Keşfet

sınırlar

Onun Krallığı

Bölüm şarkısı -Zeynep casalini- dokunma bana🎧

Hastane koridorundaki o zifiri gecenin üzerinden saatler geçmiş, sabahın ilk ışıkları şehri aydınlatmaya başlamıştı.

Pars, hastaneden fırladıktan sonra soluğu bir gece kulübünde almış, bilincini kapatırcasına içmişti. Üstündeki gömlekte hâlâ Buse'nin ve hiç görmediği bebeğinin kurumuş kan izleri duruyordu. Kafası dumanlı, adımları sallantılı bir halde ıssız bir mekanın arkasındaki depoya doğru yürüdü. Onu orada bekleyen biri vardı: Buse'nin abisi.

Abi, karanlığın içinden çıkıp Pars'ın karşısına dikildi. Gözlerinde öfke ve derin bir pişmanlık vardı. Pars'ın üstündeki kan lekelerini görünce yumruklarını sıktı.

"Seni tutan ne var lan hâlâ bu şehirde?" dedi Buse'nin abisi, sesi titreyerek. "Yıllar evvel Bursa'ya ilk geldiğinde neden geldiğini anlamamıştım. İşlerini hep bize yaptırırdın... Ta ki Buse'yi görene kadar! Ne zaman kardeşimi gördün, Bursa'ya çok gelir gider oldun. En sonunda aylar önce 'Buse de Buse' diye tutturup geldin bana. 'Kardeşini aileni de al gel, burada yaşa, paraya boğarım sizi' dedin... Sana güvenip onu sana getirdim ben! Kardeşimi kullanıp at diye miydi lan?!"

Pars, alkolün verdiği kafayla sendeleyerek abinin üzerine doğru bir adım attı. Gözleri kan çanağı gibiydi.

"Ne kullanması lan?!" diye kükredi Pars, hiddetle. "Sana hesap mı vereceğim it?! Sen kimsin?!"

Buse'nin abisi de aynı sertlikle Pars'ın yakasına yapışacak gibi yaklaştı, yüzüne doğru bağırdı: "Onu sana nasıl getirdiysem, öyle de götürürüm! Bitti bu iş!"

'Götürürüm' lafını duyduğu an Pars'ın şalteri attı. Zihninde Buse'nin hastanedeki "Kendi bebeğinin katili!" çığlığı ve abisinin bu tehdidi birleşince tamamen delirdi. Belindeki silahı bir hışımla çıkarıp doğrudan genç adamın alnına dayadı.

"Karım hiçbir yere gidemez!" diye kükredi Pars, namluyu adamın alnına gömerek. "Buna kimsenin gücü yetmez! Ne sen, ne Buse, ne bir başkası... Bizi kimse ayıramaz lan! Ben nereye, o oraya! Anladın mı beni?! Ben nereye, o oraya!"

Namlunun soğukluğu adamın alnında buz keserken, Pars'ın gözlerindeki o tehlikeli, sahiplenici ve gözü dönmüş karanlık, gecenin sessizliğini adeta yırtıp geçiyordu.

Taki o görünmez el, karanlığı delip geçene kadar...

Buse, hastane odasında yaşadığı o büyük yıkımın ve öfkenin ardından tek bir şey yapmıştı: Telefonunu eline alıp hem Pars'ı hem de bu kirli pazarlığın baş aktörü olan abisini ihbar etmişti.

Polisler kısa sürede hem Pars'ı silahıyla birlikte kıskıvrak yakalamış hem de Buse'nin abisini karakola götürmüştü.yat yere yat!eller yukarı at silahını at!

İkiside Karakolun loş ve gergin atmosferinde, demir parmaklıkların ardındaki aynı nezarethaneye tıkılmışlardı. Pars öfkeyle duvara yaslandı. Abisi ise nefretle yüzüne tükürecek gibi bakıyordu.

Pars, o sinir harbinin ortasında birden durdu. Gözleri boşluğa dalarken, yıllar evvel Bursa'da her şeyin nasıl başladığını, Buse'yi ilk kez ne zaman ve nasıl fark ettiğini hatırladı. Zihni o geçmişteki anıya çekildi ve kendi kendine, sanki karşısındaki adama değil de o anıya konuşur gibi fısıldamaya başladı:

"Onu ilk nerede gördüm biliyor musun?" dedi Pars, sesi birden yumuşayarak ama içinde hala o sönmeyen yangını taşıyarak. "Okuldan dönüyordu... Saçları ıslaktı, yağmura yakalanmıştı, Eve doğru yürüyordu mutsuz bir şekilde."

Abisi kaşlarını çatıp nefretle baktı. Pars, duvara yaslandığı yerden gözlerini dikip anlatmaya devam etti, yüzünde acı ama bir o kadar da derin bir tebessüm belirdi:

"Dışarıda yavru bir köpek vardı, titriyordu. Üzerindeki o incecik hırkasını çıkardı, onu sardı sarmaladı. Sonra da o ıslak saçlarıyla, gözlerinin ardında yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirdi... Çok güzel gülüyordu lan. Ömrümde öyle bir gülüş görmemiştim."

Pars'ın sesindeki o titreme, abisini bile bir an için durdurdu. Pars yutkundu, ellerini saçlarından geçirdi:

"O zaman tutulmuştum da ben... Kendime bile itiraf edememiştim, fark etmemiştim bile. Sadece sürekli görmek istiyordum onu. Her köşede onu arıyordum... Meğer o gün bitmişim ben."

Tam o sırada nezarethanenin kapısı açıldı. Başkomiser sert adımlarla içeri girdi ve doğrudan Pars'ın önünde durdu.

"ifadeniz alındı ama dışarı çıkmanız uzun sürecek,abi" dedi komiser, şüpheli bir bakışla. "Bu arada merak ediyordunuz ya sizi kim ihbar etti diye... Sizi ihbar eden eşiniz Buse Hanım."

"Eşim..." kelimesi Pars'ın zihninde yankılandı. Pars olduğu yerde kaskatı kesildi. Onu korumak için, bebeğini kaybetme korkusuyla çıldıran o kadın, ellerini bizzat adalete teslim etmişti. Pars, parmaklıkların soğuk demirine tutundu, gözlerini kapatıp derin bir karanlığa gömüldü.bir kaç saat sonra

Karakolun demir kapıları ağır bir gürültüyle açıldığında, ilk çıkan Buse'nin abisi oldu. İşlemleri Pars'a göre daha hızlı tamamlanmıştı. Kapıdan çıkarken arkasına dönüp parmaklıkların ardındaki Pars'a son bir nefret dolu bakış attı, yakasını düzeltip gecenin karanlığında kayboldu.

Pars ise avukatlarının araya girmesi ve tutuksuz yargılanma kararıyla saatler sonra serbest bırakıldı. Nezarethaneden adımını attığında sabahın ayazı yüzüne çarptı. Üstündeki o kurumuş kan lekeli gömlekle, yürüyen bir cesetten farksızdı.

Onu özgür kılacak gücü vardı ama Buse'nin gözündeki o "katil" damgasını silmeye hiçbir gücü yetmiyordu. Buse onu içeri attırarak aralarına sadece demir parmaklıklar değil, aşılması imkansız bir uçurum örmüştü.

Pars, karakolun merdivenlerinden inerken ceketinin cebinden sigarasını çıkardı. Çakmağı çakarken elleri hâlâ titriyordu. Dumanı ciğerlerine çekerken bakışları boşluğa daldı. Zihninde tek bir cümle yankılanıyordu:

"Seni öyle bir unutacağım ki... Karnımdaki bebek üzerine yemin ederim, gün gelecek senden nefret bile etmeyeceğim."

Pars sigarasından derin bir nefes daha çekip başını gökyüzüne kaldırdı. Buse'yi kaybettiği o an, ilk defa gerçekten yalnız kaldığını hissetti.

Karakolun kapısında sıralanmış siyah lüks araçlar ve onu endişeyle bekleyen adamları Pars'ı karşıladı. Adamlarından biri hürmetle sürücü koltuğunun kapısını açmak için hamle yaptı ama Pars elini kaldırarak onu durdurdu.

"Anahtarı ver," dedi sesi pürüzlü ve buz gibi çıkan bir sesle "Arabayla yalnız gideceğim. Peşime kimse takılmasın."

Adamları itiraz etmeye cesaret edemeyip anahtarı uzattılar. Pars direksiyona geçti, gaza sonuna kadar basarak doğrudan Buse ile birlikte yaşadıkları o eve sürdü.

Sessiz ve buz gibi soğuk olan eve adımını attığında, zihnine bir kırbaç gibi o son kavgaları saplandı. Buse'nin sinir krizi geçirdiği, eşyaları yere fırlattığı, ortalığı tozu dumana kattığı o gürültülü gün... Şimdi ise ev çıldırtıcı bir sessizliğe bürünmüştü. Her bir köşede Buse'nin izi, onun kokusu, o çığlıklarının yankısı vardı.

Pars gözlerini acıyla sımsıkı kapattı. Başındaki o zonklayıcı ağrıya ve zihnindeki kaoso engel olamıyordu. Salondaki koltuğa kendini bitkin bir şekilde bıraktı, tavanı izledi. Üzerindeki gömlek hâlâ kurumuş kan lekeleriyle doluydu. Kendi bebeğinin, Buse'nin kanı...

Daha fazla o gömlekle duramadı. Doğrulup banyoya yürüdü, üzerindekileri fırlatıp attı ve sıcak suyun altına girdi. Suyun başından aşağı süzülüp yerdeki gidere akışını izlerken ellerini duvara dayadı. Su bedenini yakıyordu ama içindeki o yangını söndürmeye yetmiyordu.

Ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Buse ondan nefret ediyordu, onu ihbar etmişti, "katil" demişti. Ama o bebek ikisinindi ve Buse hâlâ onun karısıydı. başını suyun altına sokup gözlerini kapattı. Zihninde tek bir soru dönüp duruyordu: Onu bu kadar kırıp yıkmışken, o gözlere bir daha nasıl bakacaktı?

......

Buse'den

Ertesi gün akşamüstü, bavulumu toplarken içimdeki o ağır yükle ne yapacağımı bilmiyordum. Babaannemin evine geri dönecektim. Zaten bugün Deniz'in anne ve babası dönüyordu. Deniz bana evini, kalbini açmıştı ama ona daha fazla yük olmak, ailesini zor durumda bırakmak istemiyordum.

Deniz yanıma yaklaşıp buruk bir tebessümle yüzüme baktı. "Keşke bir gün daha kalsan Buse... Ailem bir şey demez, durumdan haberleri var zaten. Yanımda olsan içim daha rahat ederdi."

Bavulumun fermuarını çekip ona sarıldım. "Teşekkür ederi