Keşfet

saldırı

Onun Krallığı

Buse günün bütün yorgunluğuyla eve girdi. Sabahtan beri okulda derslerde koşturmaktan midesi sırtına yapışmış, açlıktan gözü dönmüş durumdaydı. Çantasını portmantoya fırlatıp doğruca mutfağa yürüdü.Neyse ki Pars çoktan eve gelmiş, söz verdiği gibi mutfağa girip mükellef bir masa hazırlamıştı. Masadan yükselen nefis yemek kokuları bütün evi sarmıştı.

"Ooo, Pars Bey!" dedi Buse mutfağa adım atarken. Sandalyeyi çekip oturdu. "Sabahtan beri açlıktan öldüm, okuldan eve gelene kadar aklımda sadece yemek vardı. Ellerine sağlık!"

Pars hazırladığı sıcak çorba kasesini Buse'nin önüne koyarken muzipçe gülümsedi. "Afiyet olsun hatunum. Sen okulda koştururken ben de boş durmayayım dedim."

Buse çorbasından büyük bir kaşık alıp rahat bir nefes verdi. "İnanılmaz iyi geldi... Dünya varmış."

Pars karşısına oturup kollarını masaya dayadı. Gözlerinde o muzip ama tehlikeli parıltıyla Buse'ye baktı. "Afiyet olsun da... Merak ediyorum, bu iştah okul koşturmacasından mı geliyor, yoksa dünkü Pelin vakasının zafer sarhoşluğundan mı?"

Buse'nin kaşığı bir an havada kaldı. Yüzüne anında o dik duruşu yerleşti. "Pelin mi?" dedi son derece rahat bir tavırla. "O kızın adını bu masada anıp yemeğimin tadını kaçırmayacağım

Pars masanın üzerinden uzanıp Buse'nin elini kavradı, usulca sıktı. "Senin bu sahiplenici, bana bile meydan okuyan halin... Benim aklımı başımdan alıyor hatunum, haberin olsun."

Pars hem ben Herkesin senden korkmamasını, o kadının da senden soğumasını sağladım; Pelin miydi ne haltsa!"

Pars Bir adım öne çıkıp aramızdaki mesafeyi sıfırlarken ses tonu gecenin karanlığından bile daha ağırdı:

"Adını bile doğru düzgün hatırlamadığın bir kadını bana karşı koz olarak kullanacak kadar çaresizleşmişsin demek... Ama gözden kaçırdığın ufacık bir detay var: İnsanların benden korkması benim seçtiğim bir yol değildi, onların hayatta kalma güdüsüydü. Korkuyu kaldırdığını sanıyorsun ama sadece gardlarını düşürüyorsun."

Aramızdaki gerilim bir bıçak keskinliğine ulaşırken bakışlarımı bir an olsun kırpmadan devam etti:

"Pelin'e gelince... Onun benden soğuması ya da uzaklaşması benim kontrolüm dışında gelişen bir kaza değil, tam olarak kendi ellerimle kurduğum sahnenin finaliydi. Sen sadece senin için hazırladığım rolde sana düşen repliği okudun, hepsi bu."

"Yani..." dedi Buse, sesi fısıltıdan halliceydi. "Benim o kadını köşeye sıkıştırmam, ona racon kesmem... Hepsi senin planının bir parçası mıydı? Sırf benim ne kadar 'ilerleyebileceğimi' mi görmek istedin?"

Pars, ağır adımlarla Buse'ye yaklaştı. Her adımı, odanın içindeki havayı biraz daha ağırlaştırıyordu. Buse'nin tam önünde durduğunda, ellerini nazikçe kızın omuzlarına koydu ama parmak uçları sanki bir avcının pençeleri gibi hafifçe baskı yapıyordu.

"İlerlemek?" dedi Pars, dudağının kenarında o tehlikeli gülümsemeyle. "Hayır, Buse. 'Uyandırmak'. Sen o mahalledeki nazik, kırılgan ve her şeyden çekinen kızın içindeki o karanlığı gizlemeye çalışıyordun. Ben sadece o kilidi açtım. Pelin sadece bir... katalizördü. Eğer sen o gün gidip o kadına parmağındaki yüzüğü göstererek haddini bildirmeseydin, şu an bu evde benimle aynı hizada durmuyor olurdun."

Buse, Pars'ın gözlerine baktı. O gözlerde bir boşluk değil, aksine çok derin, çok eski bir planın yansıması vardı. Pars devam etti:

"İnsanlar benden korkuyorlar çünkü onlar benim sadece yıkıcı tarafımı gördüler. Ama sen... Sen benim kendi ellerimle yarattığım, benimle aynı dilden konuşan, benim karanlığıma ortak olacak tek kişisin. O kadınla yüzleşirken gördüğün o öfke, o sahiplenme... İşte o senin gerçek rengin. Bunu fark etmen için ona ihtiyacın vardı, itiraf et."

Buse bir an korkuyla geri çekilmek istedi ama Pars'ın elleri omuzlarını sıkıca tutuyordu. Bu bir hapishane değil, bir taht gibi hissettiriyordu. "Beni dönüştürüyorsun Pars. Kendine benzetiyorsun."

Pars, Buse'nin kulağına doğru eğildi, sesi bir zehir kadar tatlı ve keskinleşti:

"Seni dönüştürmüyorum, seni özgür bırakıyorum. İnsanların sana 'zayıf' demesinden, sana 'kurban' muamelesi yapmasından bıkmadın mı? Artık sen av değilsin, Buse. Benim yanımda avcısın. O kadını o evden, senin sadece bir bakışınla kaçırman... Bu senin zaferin. Ben sadece sahneyi hazırladım, başrolü sen oynadın."

Buse, kalbinin hızla çarptığını hissetti. Bu adamın yanında güvende miydi yoksa hayatının en büyük hatasını mı yapıyordu, ayırt edemiyordu. Ama Pars'ın o "Benim karanlığıma ortak ol" teklifi, Buse'nin ruhunun derinliklerinde bir yerlerde, daha önce hiç bilmediği o tehlikeli ateşi körüklüyordu.

"Peki," dedi Buse, sesi titremeyi bırakıp yerini sert bir kararlılığa bırakırken. "Oyunun bir parçası olduğumu kabul ettim. Ama şunu unutma Pars Bey... Ben artık figüran değilim. Eğer bu sahnede seninle yan yana duracaksam, kuralları beraber koyarız. Yoksa kendi oyununda seni de mat ederim."

Pars'ın gözleri parladı. Buse'nin bu cevabı, adamın içindeki o karanlık tutkuyu adeta bir volkan gibi patlattı. Buse'nin çenesini nazikçe ama otoriter bir şekilde kavradı.

"İşte aradığım cevap," dedi Pars, sesi şimdi hırıltılı bir arzuyla doluydu. "Kendi oyunumda beni mat etmeye çalışan bir kraliçeye ihtiyacım vardı zaten. Oyun yeni başlıyor hatunum. Bakalım bu matı kim kime yapacak?"

Buse bir adım öne çıkıp parmağını Pars'ın göğsüne bastırarak devam etti:

"Sen orada geçip benimle dalga geçtiğini, 'Yok kabadayı oldun, yok psikopat oldun' diye aklınca eğlendiğini sanıyorsun değil mi? Ben senin o yıllardır mahallede oluşturduğun 'korkutucu kabadayı' imajını fırının önünde iki dakikada yerle bir ettim Pars Bey! Artık kimse senden korkmuyor, millet arkandan gülüyor. O peşindeki kız da senin gibi 'gaz bombası' bir adamın peşinde dolaşacak cesareti bir daha rüyasında bile bulamaz!"

Pars, Buse'nin bu patlaması karşısında duraladı. Buse'nin o gözü kara, çetin ceviz hâli yüzünden bir an ne diyeceğini bilemedi.

"Adını bile doğru düzgün hatırlamadığım bir kadını sana karşı koz olarak kullandığımı da sanma," dedi Buse, sesini daha da sertleştirerek. "Ben senin kurduğun sahnede figüran falan olmadım, o sahneyi doğrudan senin başına yıktım. Sen arabada keyifle kıskançlık krizlerimi izlediğini sanırken, ben o evde senin sınırlarını çizdim. Parmağımdaki bu yüzüğü o kızın gözüne sokarken senin ne düşündüğün umurumda bile değildi."

Pars'ın gözlerindeki o bıyık altı gülüş, yerini şaşkınlıkla karışık devasa bir hayranlığa bıraktı. Buse, kocasının bakışlarına bakıp son darbeyi vurdu:

"Beni dönüştürmeye, karanlığına çekmeye ya da aklınca oyunlar oynamaya çalışma Pars. Ben senin kendi ellerinle yarattığın bir eser değilim. Kendi oyununda beni mat etmeye çalışıyordun ya... Oyun bitti, tahtı da ben aldım. Şimdi git o fırının önündekilere karizmanı nasıl toparlayacağını düşün!"

Buse, sözlerini bitirdikten sonra Pars'ın şaşkınlıktan donup kalmış yüzüne bakarak zafer dolu bir tebessüm etti. Bütün o sertliğini bir anda üzerinden atıp muzipçe Pars'a doğru yaklaştı.

Dudaklarını Pars'ın yanağına bastırıp kocaman, sulu bir öpücük kondurdu. Ardından geri çekilip, tek gözünü hınzırca kırptı.

"Hadi bakalım, iyi uykular Kabadayı Bey!" diyerek kıkırdadı ve arkasını dönüp merdivenleri ikişer ikişer tırmanarak odasına çıktı. Kapıyı da arkasından kapatıp kilit sesini Pars'a dinletti.

Pars ise salonda tek başına, yanağında Buse'nin öpücüğünün sıcaklığı ve kulağında o kıkırtıyla öylece kalakalmıştı. Elini refleksle yanağına götürdü, önce şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı, sonra kendi kendine başını sallayarak koca bir kahkaha patlattı.

Pars salonda tek başına, yanağında Buse'nin öpücüğünün sıcaklığıyla öylece kalakalmıştı. Elini refleksle yanağına götürdü, önce şaşkınlıkla merdivenlere baktı.

Karısının hem racon kesip karizmasını çizmesine hem de son saniyede tek bir öpücükle aklını başından alıp kaçmasına ne diyeceğini bilemedi. Dudağının kenarı yavaşça kıvrıldı, gözlerinde beliren o gururlu ve sevdalı ışıkla başını iki yana salladı.

O kadar alemin, o kadar sert adamın arasında nam salmış kabadayı Pars, ilk defa tek bir öpücük ve birkaç cümleyle nakavt olmuştu. Dudağının kenarı yavaşça