondan iyilik de gördük. Zamanında mahalleye musallat olan uyuşturucu çetelerini o temizledi. Yardıma ihtiyacı olan yaşlılara, garibanlara her zaman gizlice el uzatır. Bu yüzden gencinden yaşlısına kadar herkes onun sözünü dinler, ne derse onu yapar. Yani o sadece kaba bir güç değil, semtin koruyucusu gibi bir şey."
Deniz'in anlattıkları kafamı karıştırmıştı ama Pars'a olan öfkem yine de dinmiyordu.
İlerleyen saatlerde Deniz beni okuldan arkadaşı olan Murat'la tanıştırdı. Murat farklı bir semtte oturuyordu; gayet samimi, neşeli ve iyi bir çocuktu. Üçümüz kısa sürede çok iyi bir arkadaş grubu olduk, ders aralarında sohbet edip bayağı eğlendik.
Okul çıkışında Murat, "Sizi eve bırakayım, arabamla geldim zaten," deyince Deniz'le birlikte kabul ettik.
Üçümüz Murat'ın arabasına binip yola koyulduk. Yol boyunca geyik yaptık, güldük, tam kafa dengi arkadaşlar gibi takıldık. Benim yaşadığım sokağın başına geldiğimizde Murat arabayı sağa çekti.
Deniz'le arabadan inip Murat'a "Çok sağ ol, görüşürüz!" diyerek el salladık. Üçümüz de neşeyle gülüşüyorduk.
Tam o sırada, sokağın köşesinde duran o tanıdık siyah lüks araç dikkatimi çekti.
Direksiyonda Pars oturuyordu. Siyah camın arkasından, gözlerinde dünkü hiddetinden hiçbir şey kaybetmemiş o soğuk, ölümcül bakışlarla Murat'ın arabasına ve bana bakıyordu. Dün gece telefonda bana "velet" muamelesi yapıp tehditler savuran adam, şimdi beni başka bir erkek arkadaşımın arabasından inerken görmüştü.
O bakışlardaki tehlikeyi hissettiğim an gülümsemem yüzümde dondu.
Pars arabadan inip adeta bir gölge gibi ağır adımlarla Murat'ın arabasına doğru yürüdü. Arabanın camına doğru eğilip Murat'a kısık sesle, ama tehdit dolu bir şeyler fısıldadı. O an Murat'ın yüzündeki gülücük bir anda dondu, rengi attı. Bize bakmaya bile korkarak panikle gazı kökledi ve hızla sokaktan uzaklaştı. Ne dediğini duyamamıştık ama Murat'ın iliklerine kadar korktuğu her halinden belliydi.
Pars bize doğru döndü. O kapkara gözleri adeta alev saçıyordu.
"Dikilmeyin orada, yürüyün evinize!" diye gürledi, bizi sertçe tersleyerek. "Biraz daha geç kalsaydınız o kapı kapanırdı, içeri almazdım sizi!"
Deniz'le korkudan ne yapacağımızı şaşırdık. Deniz'le yollarımız orada ayrıldı; o hızlı adımlarla yukarı yokuşa doğru çıkarken, ben de korkudan titreyerek kendi siteme doğru ilerledim.
Tam merdivenlerden yukarı çıkıyordum ki arkamdan bir el hırsla kolumu yakaladı.
"Hey! Ne yapıyorsun, bırak! Canımı yakıyorsun!" diye bağırdım can havliyle.
Kolumu bıçak gibi sıkan Pars'tı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki öfkesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. "Gözüme çok batıyordun, şimdi daha çok battın!" dedi dişlerinin arasından kenetlenmiş bir sesle. "Ne o? Şimdi de erkeklerin arabasına binip fingirdiyor musun, ha?!"
O kelime beynimde patladı. "Fingirdemek" lafı gururumu, kadınlığımı öyle bir incitti ki gözlerimden aniden yaşlar boşaldı. "Sen ne diyorsun be?!" diye haykırırken, ne yaptığımı bilemeden var gücümle elimi kaldırıp tokatı yüzüne yapıştırdım.
*Şlak!*
Sokağın ortasında yankılanan o tokatla Pars'ın başı yana kaydı. Ama o an Pars tamamen gözü dönmüş bir canavara dönüştü. Hiddetle üzerime yürüyüp bir anda boğazıma yapıştı!
"Seni bir daha bir erkek sineğin yanında bile görmeyeceğim! Duydun mu beni?!" diye kükredi.
Boğazımı öyle bir sıktı ki nefesim kesildi, dengemi kaybedip merdivenlerden bir iki basamak aşağı yuvarlandım. Sırtım sertçe betona çarptı, can havliyle öksürerek boğazımı tuttum.
İşte o an... Benim o çaresizce öksürüşüm, gözümden akan yaşlar ve betondaki halim Pars'ı adeta uykudan uyan