Keşfet

prangalar

Onun Krallığı

Gecenin bir yarısı Buse, karnındaki minik gurultu ve içini yakan bir hararetle uyandı. Hamileliğin yan etkileri sağ olsun, dakikada bir tuvalete gitmekten canı çıkmıştı. Odasında adeta piştiğini hissedince üzerindeki hırkayı fırlatıp attı ve biraz serinlemek için pencereye doğru yürüdü. Tam camı açıp gecenin serin havasını içine çekecekti ki, sokağın kenarına park etmiş tanıdık arabayı fark etti.

Pars, bu anı bekliyormuş gibi sürücü koltuğundan inip arabanın kapısını açtı. Başını yukarı kaldırıp Buse'ye baktı ve elindeki telefonun ekranını sallayarak ona bir mesaj attığını işaret etti.

Buse merakına yenik düşüp hemen komodinin üzerindeki telefonunu kaptı. Ekranda Pars'ın mesajı duruyordu:

"Bu saatte ne işin var balkonda, bu soğukta? Giysene üzerinee doğru düzgün bir şey!"

Buse hemen parmaklarını klavyede koşturdu:

"Ne soğuğu ya?! Sıcak bastı piştim burada! Hem acıktım ben, canım mandalina çekiyor mandalina yiycem Sen de dikilme orada gece gece, git evine!"

Pars mesaja hemen cevap vermedi. Arabasına binip kapısını kapattı ve motoru çalıştırdı. Buse pencereden şaşkınlıkla bakarken, Pars gaza basıp sokağın köşesinde gözden kayboldu. Buse arkasından, "Aman, çok da umurumdaydı sanki," diye söylenip camı aralık bıraktı.

Aradan daha 10 dakika bile geçmemişti ki Buse'nin telefonu tekrar titredi:

"Kapıya bırakıyorum."

Buse kaşlarını çatıp kapıya doğru gitti Açtığında gözlerine inanamadı. gecenin bir vakti hangi market açık olurdu ki; poşetler dolusu meyve, sebze, taze et ve en üstte de kilo, kilo mandalinayla kapının önünde duruyordu! Poşetleri eşiğe bırakıp Buse'ye derin bir bakış attı ve arkasını dönüp merdivenlerden inmeye başladı.

Buse hiç ikiletmedi; çünkü karnı cidden zil çalıyordu ve evde atıştıracak düzgün tek bir şey bile yoktu. Gururunu bir kenara bırakıp poşetleri kapıp içeri girdi. Mutfak masasına oturur oturmaz mandalina poşetine daldı. Kabuklarını soyup o sulu mandalinaları afiyetle yerken "Aferin, en azından bir işe yaradın Barbaros," diye düşündü, yüzünde engel olamadığı minik bir tebessümle...

................

DENİZin agzından

Sabahın köründe gözlerimi açtığımda ilk işim banyoya koşup saçlarımı ütülemek oldu. Evet, bildiğimiz ütüyle! Maşam bozulduğu için bu çileye katlanmak zorundaydım ama kusursuz düz saçlar kolay yetişmiyordu sonuçta. Hazırladığım sandviçi alelacele çantama tıkıştırırken gözüm saate kaydı. Dışarıda beş dakikaya otobüs olacaktı ve geç kalmam tam bir felaket demekti.

Ayakkabılarımı giyerken içeriye doğru, "Güzel kızınız kaçar millet, iyi günler!" diye bağırdım ve tam havaya öpücük yolluyordum ki... Annemle babamın sabahın köründe evden çıktıkları aklıma geldi. Boş koridora bakıp yavaşça elimi indirdim. "Görüşürüz ev," diye fısıldayıp kapıyı çektim.

Tam o sırada kapısının önündeki çöpü çıkartan karşı komşu teyzeyle göz göze geldik. Bana 'Bu kız sabah sabah kendi kendine kimle konuşuyor?' der gibi öyle bir baktı ki, içimden 'Hay Allah'ım ya!' deyip hızlı adımlarla merdivenlere yöneldim.

Hemen Buse'ye mesaj attım: "Aşağı in, geldim!"

Neyse ki kız fırtına gibi hemen aşağı inmişti. Koşarak durağa varıp kendimizi gelen otobüse attık. Her şey harikaydı, ta ki yanımdaki adam tam yüzüme doğru kocamış bir ejderha gibi geyirene kadar... Hayatımın kalitesi bir saniyede sıfıra indi! Dehşet içinde arkaya, Buse'nin yanına kaçtım.

Ama çilem bitmemişti. Buse'nin hemen yanında oturan yaşlı teyze parmağını bana sallayarak, "Kızım ayıp değil mi? Adamın yüzüne geyirip kaçıyorsun bir de!" diye çıkışmasın mı?

Buse şokla bana dönüp, "Oha Deniz, bu ne?!" dedi.

Yanlış anlaşılmanın şokunu atlatamadan, teyzenin lafını saçımla ilgili sanıp telaşla Buse'ye döndüm. "Ne oldu Buse ya?! Niye bağırdın, sivilcem mi çıkmış? Kapatıcım mı az gelmiş, ne oldu kızım?"

Buse ellerimi tutup derin bir nefes aldı. "Telaşlanma ama... Savcının arka tarafı kabarık duruyor. Yan tarafları düz, arkaları fönlemeyi unutmuşsun!"

"Nee?! Nasıl ya?! Ayy ben şimdi napacağım!"

Otobüsten nasıl indiğimi, okula nasıl koştuğumu bilmeden kendimi tuvalete fırlattım. Koridorda hızla ilerlerken birine fena halde çarptım ama hiç arkama bakacak durumda değildim, 'bananeydi' yani! Tuvalete girip hemen saçlarımı ıslattım, hafifçe tarayıp sıkı bir at kuyruğu yaptım. Aynaya bakıp "Böyle daha iyi oldu en azından," diye avundum.

Sınıfa girdiğim an, sanki konuşmayı daha yeni çözmüş gibi ortalıkta kasılarak gezen Hakan tam önümü kesti. Ona 'Ne var yine?' der gibi dik dik bakış atarken, Hakan eliyle üstündeki kıyafetini gösterdi.

"O kadar çarptın, bari bir özür dileseydin. Dikkat çekmek için her yolu deniyorsun değil mi?"

Tek kaşımı kaldırıp kendimden son derece emin bir tavırla gülümsedim. "Hayır Hakan Bey, yanılıyorsun. Senin dikkatini çekmeye hiç çalışmadım, çalışmıyorum da. Beni seven olduğum gibi sever zaten."

Hakan dediklerim karşısında tek kaşını ağır ağır yukarı kaldırdı...

"Şimdi izninle," dedim tatlı bir tebessümle, "önümdeki manzarayı kapatmayı keser misin?"

Hakan kaşlarını çatıp merakla arkasını döndü ve gösterdiğim yöne doğru baktı. Bakışları tam karşı sınıftaki Berkcan'a odaklandığında yüzündeki o 'ciddi mi bu?' ifadesi görülmeye değerdi.

Sana doğru tekrar dönüp, "Bu mu yani manzaran?" dedi alaycı bir tavırla.

Başımı gururla yukarı aşağı salladım. "Hıhı, evet! Çok yakışıklı değil mi ama?"

Hakan gözlerini devirip üstünü başını düzeltti, göğsünü kabartarak tek kelimeyle yapıştırdı cevabı: "Hayır, hiç değil. Ben daha yakışıklıyım."

Ders zili o an tam kurtarıcım gibi çaldı. Ama Hakan istifini bozmayıp Buse'nin oturması gereken sırama iyice kuruldu. Yan sınıftan gelen çocuğa dönüp, "Bugünlük burada ben oturacağım dostum, sen arkaya benim yerime geç," dedi emredici bir sesle.

Çocuk sanki bu anı yıllardır bekliyormuş gibi hiç ikiletmeden, adeta koşarak arka sıraya geçti.

Hakan şaşkınlıkla arkasından bakakaldı. Sonra bana dönüp, "Bu çocuğa ne yaptın böyle sen?" diye sordu.

Gözlerimi masumca kırpıştırdım. "Hiçbir şey... Uslu uslu oturuyorum ben hep."

Tam o sırada zihnimde bir şimşek çaktı. "Haaa!" dedim parmağımı havaya kaldırarak. "Ben bunu geçen gün koridorda sıkıştırıp 'Projemi yapacaksın!' diye tutturmuştum. Yapmak zorunda kaldı yazık... Ama parasını verdim yani, sıkıntı yok!"

Hakan kaşlarını kaldırıp inanamıyormuş gibi yüzüme baktı. "Ne yani, projeyi parayla mı yaptırdın?"

Kendimden gayet emin bir şekilde omuz silktim. "Evet!"

.........

Ders başladığında Hakan sırtını duvara yaslayıp kolunu sıranın altına doğru dayadı ve tüm dikkatiyle bana bakmaya başladı. Bayağı bayağı gözünü ayırmadan beni izliyordu.

İçimden, 'Ne oluyor ya? Galiba bu çocuk bana aşık...' diye geçirdim. 'Hiç haberim yokmuş gibi davranayım en iyisi, hiç umurumda değilmiş gibi...'

Kendi kendime bu senaryoyu kurup kurup gaza gelirken birden tutamayıp sınıfın ortasında bastım kahkahayı! Ama nasıl bir gülmek, kahkaham sınıfta çınladı.

Öğretmen de dahil sınıftaki herkes anında kafasını çevirip bana baktı. Hoca gözlüklerinin üstünden dik dik bakarak, "Kızım ne oluyor? Arkadaşınla kendi aranızda konuşacaksanız dışarı çıkın, dersi bölmeyin!" diye çıkıştı.

O sırada Hakan hemen duruşunu düzeltmiş, yüzünde muzip bir tebessümle beni izliyordu.

Hiç istifimi bozmadan hocaya döndüm. "Hocam, Hakan sürekli bana bakıp duruyor, aralıksız konuşuyor! Hatta bana çıkma teklifi bile etti..." Sonra aniden ayağa kalkıp sınıftaki kızlara döndüm: "Bu arada tüm kızlara duyurulur; Hakan'la biz çıkıyoruz, tapusu bende!"

Hakan geçirdiği büyük şokun etkisiyle tam ağzını açıp, "Ne?!" diye cevap verecekti ki, benim gözlerimin içine bakıp, "Vay ispiyoncu..." diye geveledi.

Hoca artık çıldırma noktasına gelmişti. "Çıkın ikiniz de dışarı! Bu derste yok yazılacaksınız!"

" Ama nasıl olur hocam?" dedim masumca. "Biz buradayız, varız yani... Görmüyor musunuz?"

Hoca tam sinirden patlayıp bir şeyler söyleyecekken, Hakan hiç ikiletmedi. "Çıkalım hocam," deyip kolumdan tuttuğu gibi beni kapının dışına çıkardı.

Koridora adım atar atmaz Hakan bana dönüp, "Kızım sen ruh hastası mısın?" diye bağırdı. "İki dakikada kafanda senaryo yazdın, bir de üstüne hocayla dalga ge