Keşfet

5.B: Kalbinde kayıp

PEYVESTE/Tutsak

"Herkesin bir derdi var, Derdi kadar büyür insan." — Nazım Hikmet

🎵 Cem Adrian - Zincir

🎵 Ecem Erkek – Nerden bileceksiniz

“Bir fidandım derildim. Fırtınaydım duruldum.”

Dicle’nin kaşları çatıldı. Arka koltuktan hafifçe öne eğilerek, merakla babasına seslendi. “Baba, bu anonsu duydunuz mu? Ses tonları çok ciddi geldi bana. Sanki olağan bir şey değilmiş gibi…” dedi. Dudakları endişeyle büzülmüş, bakışları ön cama kilitlenmişti.

Mehmet, direksiyona parmak uçlarıyla hafifçe vurdu, sakin kalmaya çalışan ama içinde belli belirsiz bir gerginlik gizleyen bir hâlde, kızına yan gözle baktı.

“Endişelenme kızım,” dedi, sesine güven verici bir yumuşaklık yerleştirmeye çalışarak. “Her anons, her ihbar gerçek olacak diye bir şey yok. Polisler, ihtimalleri göz önünde bulundurarak duyuru yaparlar. Çoğu zaman da büyütülecek bir şey çıkmaz.”

Dara, ön koltukta oturduğu yerden kocasına onay verircesine başını salladı. Dudaklarının kenarında telaşını bastırmaya çalışan hafif bir gülümseme belirdi. “Evet kızım,” dedi, sesine anneliğin şefkatini katarak. “Biz pazara uğrayıp birkaç şey alır döneriz. Sen de okuluna yetişirsin, merak etme. Zaten babanla beraberiz, endişelenecek bir şey yok.”

Dicle, camdan dışarıya döndü. Şehrin sabah trafiği, gündelik telaşın iç içe geçtiği kalabalık adımlarla doluydu. İnsanlar ellerinde çantalar, yüzlerinde aceleci ifadelerle bir yerlere yetişmeye çalışıyor; kaldırımlara düşen ayak sesleri, korna seslerine karışıyordu. Havanın serinliği, sonbaharın yüzünü hissettiren keskin bir serinlik taşıyordu. Dicle başını cama yasladı; yolda akıp giden hayatın içinden kendi payına düşeni düşünür gibi gözlerini uzak bir noktaya dikti.

Fakat birkaç dakika sonra, trafik aniden kesildi. Önlerindeki araba birden durunca, arkadan gelen korna sesleri zincirleme bir sabırsızlık oluşturdu. Yol, bir anda taş kesilmiş gibi hareketsizleşti. Motor uğultuları ve yükselen homurtulu kornalar arasında Dicle, huzursuz bir nefes verdi.

“Baba!” dedi, sabırsız ve öfkeli bir sesle. “Böyle giderse kesin geç kalacağım! Daha dersin başında geç kalan öğrenci damgası yemek istemiyorum.”

Mehmet dikiz aynasından geriye baktı, önündeki araçların kıpırdamadığını görünce derin bir nefes alıp iç çekti. Omuzları yorgunca düştü. “Tamam, tamam kızım,” dedi, sesi biraz yumuşak, biraz da teslimiyetle. “İstersen burada in, yürüyerek git. Ama dikkatli ol, olur mu? Kalabalıkta kendine dikkat et.”

Dicle, başını hızla salladı. Çantasını kavrayıp kapıyı açarken bakışlarını anne babasına çevirdi. Dudakları hafif titredi, sesinde kaygıyla karışık bir sevgi vardı. “Siz de dikkatli olun. Lütfen…” diye mırıldandı.

Ardından adımlarını hızlandırarak kalabalığa karıştı. Omzuna sıkıca yerleştirdiği çantasının askısı koluna baskı yaparken, yüzüne vuran sabah rüzgârı içindeki telaşı daha da arttırıyordu. İnsan selinin arasında ilerlerken, korna sesleri ve bağrışmalar kulaklarında uğultuya dönüştü.

Birkaç dakika yürüdükten sonra, yol kenarında bir karmaşa dikkatini çekti. Kalabalığın içinde sabırsız sesler, öfkeli bağırışlar duyuluyordu. Başını kaldırıp baktığında gördüğü manzara karşısında kaşları yeniden çatıldı.

Fırat’ın dükkânının önünde park edilmiş eski bir kamyonet, yolu ortadan tıkamıştı. Araçların önü kapanmış, sabırsız sürücüler sinirle kornaya basıyor, bazıları da camdan eğilip bağırıyordu. Birkaç kişi ise ellerini kollarını sallayarak kamyonet sahibine sesleniyor, öfkelerini kelimelere döküyordu.

Dicle, yüzünü buruşturarak durdu. Dudaklarından sabırsız bir homurtu yükseldi. “Bu kadar işlek bir caddede kamyoneti bırakmak… hangi akla hizmet? İnsan biraz düşünür, biraz sorumluluk alır,” diye söylenerek içindeki öfkeyi kelimelere döktü.

Tam o sırada, dükkânın kapısı aralandı. İçeriden çıkan uzun boylu, geniş omuzlu bir adam, ağır adımlarla kamyonete yöneldi. Elinde bir kasa vardı, belli ki aceleyle yük taşıyordu. Yüzünde mahcup bir ifade, kaşlarının arasında hafif bir sıkışma vardı. Çevresindeki homurtulara kulak vermemeye çalışsa da yüzü, durumun ağırlığını taşıyordu.

Dicle’nin bakışları öfkeyle adamın üzerine çevrildi. Dudakları ince bir çizgiye dönüşürken sesi, soğuk fakat net bir tınıyla yükseldi: “Bu trafiği daha ne kadar böyle tıkamayı planlıyorsunuz? İnsanların işi, gücü var! Böyle sorumsuzluk olur mu?”

Adam, kamyonetin arkasına yükleri bırakıp bir an için başını kaldırdı. Gözlerinde yorgun ama anlayışlı bir ifade belirdi. Omuzlarını hafifçe düşürerek başını öne eğdi, sesi alçak ama içten bir tonla çıktı. “Kusura bakmayın. Birkaç dakikaya toparlayacağım. Gerçekten kimseyi mağdur etmek istemedim.”

Sözlerindeki yumuşaklık, içtenlik taşır gibiydi ama Dicle’nin öfkesi dinmedi. Kaşları hâlâ çatık, bakışları sertti. Kollarını göğsünde kavuşturdu, başını iki yana sallayarak iç çekti.

“Herkesin hayatı kıymetli. Birkaç dakikalık ihmal, bazen saatlere mal olur. Lütfen daha dikkatli olun,” dedi, sesi bu kez daha sakin ama alttan alta sitem yüklüydü.

Adam derin bir nefes aldı, bakışlarını kısa süreliğine yere indirdi. “Haklısınız,” dedi, sesi pişmanlıkla titreyerek. “Bir daha olmayacak.”

Dicle, birkaç saniye daha orada dikilip onu izledi. Ardından dudaklarını birbirine bastırarak, yüzünde yarım kalmış bir öfke ifadesiyle hızlı adımlarla yoluna devam etti. Kalabalığın içinde kaybolurken, sabahın telaşına yeni bir ağırlık eklenmişti.

Dicle, okula varır varmaz ders saatinin geçtiğini fark edince, dalıp gittiği düşüncelerden sıyrıldı. Sınıfın kapısını aceleyle aralayıp içeri girdiğinde, nefesi hâlâ hafif kesik kesikti. Kalabalığın arasında sırasına oturdu. Çantasını usulca açtı, içinden defterlerini ve kalemini çıkarırken dudaklarının kenarında fark edilmez bir mırıldanma oluştu.

Parmakları kalemin ucunu yokluyor, ama zihni sınıfın sessizliğine değil, kalbinin içinde ince ince büyüyen o huzursuzluğa takılıyordu. Ne olduğunu anlayamıyor, fakat derinlerde bir yerlerde onu sürekli dürten, içini kemiren bir şey hissediyordu. Kalbine düşmüş bir sızıydı bu; tanımı olmayan ama varlığıyla nefesini daraltan bir tedirginlik…

Pazar yeri, şehrin sabahına bambaşka bir telaş katıyordu. Satıcıların sesleri birbirine karışıyor, “Taze elma, sulu üzüm, alın abla alın!” diye yükselen çağrılar, tezgâhlardan yükselen sebze ve meyve kokularıyla iç içe geçiyordu. İnsan seli, dar sokaktan, büyük çadıra taşmış, renk renk sebzeler, parlak kırmızı domatesler, sararmış limonlar gözleri kamaştırıyordu.

Mehmet, kalabalığın içinde yürürken eşine dönüp gözlerinde şakacı bir parıltıyla gülümsedi. “Domates almayı unutma sakın, Dara,” dedi, sesi kalabalığın uğultusunu bastıracak kadar netti.

Dara, elinde taşıdığı fileyi sıkıca kavrayıp kaşlarını hafifçe çatarak ona baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Sen unutmazsın hiç, Mehmet. Unutmazsın ama yine de bana hatırlatıyorsun işte,” dedi, alayla karışık bir sevecenlikle.

O sırada kalabalığın arasından ince sesli bir satıcı, ellerinde tuttuğu kalemleri göstererek yanlarına sokuldu. Üzerinde tozlanmış bir ceket vardı, yüzünde ise geçim derdinin çizgileri.

“Bakın, uğurlu kalem bunlar! Şans getirir, başarı getirir. Lütfen bir tane alın, bayım. Hem öğrenciniz vardır, hediye edin. Bu kalemle yazı yazanın yolu açık olur,” dedi, gözlerinde umutsuzlukla umut arasında gidip gelen bir yalvarışla.

Mehmet önce gülümseyip başını salladı, “Bizim öğrencinin şansı kalemde değil, azminde,” diye karşılık verdi, ama satıcının inadı kırılmadı.

“Beyim, siz alın yine de. Bakın kalemlerin üzerinde harfler var. Belki öğrencinizinde isminin baş harfi vardır. Denk gelmez öyle kolay kolay. Kısmet bu,” diye üsteledi, kalemleri uzatırken gözlerinde parlayan son bir umutla.

Mehmet, satıcının ısrarı karşısında hafif bir tebessümle kalemi aldı. “Peki, madem. Kısmetten ötesi yok,” dedi ve cebinden çıkardığı birkaç bozukluğu adamın avucuna sıkıştırrı. Kalemi elinde çevirirken, gülümseyerek mırıldandı: “D… Dicle’ye denk geldi işte. Ona hediye ederim.” Dara, bu anı sessiz bir tebessümle izledi, gözleriyle kocasına onay verircesine baktı.

Pazarın başka bir köşesinde,

Yorumlar

  • BÎ Hemtâ: Teşekkürler
  • Kayra kendi: @bi_hemta Diclenin üzgün ve kaygılı hallerini yazarken o kadar iyi ifade etmişsin ki
  • BÎ Hemtâ: dimi
  • BÎ Hemtâ: benimde🍃
  • Tolga Korkut: Bir patlama ve hayatların nasıl birkaç saniyede değiştiği çok etkileyici
  • Bahar Onat: Diclenin telaşı okunuyordu içim burkuldu gerçekten