Keşfet

vuslat

Onun Krallığı

Bölüm şarkısı-cihan mürtezaoğlu senin adın zambak🎧

Vuslata engel olamazsın!

Okul çıkışı Buse doğrudan çalıştığı kafeye geçti. Önlüğünü bağlayıp müşterilerle ilgilenmeye başlamıştı ki, kafenin kapısı açıldı ve içeri Pars girdi. Kafedeki garsonlar onu gördüğü an duruşlarını çekidüzen verip saygıyla selam durdular içlerinden biri bu kız neden bizim gibi saygı duymuyor uyarsanıza şunu diye yanındakini dürttü Pars, her zamanki gibi köşedeki masasına geçti.

Kafenin kıdemli garsonlarından biri hemen yanına gitti

"Hoş geldiniz Pars Bey. Ne alırsınız, aynısından mı?"

Pars, bakışlarını kafenin diğer ucunda masaları silen Buse'ye sabitlemişti. Başını salladı:

"Evet. Ama şu ilerideki yeni kız getirsin."

Garson ikiletmeden Buse'nin yanına gitti. "Buse, köşedeki Pars Bey'in kahvesini sen götürür müsün?" dedi. Buse sipariş tepsisini alırken içinden bir sabır çekti. Yine bulmuştu onu.

Tepsiyi masaya bırakırken sert bir tonla konuştu:

"Her yerdesin... Yine karşıma çıkmaya başladın."

Pars kahve fincanına hafifçe dokunup gözlerini Buse'ye kaldırdı. Sinsi ve özgüvenli bir tebessüm kondu dudaklarına:

"Her yer benim zaten."

Buse tam damarını çatlatıp ağzının payını verecekti ki, Pars lafı ona bırakmadan devam etti:

"Hayırlı olsuna geldim. Yeni işin... Umarım uzun süre dayanır, burada çalışmaya devam edersin."

Buse bu lafın altındaki imayı anlamadı. Ne demek istiyordu yani? "Uzun süre dayanır" derken kovdurmakla mı tehdit ediyordu, yoksa başka bir şey mi vardı? Üstünde çok durup kafasını takmak istemedi. "Teşekkürler," deyip arkasını döndü ve diğer müşterilerle ilgilenmeye gitti.

Bir süre sonra kafeden içeri elinde siyah deri bir çanta tutan, takım elbiseli bir adam girdi. Doğrudan Pars'ın masasına ilerleyip oturdu.

Buse yan masadaki bardakları toplarken kulak misafiri oldu. Adam çantadan bazı evraklar çıkarıp Pars'a sunuyor, bir arazi ve mekân devri hakkında konuşuyorlardı. Buse haberlerden ya da mahalledeki dedikodulardan konunun ne olduğunu az çok biliyordu; Pars yine semtteki büyük bir işi kapatmak üzereydi.

O an Buse'nin gözü Pars'ın o ciddi, soğuk ve iş kolik haline takıldı. Az önce kendi karşısında çocukça laf geçiren adamla, şu an milyonluk imzalar atan adam sanki aynı kişi değildi.

tam iki saat boyunca o köşedeki masada oturdu. Bir yandan önündeki evraklarla ilgilenir gibi görünse de gözü sürekli Buse'deydi. Kız ne zaman yanından geçse, yüzünde o gıcık, kendinden emin sırıtış beliriyordu.

Buse'nin onu görmezden gelmesi, o yokmuş gibi davranması Pars'ı çıldırtmaya yetiyordu. En sonunda dayanamadı, kızı pes ettirmek ve o umursamaz tavrını kırmak için devreye girmeye karar verdi.

Ayağa kalkıp lavaboya doğru yürürken şube müdürünü kenara çağırdı. Sesini kısıp buz gibi bir tonla emretti:

"Şu yeni başlayan kız... Bir saniye bile boş kalmayacak. Bıktırana kadar çalıştıracaksınız onu. Salondaki temiz yerleri bile tekrar tekrar temizletin."

Müdür şaşkınlıkla, "Efendim?" diyebildi sadece.

Pars bakışlarını Buse'ye dikip dişlerini sıktı:

"Duydun işte. Tuvaletler de dahil! Tuvaletleri de sadece o temizleyecek. Pes edip buradaki işi bırakana ya da gelip benden af dileyene kadar tek bir an bile oturmayacak o kız."

Müdür Pars'ın emirlerini sorgulayamayacağını bildiği için başını salladı: "Nasıl isterseniz Pars Bey, hemen ilgileniyorum."

Birkaç dakika sonra müdür, elinde temizlik malzemeleriyle Buse'nin yanına gitti. Buse pırıl pırıl yaptığı masayı silerken müdür soğuk bir sesle, "Buse, salon bittiyse tuvaletleri de baştan aşağı yıkıyorsun. Sonra da buradaki yerleri tekrar paspasla," dedi.

Buse elindeki bezi sıkıp köşede oturmuş kendisine sırıtarak bakan Pars'a baktı. Pars'ın fincanını yudumlarken gözleriyle ona "Yoruldun mu?" der gibi bakması, Buse'nin içindeki öfkeyi iyice alevlendirdi. Pars onun pes edip istifa etmesini ya da gelip kendisine yalvarmasını bekliyordu ama Buse çenesini dikleştirip müdüre döndü:

"Tamam müdür bey, hemen hallediyorum."

Pars'ın bakışları altı çizili bir şaşkınlıkla değişirken, Buse kovayı alıp tuvaletlere doğru yürüdü. Pars kızın bu inatçı direnişi karşısında ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.hem iş işti ekmek parası helal para gocunacak değildi

Saat gece 11:30'yi bulmuş, kafede akşam kapanışı telaşı başlamıştı. Çalışanlar kasayı devredip çıkmaya hazırlanırken buse endişeyle müdüre yaklaştı.

"Ben Tilki semtinde oturuyorum, sizi beklemesem çıkabilir miyim? Eğer geç kalırsam kapıdan içeri almazlar beni..."

Kafedeki bütün çalışanlar, Buse çok ilginç ve sıradışı bir şey söylemiş gibi aniden kafalarını çevirip ona baktılar. Garsonlardan biri şaşkınlıkla atıldı:

"Sen Barbaros abinin semtinde mi yaşıyorsun?"

Buse hepsinin odağı haline gelince hafifçe çekinerek, "Evet," dedi.

Müdür ve diğerleri birbirine bakıp başlarını salladılar. "İyi bakalım, çık haydi. Çok dikkatli ol o yollarda."

Buse önlüğünü çıkarıp hemen dışarı fırladı. Hızla yürümeye başladı ama bu saatte o tarafa doğru düzgün bir araba da geçmiyordu. Çok fazla duraklayıp bekleyemedi, koşar adım yola devam etti. Telefonunu çıkarıp ekrana baktığında saatin tam 12 olduğunu görüp irkildi. Zaman ne çabuk geçmişti öyle!

"Eyvah," dedi kendi kendine içi ürpererek. "Yandım ben, içeri almayacaklar!"

Sonunda semtin girişindeki o devasa kapının önüne geldi. İlk defa kapıya bu kadar yakın duruyor ve doğrudan ön tarafından bakıyordu. Üzerinde karmaşık bir şifre sistemi olan, geçit vermez devasa bir kapıydı bu. Bıkkınlıkla ve çaresizlikle yolun kenarındaki kaldırıma kendini bıraktı.

Hemen abisini aradı ama Ersin telefonu açmadı. Babaannesi desen bu saatlerde çoktan derin uykudaydı, onu uyandırmasının imkânı yoktu. Başka hiçbir çaresi kalmayınca el mecbur telefonunu çıkarıp Pars'a mesaj attı:

"Şey... Ben geç kaldım da. Girişte kaldım, içeri giremiyorum."

Çok geçmeden Pars'tan o buz gibi cevap geldi:

"Geç kalmasaydın. Kuralları biliyorsun, bu geceyi dışarıda geçireceksin."

Buse ekranı kapatıp kafasını dizlerine gömdü. Tam o sırada gökyüzü gürledi ve aniden bastıran bir yaz yağmuru başladı. İri yağmur damlaları Buse'nin üzerine sicim gibi yağarken hava bir anda soğumuştu. Buse kollarını kendine sarıp titremeye başladı, saçları ve kıyafetleri sırılsıklam olmuştu.

Derken, başının üzerindeki yağmur sesi bir anda kesildi.

Karanlığın içinden süzülen uzun bir gölge üzerine düşmüştü. Buse başını kaldırdığında, tepesinde siyah bir şemsiye tutan Pars'ı gördü.

Pars da ıslanmıştı; siyah ceketinin omuzları su tutmuş, saçlarından birkaç damla yüzüne süzülüyordu. Göz göze geldiler. Pars'ın karanlık gözlerinde okunması zor bir ifade vardı.

Buse soğuktan titreyen çenesiyle, dişleri birbirine vurarak konuştu:

"Ne... Neden geldin? Dalga geçmeye mi geldin benimle?" Sonra bakışları Pars'ın ıslanan omuzlarına kaydı. Utangaç ve kırgın bir tavırla kafasını çevirdi. "Ayrıca sende ıslanıyorsun... İstemiyorum şemsiyeni!"

Pars umursamaz bir edayla omuz silkti. "İyi," deyip arkasını döndü, tam gidecekmiş gibi bir adım attı. Ama sonra durup Buse'ye doğru hafifçe yan baktı. Dudaklarının kenarı alaycı ve kendinden emin bir şekilde yukarı kıvrıldı:

"Emin misin? Şimdi içeri giriyorum, bu senin son şansın. Eğer buraya gelmeseydim, bütün gece bu soğukta dışarıda kalacaksın üşütme diye seninle sürekli lgikenemem ilim gücüm var benim görende dünyayı kurtarıyor sanıcak diye mırıldandım seni kim kurtarıcak it kopuktan dedi gelmeseydim ite kopuga yem olurdun dedi tesekkur edicegine diye söylendi

Pars, Buse'nin peşinden semtin devasa kapısından içeri adım attı. Üzerindeki siyah ceket yağmuru iyice çekmiş, koyu renk saçlarından yüzüne doğru damlalar süzülüyordu.

Buse, önünde yürüyen adama bakarken bir an duraksadı. Kırgın, öfkeliydi ama yine de onun bu halde ıslanmasına göz yumamadı. Vicdanı el vermedi. Tam eve giden yola sapacaklarken başını çevirip titrek bir sesle konuştu:

"Biraz... Burada bekler misin?"

Pars kaşlarını hafifçe çatarak durakladı. Kızın bu isteğine bir anlam veremese de sessizce başını salladı.

Buse hızla eve doğru koştu. Birkaç dakika sonra elinde kalın, yumuşacık bir şalla geri döndü. Pars'ın yanına yaklaşıp gözlerin