Keşfet

2.B:Sözüm Hayalimdir

PEYVESTE/Tutsak

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür Ve bir orman gibi kardeşçesine…” - Nazım Hikmet

🎵 Kıraç; Vatan

🎵 Mabel Matiz; Yaşım Çocuk

***

Dicle, başını hafifçe eğerek babasının gözlerine baktı. "Evet baba," dedi usulca. Sesi heyecan doluydu, içinde küçük bir çocuğun masum beklentisi vardı. Mehmet, kızının saçlarını nazikçe okşadı, parmakları her teline dikkatle dokunuyordu. Şefkat dolu bakışları, derinlerdeki kaygıyı örtmeye çalışıyordu.

"Alacağım canım, ama önce işe gitmem lazım," dedi Mehmet, sesi yorgun ama umut dolu bir babanın sesi gibiydi. "Sonra gidip ayakkabılarını alırız."

Bir kaç gün sonra...

Ancak işlerin ters gittiği bir zamandı. Mehmet’in omuzlarındaki yük gittikçe ağırlaşıyor, hayat ona başka seçenek bırakmıyordu. Kredi başvurusunun onaylanması için bankaya gitmesi gerekiyordu. Dicle de babasının yanında olmayı isteyip, ne olup bittiğini anlamasa da onu yalnız bırakmak istemiyordu.

Banka binasına girdiklerinde ortamın kasveti ikisini de sardı. İçerisi soğuk, duvarlar gri ve duyarsızdı. İnsanların bakışları bir anlığına üzerlerinde dolaşıp kayboluyordu. Mehmet, adımlarını tartarak memurun masasının önüne ilerledi. Dicle ise bir an olsun babasının yanından ayrılmadı; küçük bedeniyle sanki onun kalkanı olmaya çalışıyordu.

Resmî konuşmalar bittikten sonra görevli banka memuru, oturduğu yerden kalkmadan, yüzünde donuk bir ifadeyle konuşmaya başladı. Ses tonu, bir duvar gibi karşısındakini ezmeye çalışıyordu. "Durumları biliyorsunuz Mehmet Bey," dedi, sesindeki alay insanın içine işliyordu. "Bu zamanda kimse kimseden bir şey almadan bir şey vermiyor artık. Benim etim budum ne ki, değil mi?"

Dicle, adamın söylediklerini duyduğunda dişlerini sıkmadan duramadı. Küçücük elleri yumruk olmuş, gözleri hiddetle parladı. Ama babasına baktığında, onun sakin duruşu ona da susması gerektiğini hatırlattı. Mehmet, adamın yüzüne bakmamaya çalışıyor, sanki bu çirkinliği görmezden gelerek kendi onurunu koruyordu.

Görevli, sözlerine ara vermeden devam etti. Konuşması, bir yılan gibi Mehmet’in etrafında dolanıyordu. "Kredi kartı başvurunuzu hemen şimdi onaylamam için biraz para istememin nesi yanlış? Zaman böyle, Mehmet Bey. Ben ne yapabilirim ki?"

Mehmet, adamın yüzündeki pişkin ifadeye karşı tepkisiz kalmaya çalıştı. Ancak sessizliği, içinde birikmekte olan öfkenin izlerini taşıyordu. Dicle, babasının bu çaresiz suskunluğuna tanık oldukça, içindeki öfkenin daha da büyüdüğünü hissediyordu.

Görevli, sandalyesine yaslanıp kollarını iki yana açtı. Yüzüne küçümseyici bir gülümseme takınarak sözlerine, adeta bir ders verircesine devam etti.

"Bak! Sen de bir devlet memurusun ve her şeyin farkındasın. Arada bir ödün vermeyi bilmek gerekir Mehmet Bey," dedi. Sonra alaycı bir tınıyla ellerini havaya kaldırdı. "Şu hâline bir bak. Başarılı bir öğrenciydin, zamanında doğru insanlara rüşvet vermeyi bilseydin, bugün çok daha iyi bir konumda olabilirdin."

Dicle, babasına yapılan o aşağılayıcı sözler karşısında küçücük bedeninde kocaman bir öfkeyle kaynıyordu. Yumruk yaptığı elleri titrerken, nefesi hızlanmış, yüzüne yayılan kızgınlık her hâlinden okunuyordu. Karşısındaki görevli ise bu öfkeye aldırış etmeden, alaycı bir gülümsemeyle sözlerine devam etti. “Ama sen yapmadın. Kusura bakma, sıradan bir memur olarak kaldın.”

Dicle, suskunluğunu korumak için kendini çok zorladı. Dudaklarını sımsıkı kapatıp babasına dönerken, gözleri “Bu kadarına nasıl izin verirsin?” der gibiydi. Mehmet, başını iki yana sallayıp hiçbir şey söylemedi. Görevli ise sözlerini sürdürmeye devam etti. “Hiç olmazsa beni dinle, bir şeyler öğren. Gerektiği zaman rüşvet alıp vermeyi bileceksin, tamam mı?”

Bu son söz, Dicle’nin sabrını taşırdı. İçinde biriken öfke, şimdi dolup taşan bir sel gibi dışa vurdu. Masanın üzerindeki mürekkep şişesini tereddütsüz eline aldı ve şişedeki mürekkebi görevlinin yüzüne doğru savurdu. Siyah mürekkep adamın yüzüne yayılırken, görevlinin şaşkın ve kaba sesi salonu doldurdu.

Dicle, geriye bakmadan odadan çıkarken, Mehmet bir an olduğu yerde kalakaldı. Gözleri utanç ve şaşkınlıkla doluydu. Hemen toparlanıp görevliye dönerek mahcup bir sesle, “Affedersiniz… Özür dilerim,” dedi. Ardından hızla kızının peşine düştü.

Dicle, adeta rüzgâr gibi savrulurken, ince ayakları toprağa öyle sert basıyordu ki, bu öfkesinin her şeyi susturabileceğinin kanaati gibiydi. Mehmet, ardından bağırarak, “Dicle! Dur canım, dinle beni!” dedi.

Dicle’nin kulakları babasının sesini duymamazlıktan gelecek kadar sağırdı. O an hiçbir şey onu durduramayacak güçteydi. Mehmet sonunda ona yetişti, omzundan tutup kendine döndürdü. Yüzünde ne yapacağını bilmeyen bir ifade vardı ama sesinde baba şefkatiyle, “Ne için yaptın bunu, canım? Neden böyle yapıyorsun? Neyin var senin, Dicle?” dedi.

Dicle, babasına döndü. O küçük yüzünde, yaşını hiç yansıtmayan bir ciddiyet ve öfke vardı. “Baba! Ben sadece o küstah adama cevap verdim. O kim olduğunu sanıyor ki seninle böyle konuşabiliyor, ha?”

Kelimeleri bıçak gibi keskin oldu Mehmet’in sessizliği karşısında. Mehmet, Dicle’nin gözlerindeki öfke ve kırgınlığı görmezden gelir gibi, kısa bir cümleyle noktayı koyarken, “Dicle, eve git!” dedi sadece.

O üç kelimelik söz, Dicle’nin minicik yüreğinde kırgınlık bırakırken, arkasını dönüp uzaklaştı. Mehmet, içinde büyüyen sıkıntıyı bastırmaya çalışmak için bir süre eve gitmedi. Eve döndüğünde akşam yemeği hazırdı. Mehmet, zihnindeki karmaşayı susturmayı başarmıştı. Masaya oturduğunda her zamanki gibi bir huzur havası yaratmaya çalışsa da, ortamdaki gerilim kolayca hissediliyordu.

Mehmet, bardağına su doldururken, sakin bir sesle oğluna seslendi. “Deniz, yemek hazır. Buraya gel.” Bu sırada Dara, elinde tabakla masaya doğru yaklaşıp tabakları masaya bırakırken gözlerini Mehmet’e dikti ve yüzünde hafif bir memnuniyetsizlikle, “Deniz gelir ama Dicle gelmeyecek,” dedi. Bir an duraksadı ve ardından ekledi, “Geldiğinden beri odasından çıkmadı.”

Deniz, masaya yanaşıp babasına doğru eğildi. Çocukça bir merakla, ama içinde bir şeylerin ters gittiğini bilmenin endişesiyle, “Baba, Dicle odasında yok,” dedi.

Bu sözler Dara’yı bir anda alarma geçirdi. Gözlerini Mehmet’e çevirerek kaşlarını çattı ve sesi biraz yükselerek konuştu. “Yok mu? Görüyor musun, Mehmet? Kim bilir nereye gitti!”

Mehmet, Dara’nın sözlerini duysa da aldırış etmeden ağır bir nefes aldı. Sessizce yerinden kalktı ve kararlı bir tonla, “Ben nerede olduğunu biliyorum,” dedi. Dara, bir şeyler söylemek için ağzını açtı, ama kelimelerini toparlayamayıp, “Ner... Iıı...” dedi sadece.

Dicle, evlerinin yakınındaki göletin kenarında oturmuş, ellerine aldığı taşları birer birer suya fırlatıyordu. Düşünceleri karmaşık, yüreği öfkeyle doluydu. Babasından hep dürüstlüğü öğrenmişti; doğru bildiğinden şaşmamanın önemini... Ama bu kez, babasına yapılan bir haksızlığı kabullenmek zorunda kalmıştı. Öfkesi, her fırlattığı taşla biraz daha büyüyor gibiydi.

Mehmet, göletin kenarına geldiğinde kızını tam da tahmin ettiği yerde buldu. Bir süre arkasından sessizce izledi onu. Göletteki suların üzerindeki küçük dalgalanmalar, Dicle’nin içindeki öfkeyi yansıtır gibiydi. Mehmet, ağır adımlarla yanına yaklaştı ve kızının hemen arkasına çömeldi. Elini nazikçe Dicle’nin omzuna koydu.

Dicle, omzundaki tanıdık sıcaklığı hissedince arkasına döndü. Babasının gözlerindeki sevgi ve suçluluk karışımını görünce, kendi kırgınlığı daha da derinleşti. Hiçbir şey söylemeden yüzünü tekrar gölete çevirdi ve elindeki taşları suya atmaya devam etti. Mehmet, bir süre sessiz kaldı. Sonunda, yumuşak bir sesle sordu, “Bana mı kızdın sen?”

Dicle, babasının sorusunu duymazdan gelir gibi davrandı. Mehmet, biraz daha yaklaşıp ikinci bir soruyla tekrar konuştu. “Azarladım diye mi?”

Bu soru, Dicle’nin içinde büyüyen öfkeyi kırdı. Taşları bıraktı, başını hızla babasının dizlerine yasladı ve bir anda hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Gözyaşları, kelimelerle ifade edemediği kırgınlığını dile getiriyordu.

Mehmet, kızının gözyaşlarını gördüğünde yüreğinde bir acı hissetti. Dicle’nin yaşlı gözlerini yanaklarından nazikç

Yorumlar

  • BÎ Hemtâ: ne yapalım ki 🤷🏻‍♀️
  • Ferhat Durmuş: Mehmetin çaresizliği çok acı