yüzleşme
Beni bırakırken ardına bakmadın.
Oysa ben, dönüp bakarsın diye
bir süre daha aynı yerde kaldım.
Şimdi dönsen bile,
orada beni değil,
senden vazgeçmiş birini bulacaksın.
Cemal Süreya
Ertesi gün okulun bahçesinde Deniz'le buluştuğumda, olan biten her şeyi tek nefeste anlattım.
Deniz duydukları karşısında şaşkınlıktan donakaldı. "Oha, yüzsüzlüğün bu kadarı ya!" dedi gözleri büyüyerek. "Adamdaki pişkinliğe bak!"
"Bilmiyorum Deniz... Ben gerçekten abimle babaannemi Bursa'ya gönderdi sanıp dehşete düştüm," dedim nefeslenerek. "Meğer adamlar tatildeymiş. Ya bizim babaanne de Ajda Pekkan oldu çıktı neredeyse, tekneler, hizmetliler falan..." deyip hafifçe kıkırdadım.
Dudaklarıma kırık bir tebessüm kondurup okula doğru yürüdük. Ancak derse girdiğimizde kaderin bizimle yine dalga geçtiğini anladık. Pars bir anda sınıfın kapısında belirdi!
Onca insanın, öğrencilerin ve şaşkın hocanın gözü önünde tek bir kelime bile etmeden üzerime yürüdü. Beni bir hamlede sırtına yükledi. Hocaya dönüp gayet rahat bir tavırla, "Karımı alıyorum," dedi ve çığlıklarıma, çırpınışlarıma aldırmadan beni okuldan dışarı çıkardı.
Beni arabaya bindirip kapıları kilitledi. "Bir dur yerinde Buse! Kızım bir dinle beni!" diye bağırdı gaza basarken.
Araba sakin bir sahilde durduğunda Pars emniyet kemerini açıp bana döndü. Ben tam hamle yapacakken, "Pardon!" deyip can havliyle Pars'ın elini ısırdım.
Pars acıyla inledi ama beni tutmaya devam etti. Bakışları ilk defa bu kadar çaresiz ve samimiydi:
"Seni korumak için uzaklaştım Buse!" dedi sesi titreyerek. "Telefondaki o şerefsiz seninle tehtit etti günlerdir içimde özlemle evimize yanına gelmek için çok savaşverdim O an sağlıklı düşünemedim... Eğer benden ayrılırsan, benden uzak olursan güvende olursun diye düşündüm. O gün söylediğim hiçbir şey gerçek değildi! Ben seni hep sevdim, hep seveceğim..."
Duyduklarım karşısında beynimden vurulmuşa döndüm. İçimdeki bütün öfke bir yangın gibi patladı:
"Allah'ın cezası! Sen korumaktan mı bahsediyorsun?!" diye bağırdım, gözlerimden yaşlar boşanırken. "Beni o karanlık hayatına çeken sensin! Şimdi mi aklına geldi korumak, ha?! Sana inanmamı bekleme sakın! Gece yarısı korkuyla, o hasta halimle seni telefonla ararken neredeydin ha?! Neredeydin?! 'Babaannen bakar, git' dedin! Ben de gittim! Şimdi yine canın mı sıkıldı, duygularımla mı oynayacaksın?! Yetmedi mi ha?!"
Sesim sonlara doğru kısılarak, boğazımdaki o düğümle devam ettim: "Üstelik... Üstelik yanında başka bir kadın vardı senin!"
Pars bu son cümleyle adeta sarsıldı. Gözlerindeki o sert adam bir anda yok oldu. "Haklısın..." dedi pürüzlü bir sesle. "Yapmak zorundaydım... O kadın çalışanlardan biriydi sadece. Aramızda hiçbir samimiyet yok, yemin ederim Buse!"
Gözlerinin içine bakıp acı bir gülümsemeyle sözünü kestim: "Sen 'samimiyet yok' diyorsun ama... O kadın sana 'Pars Bey' değil, direkt 'Pars' dedi! Samimi değildiniz, öyle mi?!"bu yüzü kimden aldı acaba! Pars bir an kalakaldı. Bir yandan ona olan kırgınlığımdan çıldırıyordum ama bir yandan da içimdeki o kıskançlık kıvılcımının dışarı sızmasına engel olamamıştım. Ve Pars, gözlerimin içine bakarken bu kıskançlığı çoktan fark etmişti; dudaklarının kenarında hafif, gizli bir hoşnutluk çizgisi belirdi...
Ne gülüyorsun aptal herif?!" diye bağırdım, bakışlarımı hışımla deniz tarafına çevirerek. "Mazoşist misin sen?! Pişkin herif! Beni hemen eve götür, çabuk!"
Pars'ın yüzündeki o hafif gülümseme bir anda silindi. Derin bir nefes alıp arabayı çalıştırdı. Yol boyunca ikimizden de tek bir ses çıkmadı; arabadaki sessizlik, fırtına öncesi bir sessizlik gibi havayı ağırlaştırıyordu.
Bir süre sonra Babaannemin evinin önüne geldiğimizde, araba daha tam durmadan emniyet kemerini açtım. Kapıyı açıp hızla dışarı fırladım. Arkama bile bakmadan binaya doğru adımlarımı koştururken kapıyı sertçe kapattım.
Pars, direksiyonun başında öylece kalakaldı. Dikiz aynasından Buse'nin binaya girişini izlerken, zihninde kınından çıkmış bir bıçak gibi kızın haykırışları yankılanmaya başladı:
"Seni öyle bir unutacağım ki... Karnımdaki bebek üzerine yemin ederim, gün gelecek senden nefret bile etmeyeceğim! Seni asla affetmeyeceğim!"
O sözler zihnine her saplandığında, Pars soluksuz kaldığını hissetti. Göğsünün ortasında, omzundaki makas yarasından çok daha ağır ve keskin bir ağrı belirdi. Kalbi sıkışıyor, nefesi boğazında düğümleniyordu. Buse'nin o gözlerindeki buz gibi kararlılık, Pars'a ilk defa onu gerçekten tamamen kaybedebileceği korkusunu yaşatıyordu.
Pars, direksiyona dayadığı alnıyla öylece kalakaldı. Göğsündeki o darmadağın eden sıkışma, nefes almasını bile zorlaştırıyordu. Kendi kendine "Aptalın tekisin," diye küfretti.
Güya kendi çapında planlar yapmıştı; Buse'yi koruyacaktı, onu o karanlık düşmanlarından, kirli dünyasından uzak tutacaktı. Korumuş muydu peki? Hayır. Sevdiği kadının gözündeki o yaşların, yüreğindeki o kırılmanın ve karnındaki bebekle yaşadığı o felaketin tek mimarı kendisi olmuştu. Her şeyi ama her şeyi eline yüzüne bulaştırmış, kendi elleriyle mahvetmişti.
Arabayı çalıştırıp gaza basarken acı bir tebessüm belirdi dudaklarında. "Erkekler neden az yaşar?" dedikleri şey tam olarak buydu işte. Kendi kafalarında kurdukları gurur, "koruma" sevdası ve saçma sapan kararlar yüzünden en çok da sevdiklerinin canını yakıp, en sonunda kendi yangınlarında boğuluyorlardı.
Pars, dikiz aynasından Buse'nin girdiği binaya son bir kez baktı. Omzundaki yara sızlıyordu ama kalbindeki o ince, derin sızı hepsinden daha baskındı. Buse ona resti çekmiş, kapıyı yüzüne kapatmıştı. Ama Pars'ın geri adım atmaya hiç niyeti yoktu; ne pahasına olursa olsun, o güveni ve o gülüşü yeniden kazanacaktı.
.........
Ertesi sabah Buse, karnındaki minik canın ilk kontrollerinden biri için Deniz'le birlikte hastanenin yolunu tuttu. Hastane koridoruna adım attıklarında Buse arkasında tanıdık bir gölge hissetti. Başını çevirdiğinde, arkalarından gayet rahat adımlarla gelen Pars'ı gördü.
Buse gözlerini devirip içinden, "Bu adamın nereden, nasıl haberi oluyorsa artık... Leb demeden leblebiyi anlıyor mübarek!" diye söylendi.
Pars aradaki mesafeyi kapatıp yanlarına yanaşmaya çalışınca aralarında hafif bir itiş kakış yaşandı. Pars, Buse'nin kolunu hafifçe tutup gözlerinin içine bakarak, "Bebeğin babası benim, senin de kocanınım! Kabul etsen de etmesen de hatırlatırım sana," dedi sarsılmaz bir tavırla.
Buse adımlarını durdurup öyle bir hışımla Pars'a döndü ki, bakışlarındaki buz gibi mesafe Pars'ın göğsünü delip geçti.
"Sen bizi mahvettin Barbaros!" dedi Buse, tane tane ve üzerine basarak.
Pars ismini duyunca adeta bir kurşun yemiş gibi donakaldı. Buse'nin ona "Pars" yerine resmi adı olan "Barbaros" ile hitap etmesi, araya çektiği o devasa duvarın, koyduğu aşılmaz sınırın en net kanıtıydı. Artık onun için o tutkulu, sevdalı aşık bir adam yoktu; sadece hayatını mahfeden "Barbaros" vardı.
Pars yine de geri adım atmamaya, ne pahasına olursa olsun o güzel kadının gönlünü yeniden almaya kararlıydı.
Muayene sırasını beklerken, Buse'nin yanında duran Deniz'e bakıp huzursuzca araya girdi. Buse ise Pars'ın yüzüne bile bakmadan lafı tam gediğine oturttu:
"Seni arabana binip takip etmeni isteyen olmadı. Eğer bir babası olsaydı, o da buraya kendisi adam gibi gelirdi zaten. Biz kendi başımızın çaresine bakarız, kimseye ihtiyacımız yok!"
Pars yutkundu. Doktordan önceki bekleme alanında, koridorun biraz daha tenha bir köşesinde Buse'nin yanına kadar sokuldu. Sesindeki o kibirli, sert tondan eser kalmamıştı. Sadece çaresiz bir adamın yalvaran sesiyle fısıldadı:
"İki ay oldu Buse... İki ay oldu ve ben seni çok özledim."
Buse doktora girmek üzere ayağa kalkarken gözlerini Pars'ın gözlerine dikti, ama içinde tek bir acıma kırıntısı bile yoktu...
Buse, dudaklarının kenarına yerleşen acı ve alaycı bir tebessümle Pars'ın gözlerinin içine baktı. Bakışlarında en ufak bir yumuşama ya da tereddüt yoktu.
"Ne yazık ki duygularımız karşılıklı değil Barbaros," dedi, sesindeki o umursamaz, soğuk tonla.
Pars bu sözlerle bir kez daha yerle bir oldu. Buse'nin nefretiyle bile savaşabil