Keşfet

sınır ihlali

Onun Krallığı

"Dokunduğum her yeri yıkan ellerim, bir tek senin kırgınlığını toparlamaya yetmedi."

- Edip Cansever

Günler geçtikçeOkul, mahalledeki fısıltılar, Pars'ın o gün söylediği ağır laflar ve beni bir hiç gibi itişi aklımdan bir an olsun çıkmıyordu. Göğsüme oturan o ağır stres yüzünden günlerdir doğru düzgün tek bir lokma bile yiyesim gelmiyordu. Anneannemin hazırladığı tabaklara sadece çatalla dokunup kenara çekiliyordum.

İyice keyifsizleşmiş, neşemi kaybetmiştim. Telefonu bir kenara bırakıp odama çekiliyor, kimseyle konuşmak istemiyordum. Ne kimseye derdimi anlatacak hevesim kalmıştı ne de dışarı çıkasım. Sanki etrafımdaki her şeyle arama görünmez bir mesafe koymuştum.

Birkaç gün sonra sabah okula gitmek için isteksizce evden çıktım. Yüzümün solgunluğu ve günlerdir doğru düzgün yemek yemediğim dışarıdan bakınca bile belli oluyordu. Dış kapıyı açıp sokağa adım attığımda Pars yine oradaydı. Arabasına yaslanmış bekliyordu.

Beni görünce doğrultu ama yüzümdeki o bitkin ve yorgun hali fark edince adımları duraksadı. Yüzündeki o pişmanlık ifadesi bir anda yerini derin bir endişeye bıraktı. O halimi görmek, emin ol dün gece gönderdiği tüm mesajlardan çok daha fazla oturmuştu içine.

Pars, Buse'nin o solgun ve bitkin halini gördükten sonra tek bir an bile yerinde duramadı. Arabasına atladığı gibi mekâna geçti. Odasındaki masanın arkasında bir aşağı bir yukarı yürürken kafasını yiyip bitiren tek bir şey vardı: Buse'nin o canlı, dikbaşlı hallerinin yerini alan o ruhsuz bakışlar.

Daha fazla dayanamadı. Masanın üzerindeki tetiğe basıp dışarıdaki korumaya gürledi:

"Ersin'i çağırın içeri. Çabuk!"

Birkaç saniye sonra Ersin kapıyı tıklatıp içeri girdi. Pars'ın sağ kolu, en güvendiği adamıydı ama aynı zamanda Buse'nin öz abisiydi. Ersin, Pars'ın yüzündeki o felaket öncesi sessizliği görünce bir işlerin ters gittiğini anladı, ama konunun kız kardeşine geleceğinden habersizdi.

"Beni istemişsin abi," dedi Ersin, kapının yanında saygıyla durarak.

Pars masanın arkasındaki koltuğuna çöktü. Parmaklarını şakaklarına dayadı, sert ve derin bir nefes aldı. İçindeki o acımasız mafya lideri, yardımcısının karşısında ilk defa bir konuda bocalıyordu. Konuyu dolandırmadan, doğrudan sordu:

"Kardeşin nasıl?"

Ersin bir an şaşırdı. Pars'ın aniden Buse'yi sormasına anlam veremese de patronuna karşı dürüstçe yüzünü düşürdü. İç çekerek başını öne eğdi.

"Sorma abi..." dedi Ersin, sesindeki çaresizlikle. "Evde durumlar çok kötü. Buse birkaç gündür kendini tamamen kapattı. Ne yiyor ne içiyor... Annanem ne tepsi götürdüyse dokunmadan geri getiriyor. Odasından çıkmıyor, telefonunu da açmıyor.

Pars'ın bakışları koyulaştı, yumruklarını masanın üzerinde öyle bir sıktı ki eklem yerleri bembeyaz kesildi. Ersin, kardeşinin bu depresyon halinin sebebinin tam karşısında oturan adam, kendi patronu olduğunu biliyordu. Pars'ın o gün sokakta savurduğu laflar ve kızı yere itişi, Buse'yi ruhen mahvetmişti.

"Doktora götürmediniz mi?" dedi Pars, sesini sert tutmaya çalışsa da içindeki o vicdan azabı sesinin titreşmesine sebep oldu.

"İstemiyor abi, kapıyı kilitliyor. Sanki bu dünyadan elini ayağını çekti," dedi Ersin sıkıntıyla. "Neye taktı, neye kırıldı bilmiyorum ki... Ağzından tek bir laf alamıyoruz dedi imayla."

Pars ayağa kalktı, pencereye doğru yürüyüp dışarı baktı. İçindeki o sert adamı, ilk defa bir kızın sessizliği karşısında çaresiz kalmıştı. Ersin'e arkası dönükken alçak ama emredici bir sesle konuştu:

"Bu akşam eve erken geçiyorsun Ersin. Ne yapıp edip o yemeği yedireceksin kardeşine. Gerekirse zorla... Ama o kız iyileşecek. Anlaşıldı mı?"

Ersin patronunun bu aşırı ilgisine hafifçe şaşırsa da başını salladı. "Anlaşıldı abi, sağ olasın."

Ersin odadan çıktığı an Pars derin bir küfür savurarak duvara bir yumruk indirdi. Kızın bu hale gelmesinin tek sorumlusu kendisiydi ve bunu düzeltmek için ne gerekiyorsa yapacaktı.

Ersin, Pars'ın yanından ayrılıp mekândaki işlerin başına döndüğü sırada telefonu çaldı. Ekrandaki "Okul Müdürü" yazısını görünce içi cız etti.

"Ersin Bey, kardeşiniz Buse derste Tansiyonu çok düşmüş, ayakta duracak hali yok. Okul prosedürü gereği velisi gelip izin kâğıdını imzalamadan kızı revirden çıkaramıyoruz, okula gelmeniz lazım," dedi telefonun diğer ucundaki müdür.

Ersin panikle Pars'ın odasına daldı. Pars, masasında sigarasından derin bir nefes çekerken Ersin'in bu halini görüp kaşlarını çattı.

"Abi..." dedi Ersin nefes nefese. "Okuldan aradılar. Buse revirdeymiş, tansiyonu düşmüş fenalaşmış Zaten günlerdir bir şey yemiyordu, bünyesi kaldırmadı herhalde. İzin kâğıdı için velisinin gelmesi gerekiyormuş. Ben izin isteyecektim senden, okula geçeyim..."

"Fenalaşmış" kelimesini duyduğu an Pars'ın elindeki sigara kül tablasında ezildi. Kalbine saplanan o ani korkuyla yerinden fırladı. İçindeki o sert adam bir anda yok olmuş, yerini sadece Buse'yi düşünmekten deliren bir adama bırakmıştı.

"Ne izni Ersin, yürü!" dedi Pars sertçe. Odadan çıkarken portmantodaki ceketini kaptı. "Senin arabayla vakit kaybedemeyiz. Benim arabayla gidiyoruz."

Görkemli siyah araba okulun bahçesine adeta toz duman içinde girdi. Pars ve Ersin hızla araçtan inip doğrudan müdürün odasına geçtiler. Ersin gerekli izin kâğıtlarını imzalarken Pars tek bir kelime dahi etmeden, çatık kaşlarıyla revirin kapısında bekliyordu.

İzin işlemleri bitince revirin kapısı açıldı. Ersin, kardeşinin koluna girerek dışarı çıkardı. Buse'nin bembeyaz olmuş yüzü, hafifçe morarmış dudakları ve ayakta durmakta zorlanan narin bedeni Pars'ın gözünün önüne geldiğinde, Pars'ın göğsüne kocaman bir kaya oturdu.

Buse başını kaldırdığında karşısında Pars'ı gördü. Yorgun gözleriyle ona baktı ama ne tek bir laf edecek gücü vardı ne de tepki verecek hali. Pars, kızın o halini görünce Ersin'e bile fırsat vermeden adımlarını hızlandırdı. Buse'nin düşecek gibi olan bedenini sarsmadan, son derece nazik bir şekilde kolunun altından destekleyerek tuttu.

"Tutma bırak beni..." diye fısıldadı Buse, sesi o kadar kısıktı ki neredeyse duyulmuyordu.dokunma bana!

Pars onun bu itirazını hiç umursamadı. Sesi ilk defa bu kadar yumuşak, bu kadar çaresiz çıkıyordu:

"Sessiz ol Ufaklık. Gücün yok zaten, zorlama kendini."

Buse'yi arka koltuğa yavaşça bindirip üzerini kendi ceketiyle örttü. Ersin ön koltuğa geçerken Pars da gaza bastı. Aynadan arkada halsizce yatan kızın yüzüne bakarken, içindeki o zorba adamın Buse'nin bu tek bir solgun bakışıyla nasıl yerle bir olduğunu çok iyi biliyordu.

Arabayı hızla hastaneye doğru sürerken, arka koltuktan Buse'nin kısık, titrek sesi duyuldu. Buse hafifçe büzülmüş, Pars'ın üzerini örttüğü cekete daha çok sokulmuştu.

"Üşüyorum..." diye fısıldadı gözleri kapalı bir şekilde, bilinci gitip geliyordu. "Çok uykum var..."

Pars dikiz aynasından ona bakarken direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyaz kesildi. Sesi boğazına tıkandı, arkaya dönüp bakmaya bile korkuyordu.

Hastaneye varır varmaz Buse'yi hemen acile aldılar. Sedan sedyeye yatırılırken Pars ve Ersin kapıda endişeyle bekliyordu. Bir süre sonra içeriden çıkan doktor, elindeki dosyaya bakarak ikisinin yanına geldi.

"Hastamız günlerdir doğru düzgün hiçbir şey yemediği için bünyesi tamamen güçsüz düşmüş, tansiyonu ve kan şekeri dipte," dedi doktor ciddi bir ses tonuyla. "Şimdi vitamin takviyeli bir serum takıyoruz, birazdan kendine gelir. Ama bakın, bu ikidir aynı şekilde fenalaşıp geliyor. Vücudu stresi ve üzüntüyü artık kaldırmıyor. Serumla toparlar ama mutlaka bir psikologtan randevu alın, durumu psikolojik."

Doktorun her bir kelimesi Pars'ın göğsüne bir kurşun gibi oturdu. Ersin doktorla detayları konuşmak için kenara çekildiğinde Pars yavaşça muayene odasına girdi.

Buse yatakta yatıyordu, kolunda serum takılıydı. Yüzüne hafif bir renk gelmişti ama gözlerindeki o kırgınlık ve yorgunluk ilk günkü gibi yerinde duruyordu. Pars yatağın kenarına kadar yaklaştı. İçindeki o koskoca, sert adam gitmiş; Buse'nin karşısında ezilip büzülen çaresiz biri gelmişti.

Buse gözlerini aralayıp karşısında duran Pars'ı görünce bakışları bir anda sertleşti. Kolundaki serumu umursamadan, doğ