Keşfet

3.B: Aşk tesadüfleri severdi

PEYVESTE/Tutsak

"Hayat tesadüflerle örülmüş bir ipliktir, Seninle düğümlendiği yerde kader başlar." — Cemal Süreya

🎵Sertab Erener – Tesadüf Aşk

🎵Teoman – Tesadüfen

“Tesadüf bu aşk, tesadüf karşılaşmamız, Bir bakışla başlar her şey, bir gülüşle devam eder.”

***

10 YIL SONRA...

“Her dua, bir öykünün başlangıcıdır; her başlangıç ise kaderin dilinde yazılmış bir şiirdir.” Bî-Hemtâ

Hayalinin peşinde koşan Dicle, bir zamanlar küçük bir kızdı; düşleri, yıldızlara asılı ışık huzmeleri gibiydi. Gün geldi, büyüyüp serpildi ve genç bir kadın oldu. Ama içindeki çocuk hiç değişmedi; hayallerini koruyan, adalet için koşan o cesur kız olmaktan vazgeçmedi. Zaman, ona ne yenilgiyi öğretebildi ne de vazgeçmenin gölgesini düşürebildi. Hayat, onun gözlerinde meydan okuma, ruhunda ise kararlılığın en saf haliyle parlıyordu.

Gündüzlerini hırsızların peşinde, geceleri geleceğini düşleyen Dicle, gözlerini ufuktaki hayaline dikmişti. Ruhu, adaletin sularında yıkanmıştı. Ancak bu yol, ailesinin beklentileriyle de döşenmişti. Babası Mehmet, hayallerine şefkatle destek verip her zaman arkasında dururken, “Adaletin eli ol kızım,” derken, annesi Dara ise iki dünya arasında sıkışmış bir yürekti. Dicle’nin hayallerini takdir etse de, “Kızım, artık yuva kurma vakti gelmedi mi?” diye tatlı bir sitemde bulunuyordu.

Dicle için evlilik, hayallerinin önüne geçemezdi. “Beni bekleyen bir yol var, anne,” dercesine uzaklara bakar, hayallerine bir adım daha yaklaşırdı. Ancak bu yol, beklenmedik bir kesişme noktasına ulaşacaktı. Henüz bilmediği zoraki bir evliliğin eşiğindeyken, kader onları evlilik gerçekleşmeden bir araya getirecekti. Aşk, tesadüfleri severdi. Tesadüflerin ince ipliklerle ördüğü bir an, kaderin kendini göstereceği bir eşik olacaktı.

Dicle, her zamanki gibi okuldan çıkarken arkadaşı Piya yanındaydı. Pazardan geçerlerken güneş, akşam alacasıyla tezgâhları kavuruyordu. Marullar, domatesler, salatalıklar... havada taze nane ve çocukluğu hatırlatan ter kokusu dolanıyordu. Satıcıların sesi birbirine karışıyordu: “Domates beş lira, salatalık üç!”

Kalabalığın uğultusu arasında Piya, erik tezgâhına yöneldi. Yeşil, ekşi eriklere uzanırken saçlarını arkaya savurdu. “Bak Dicle, tam senlik, ekşi ekşi. Alalım mı?

Dicle, omzundaki çantayı düzelterek dudaklarında hafif bir gülümsemeyle, “Alalım Piya, uzun zamandır canım istiyordu zaten,” dedi, sesinde huzurlu bir tınıyla.

Her şey sıradan bir günün parçası gibiydi. Piya, sol kolunda çantası ve elinde erik poşetiyle saçlarını düzeltti; yanakları sıcaktan kızarmıştı. “Dicle,” dedi yorgun bir sesle, “Dersler, quizler, sınavlar… Ne zaman bitecek bunlar?”

Dicle, gülümseyerek yanıt verecekken kalabalığın arasından ince bir çığlık yükseldi. Yabancı bir dilde bağıran sesin endişesi, dile gerek kalmadan hissediliyordu: “Help! Thief! My bag!” (Yardım edin! Hırsız! Çantam!)

Dicle’nin gözleri sesin geldiği yöne çevrildi. Kalabalıkta sarı saçlı bir kadın telaşla etrafına bakınıyor, yüzü korkudan bembeyaz kesilmişti. Birkaç metre ötede, siyah montlu genç bir adam çantayı kaptığı gibi koşuyordu. Adamın adımları sertti; taş zeminde yankılanan ayak sesleri, Dicle’nin kulağında keskin bir bıçak gibi çınladı.

Kadının gözlerinden yaşlar süzülüyordu, dudakları titreyerek, “Please… someone help me…” (Lütfen… biri yardım etsin…) diyordu çaresizce. Yüzü korkuyla solmuş, göz kenarlarındaki kırışıklıklar derinleşmişti; çaresizlik, yüreğini sıkıyordu.

Çevresindekiler kadına bir an baksa da kimse durmadı. Kimisi anlamamış, kimisi korkudan uzaklaşmıştı. Pazar yerinde zaman donmuş, uğultu bile yavaşlamıştı.

Polis olmak için İngilizceyi iyi öğrenen Dicle, kadının sözlerini anlar anlamaz kalbi hızlandı. Adrenalini damarlarında ateş gibi yayıldı, karar verme şansı tanımadan onu harekete geçirdi.

“Piya! Çantamı tut!” dedi. Sesi kararlı ve aceleciydi. Piya, elindeki erik poşetini sallarken şaşkınlıkla, “Ne oluyor Dicle? Dur –” diye seslendi.

Dicle, omuzlarındaki yorgunluğu silkip kadına döndü. “Don’t worry, I’ll get it back,” (Endişelenme, ben alacağım.) dedi, sesi sakin ama keskin.

Piya kolundan tuttu. “Ne yapıyorsun Dicle? Ya sana zarar verirse!” Tam o sırada yaşlı bir esnaf, dişsiz ağzıyla alaylı bir kahkaha attı. “Sen mi yakalayacaksın kızım? Kızsın sen, boşver…” dedi, başını iki yana sallayarak.

Dicle’nin bakışları sertleşti, ama öfkesini kontrol ederek sadece, “Bekle ve gör amca,” dedi sessizce, gözlerinde kararlı bir ışıltıyla.

Gözleri, kalabalıkta hızla uzaklaşan siyah montlu gence kilitlendi. Adam, çantayı alıp durmaksızın koşuyordu. Dicle, vakit daralıyormuşçasına koşmaya başladı. Spor ayakkabılarının taş zemindeki sesi pazarın uğultusuna karıştı. Rüzgâr saçlarını savuruyor, kalbi göğsünde çarpıyor, nefesi kesik kesik geliyordu ama durmadı. Koşarken, “Kaçmasına izin vermeyeceğim. Duracak. Bunu yapmasına izin vermeyeceğim. Adaletin eli ben olacağım,” diye mırıldandı.

Kaygan taşlar nefesini zorlasa da rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu. Kalabalıkta bir kadının koluna çarptı, özür dilemeye vakti olmadan devam etti. Hırsız arkasına baktı; Dicle’yi görünce kaşları kalktı, adımlarını hızlandırdı.

“Hey! Dur dedim sana!” diye bağırdı Dicle, sesi keskin. Hırsız dönüp baktı, göz göze geldiler. Dicle’nin kararlı bakışları adamın öfkesini bir an korkuya çevirdi. Adam adımlarını daha da hızlandırdı, Dicle de ona yetişti. Hırsızın ayağı limon kabuğuna takılıp sendeledi, ama düşmedi. Dizindeki acıyı hiçe sayıp koşmayı sürdürdü.

Dicle’nin kalbi göğsünde davul gibi çarpıyordu. Ama durmadı, duramazdı. İçinden, “Ben korkmam. Bu benim yolum olacak. Hadi kızım Dicle!” diyerek kendine güç verdi.

Hırsız yorulup nefes almaya çalışsa da koşuyordu. Köşeyi dönerken ayağı sebze kasasına takıldı, sendeledi. Dicle, tüm gücünü toplayıp hızlandı ve adamın kolunu kavradı. Adam öfkeyle dönüp, “Bırak lan beni!” diye bağırdı.

Dicle, adamın omzundaki yılan dövmesini fark etti. Gözlerini kısarak, “Çantayı bırak. Yoksa seni burada yere yapıştırırım,” dedi, sesi soğuk ve sert.

Adam küfredip çantayı yere fırlattı, öfkesi korkuya karışmıştı. Dicle, çantayı alıp adamın kolunu bırakmadan kadına doğru sürüklemeye başladı. Kadın turist, gözyaşlarını silerken Dicle,'nin sürükleyip getirdiği hırsıza baktı. “Oh my God… Thank you… But… you are just a girl…” (Aman Tanrım… Teşekkür ederim… Ama… Sen sadece bir kızsın…) dedi, dudakları titreyerek.

Kadının şaşkın ve küçümseyen bakışları Dicle’yi bir an sızlattı. Kaşları çatıldı, nefesi hâlâ düzensizdi. Kadının gözlerine bakarak, “Women can protect themselves and others. Remember that,” (Kadınlar hem kendilerini hem başkalarını koruyabilir. Bunu unutma.) dedi İngilizce aksanıyla.

Kadın başını eğdi, cılız bir sesle, “You are right… Thank you so much…” (Haklısın… Çok teşekkür ederim…) dedi, mahcubiyetini gizlemeye çalışarak.

Etrafta kalabalık toplanmıştı. Kimileri telefonlarıyla görüntü alıyor, kimileri sessizce izliyordu. Hırsız, dizlerinin üzerine çöktü, nefes nefese.

Piya, kalabalığın arasından sıyrılarak geldi. Yüzünde korku ve hayranlık karışımı bir ifade vardı. “Delirdin mi sen? Ya sana zarar verseydi!” dedi, sesi titreyerek

Dicle başını çevirdi, derin bir nefes aldı. “Biri ona dur demezse, tekrar aynı şeyler yaşanacaktı,” dedi, sesi daha sakin. Sonra fısıltıyla ekledi: “Bir gün polis olacağım, Piya. Bugün değilse bile… o gün geldiğinde kimse bana, ‘Sadece bir kız’ demeyecek.” Piya, arkadaşının dağılan saçlarını düzeltti, elini omzuna koydu, onun adına gururluydu.

Dicle, hayatını polislik yoluna adarken, aynı şehirde bambaşka bir hayatta yaşayan yakışıklı tatlıcı Fırat’ın annesi Besna, oğlunun evlilik kapısını aralamasını istiyordu. Fırat, yedi aydır nişanlıydı; ama hâlâ nişanlısı Derya ile evlenmemişti.

Yakışıklı tatlıcı Fırat… Şeker kokularında büyümüş, elleri tatlılarla yoğrulmuş, sakin bir yaşam süren genç bir adamdı. Yakışıklılığı, sıcak tebessümüyle birleşince derin izler bırakıyordu. Ama dünyasında eksik bir şey vardı: ailesinin ısrarla istediği “evlilik.”

Annesi Besna kararlıydı. “Oğlum, bu dükkân ne kadar tatlıysa yuvan da öyle olmalı,” d

Yorumlar

  • BÎ Hemtâ: teşekkürler 🫠
  • vulkanx tt: @bi_hemta eline sağlık
  • BÎ Hemtâ: 🫠🫠🫠
  • Eylül Nadir: Diclenin cesareti müthiş bir örnek olmuş
  • BÎ Hemtâ: teşekkürler 🫠
  • Mehmet Yıldırım: çarpışmalar ve kurgu çok yerinde olmuş
  • BÎ Hemtâ: teşekkürler
  • Poyraz Pekün: Diclenin içsel çatışmaları iyi yansıtılmış