Keşfet

Tehtit

Onun Krallığı

Buse, o geceden sonra ne tabağa dokundu ne sürahiye. Açlıktan midesi kazınsa, boğazı kuruluktan alev alev yansa da inat etmişti. Koltuğun köşesine sinmiş, gözlerini duvara dikmişti.

"Yemeyeceğim," dedi kısık ama kararlı bir sesle. "Beni durmadan tehdit etmeyi bırak. Yemeğin de senin olsun, her şeyin de. Sadece beni geri götür Pars. Okuluma, yurduma geri götür..."

Pars masanın kenarında dikilmiş, kollarını göğsünde birleştirmiş kıza bakıyordu. Sözlerini duyunca yüzü buz kesti. "Geri götürmek mi?" dedi alaycı bir edayla. "Çok beklersin. Sen o okulun da o yurdun da kapısını bir daha rüyanda görürsün ancak. Boşuna aç bırakma kendini, kendi kendini helak edersin. Benim umurumda bile olmaz."

Buse'yi öylece bırakıp kulübenin küçük, eski mutfağına geçti. Buse başını çevirip şaşkınlıkla ona bakmaya başladı. Koskoca Pars, holdinglerin, o karanlık adamların başındaki adam, tezgahın başına geçmiş malzemeleri çıkarıyordu! Mutfak önlüğü takacak hali yoktu elbette ama marifetli ellerle tereyağını tavaya atışı, peynirleri sündürerek eritişi tam bir ustalık eseriydi.

Bu pusu kalpli adam bir de yemek mi yapıyor yani? diye düşündü Buse, hayretler içinde.

Bir süre sonra kulübenin içini buram buram erimiş tereyağı ve mısır unu kokusu kapladı. Pars sıcacık, dumanı üstünde bir mıhlama yapmıştı. Tavayı masanın ortasına koydu, yanına biraz ekmek alıp geçti masaya oturdu. Buse'ye bakmadan, sanki evde tek başınaymış gibi ekmeği mıhlamanın ortasına bandı. Peynir uzadıkça uzuyor, kokusu Buse'nin burnunun dibine kadar geliyordu.

Buse'nin midesinden gurultulu bir ses yükseldi. İçten içe çıldırmak üzereydi.

Öküz gibi tek başına yiyor bir de! diye sövüyordu içinden. İnsan bir teklif eder, ısrar eder! Gerçekten tam bir odun

Buse bakışlarını zorla tavadan çekip gözlerini parmaklıkları olan küçük kapıya kaydırdı. Kafasında binbir türlü kaçış planı dönüyordu. Arka kapı kilitli midir acaba? Bu Adam yemek yerken aniden fırlasam...

Pars ekmeğinden bir ısırık daha alırken Buse'nin bakışlarını kaçırmadı. Kızın gözlerinin kapıya kaydığını, kaçış yolları aradığını anladığı an masadaki çatalla tabağa sertçe vurdu.

"Gözlerini o kapıdan çek Buse!" diye hiddetle gürledi.

Buse irkilerek Pars'a döndü.

Pars elindeki ekmeği masaya bırakıp ayağa kalktı. Kızın tepesine dikilerek öfkeyle devam etti:

"Bana bak, o kafandaki tilkileri hemen öldür! Kaçmaya yeltenmeyi aklından bile geçirme! Eğer bir daha o kapıya öyle baktığını, kaçmak için fırsat kolladığını görürsem yemin ederim seni bu koltuğa bağlarım! Yetmez, ellerine kelepçeyi takar bir adım bile attırmam sana! Beni gerçekten sınama, duyuyor musun beni?!"

Buse korkudan yutkunurken, mıhlamanın kokusu ve Pars'ın bu şiddetli tehdidi arasında iyice çaresiz hissetti. Pars ise kıza ters bir bakış atıp tekrar masasına döndü, ekmeğini mıhlamaya bandırmaya devam etti.

Buse hırsından ve çaresizliğinden dişlerini sıktı. Ağlamamak için kendini zora ki tutuyordu ama içindeki öfke korkusunu bastırmaya başlamıştı. Başını dikleştirip tam karşısında iştahla mıhlama yiyen Pars'a baktı.

"Ne yapacaksın peki?!" diye çıkıştı, sesi kulübede yankılandı. "Böyle ölene kadar karşılıklı bakışacak mıyız?! Ne yapmayı planlıyorsun benimle söylesene!"

Pars elindeki ekmeği tavanın kenarına bıraktı. Ağırlığını masaya vererek doğruldu, ağzındaki lokmayı ağır ağır çiğnedikten sonra gözlerini Buse'nin üzerindeki o dik başlı ama ürkek bakışlara sabitledi. Yüzünde en ufak bir pişmanlık kırıntısı dahi yoktu.

"Ne mi planlıyorum?" dedi, sesi tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü. "Önce o gururunu kırıp o tabağın başına geçmeni bekliyorum. Sonra da Buse... Benimle yaşamayı öğreneceksin."

Buse inanamayarak acı bir kahkaha attı. "Sen gerçekten delirmişsin! Ben senin tutsağın mıyım Pars?! Benim bir hayatım var, okulum var! Beni burada ömür boyu kilitli tutabileceğini mi sanıyorsun?"

"Seni kilitli tutmayacağım," dedi Pars ayağa kalkarak. Adımlarını yavaşça Buse'ye doğru attı. Her adımında kız koltuğun köşesine biraz daha sindi. Pars kızın tam önünde durdu, eğilip elini koltuğun arkalığına dayayarak Buse'yi kendi gölgesinin altına aldı.

"Seni kilitli tutmayacağım Buse. Ama buradan bir adım bile dışarı atmayacaksın. Sen kaçmayı denedikçe ben sınırları daha da daraltacağım. Ta ki benden kaçmanın, benden uzaklaşmanın imkânsız olduğunu o inatçı kafana sokana kadar."

Buse adama nefretle baktı. Yüzü yüzüne o kadar yakındı ki, adamın gözlerindeki o hırslı karanlıkta kendi çaresizliğini görebiliyordu.

"Senden nefret ediyorum..." diye fısıldadı Buse, gözünden tek bir damla yaş süzülürken. "Beni buraya hapsettiğin her saniye için senden daha çok nefret edeceğim."

Pars parmağının ucuyla kızın yanağındaki o tek damla yaşı yavaşça sildi. Dokunuşu sertliğinin aksine şaşırtıcı derecede hafifti ama sesi buz gibiydi:

"Nefret et Buse. Yeter ki bana bak. Yeter ki aklın da, nefretin de, bakışların da sadece benim üzerimde olsun. Şimdi geç şu masaya ve o yemeği ye. Beni sana zorla yedirmek zorunda bırakma."

Ertesi günün akşamı kulübenin üzerine ağır bir karanlık çökmüştü. Buse bütün gün koltukta oturup kafasındaki planı ince ince işledi. Güçle, öfkeyle bu adama karşı duramayacağını anlamıştı. Onu vurabileceği tek bir zayıf an vardı: Pars'ın guardını düşürdüğü, ona inandığı o küçücük an.

Pars masanın başında kendi kendine bir şeylerle ilgilenirken Buse derin bir nefes aldı. Bacakları titriyordu ama sakin kalmak zorundaydı. Beceriksizce, biraz da acemice oturduğu yerden kalktı. Yavaş adımlarla Pars'a doğru yürümeye başladı.

Pars, kızın adımlarını duyunca başını kaldırdı. Buse'nin günlerdir ilk defa kendisine doğru, o korku dolu bakışlar olmadan yaklaşması karşısında şaşırdı.

"Buse?" dedi Pars, sesi bir an için şüpheyle kısılmıştı.

Buse yutkundu, beceriksizce gülümsedi. "Sürekli... savaşmaktan yoruldum Pars," dedi. Sesi titriyordu ama yapmacık bir kabulleniş eklemeye çalıştı. "Belki de haklısın. Benden kaçışın yok dedin ya..."

Pars'ın gözlerindeki o sertlik bir an olsun gevşedi. Yüzüne minnet ve zafer karışımı, karanlık bir tebessüm oturdu. Buse'nin pes ettiğine inanmak, onun en büyük zaafıydı.

Buse adamın tam önünde durdu. Titreyen ellerini yavaşça Pars'ın göğsüne koydu. Pars nefesini tuttu; kızın bu yakınlığı, günlerdir içinde yanan o ateşi bir anda körüklemişti.

Buse parmak uçlarında hafifçe yükseldi. Yüzünü Pars'ın yüzüne yaklaştırdı, gözlerini kapatıp dudaklarına doğru eğildi. Onu öpecekmiş gibi yaptığı an Pars gözlerini kapattı, gardını tamamen düşürdü.

İşte tam o anda!

Buse tam öpmek üzereyken bütün gücüyle dizini Pars'ın iki bacağının arasına, sertçe geçirdi!

Pars neye uğradığını şaşırdı. Şiddetli darbeyle birlikte gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu, nefesi boğazında tıkandı.

"LAAN!" diye kükredi Pars, sesi kulübenin çatısını inletecek kadar güçlü ve acı doluydu. İki büklüm olup yere doğru savruldu, elleri refleksle canının yandığı yere gitti.

Buse bir saniye bile beklemedi. Kapıya doğru fırladı, kilitli olmayan sürgüyü hışımla çekip kendini gecenin zifiri karanlığına fırlattı! Ormanın, dağ yolunun buz gibi havası yüzüne çarparken var gücüyle koşmaya başladı. Kalbi ağzında atıyordu.

Pars yerde acıdan küfürler ederek birkaç saniye bükülü kaldı. Ama içindeki hırs ve öfke acısını bastırdı.

"Buseee!" diye kükredi tekrar.

Dişlerini sıkarak, zorlukla da olsa ayağa kalktı. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, gözleri nefretten kan çanağına dönmüştü. Kapıdan dışarı fırladı, karanlıkta kaçan kızın ayak seslerini takip ederek peşinden koşmaya başladı.

"Lan dur dedim sana! Senden bu sefer kimse alamayacak beni!"

Buse, gecenin zifiri karanlığında dikenli çalıların, koca ağaçların arasında var gücüyle koşuyordu. Bacaklarına batan dalları, ayaklarını kanatan taşları hiç umursamıyordu. Tek düşündüğü şey Pars'ın o korkunç gazabından kurtulmaktı.

Arkasından Pars'ın o gür, hiddetli sesi ormanın içinde yankılanıyordu:

"Boşuna uğraşıyorsun! Benden kaçamazsın Buse! Hangi deliğe girersen gir, seni bulacağım!"

Ancak bir süre sonra Pars kızın izini kaybetti. Sesi giderek uzaklaşmaya, farklı yönlerden gelmeye başladı.

Bu