6.B: kimsesiz, topraksız çiçek
"Bir garip rüyadır bu dünya, İçinden çıkmak istiyorum. " Orhan Veli Kanık
🎵Cihan Mürtezaoğlu; Bir beyaz orkide
🎵Tarkan; Beni anlama
"Şimdi gövdemde büyüyen bu arsız, kimsesiz, topraksız çiçek"
***
Dicle ölüm nedir bilmiyordu ki, Sevdiği birisini kaybetmemişti hiç. Ama o gün duyduğu o iki kelime ölümü sermişti gözlerinin önüne. Dayanabilir miydi buna? En önemlisi onun canından kopmuş iki parça vardı. Onlar onu sonsuz severken, sevilmeden durabilir, devam edebilir miydi hayatına? Anne ve babasının sevgilerinin içinde yaşamadan, yaşamak olur muydu artık?
Fakat ölümün soğuk yüzünü görmüş, yüreğinin içine saplanmış bir hançer gibi ağır, kalbin üzerinde taş gibi yığılmıştı. O kadar basit, o kadar kısa… ama bir ömrü paramparça etmişti.
Beş gün geçmişti anne ve babalarının ölümünün üzerinden. Dicle, hastaneden çıkmak için hazırlanırken, taziye evi de dağılmıştı. İnsan kalabalığının bıraktığı o uğultu yerini sessizliğe bırakmıştı artık. Koca evin her köşesi, yasın ağır gölgesine bürünmüştü.
Deniz, kardeşinin taburcu işlemlerini hallederken, içinde kocaman bir boşluk vardı; sanki hastane koridorlarında bir şeylerini unutmuş da geri dönüp alamamış gibiydi. Ama dönüş yoktu. Şimdi kardeşiyle birlikte eve dönüyorlardı. Yolda, gri gökyüzü arabanın camına yaslanan yağmur damlalarıyla hüzünlü bir ritim tutuyordu. Arka koltukta oturan Deniz, gözlerini bir an bile yoldan ayırmazken, Dicle yanında dalgın dalgın oturuyor, sakinleştirici ve antidepresanların verdiği o dinginlikle ayakta durmaya çalışıyordu.
Bir süre sessizlik içinde gittiler. Ardından Dicle, sanki boğazında bir düğüm çözülmüş gibi, içindekileri dökmeye başladı. Sesi yavaş ve oldukça kırılgan çıkmıştı. “Düşünüyorum da…” dedi, gözlerini karşısındaki boşluğa dikerken, “kalbim nasıl durmamış abi? O kadar acıya rağmen. Hâlâ nasıl atabiliyor? Oysa yüreğim hâlâ yanıyor, aynı ateşin içinde yanmaya devam ediyor. Ve ben… yaşayabiliyorum. ‘Nasıl yaşayabiliyorum?’ diye kendime sormuyorum sanma sakın abi…”
Cümlelerini sonlandırırken, derin bir iç çekişle sustu. Göz kapakları titredi, dudakları belli belirsiz kıpırdadı. İncelmiş parmaklarıyla kazağının ucunu sıkıca kavramış, sanki bırakırsa düşecekmiş gibi tutuyordu.
Deniz, kardeşinin sözlerini sessizce dinledi. Gözlerini yoldan ayırmamış, bakışları bulanıklaşmıştı. Yavaşça başını çevirdi; dışarıda hızla akıp giden, yol kenarındaki çıplak ağaçlara baktı. Sessizliğiyle teselli vermeye çalışıyordu, ama omuzlarına çöken ağırlık neredeyse nefes aldırmıyordu.
Dicle, abisinin sessizliğine sığınarak başını onun omzuna koydu. Gözleri nemlendi, dudakları titreyerek cümleler yeniden döküldü dudaklarından: “Ameliyathanenin o soğuk kapısının tam köşesinde beklerken, doktorlar sürekli geçip gitti yanımızdan. Diz çöktüğüm o kapının kenarında her geçişlerinde zar zor ayağa kalkarken, durumlarını sormaktan bile korkar mıydı insan? Korkmuştum abi. Çünkü sormaya yeltendiğim o sorunun cevabı aynıydı "ameliyat devam ediyor, sabırlı olun ve bekleyin." Demekten öteye geçmiyordu. Sanileyeler, saatler geçmek bilmiyordu. Akrep ve yelkovan ilerlememek için yemin etmiş gibi ağırlaşmışlardı sanki. Beklerken birileri bir şeyler yememiz için getirip götürüyorlardı.
Verdikleri teselliler umut olmuştu bana. Annem bizi bırakmayacaktı ve babam o ameliyattan çıkacaktı. biz mutlu bir şekilde evinize dönecektik. Onlar iyi olacaktı ve sanki o ameliyathanenin önünde beklerken çektiğimiz tüm acılar, onlar hastaneden çıkınca bitecek ve hepsi orada kalacaktı. Öyle ümit etmiştim çaresizce. "
Deniz sonunda başını kardeşine çevirmiş, saçlarını okşayarak sessizliğini bozdu: "Dicle... Canım yapma böyle." Sesi titrerken, kazağının ucunu tutan kardeşinin ellerini tuttu.
Dicle ise, göz kapaklarının altından akan yaşları saklamak ister gibi çenesini biraz daha abisinin omzuna gömdü. Sonra sesi daha da inceldi, boğuklaştı: "Doktor, tekrar gelince beklediğim o soğuk zemin ateş gibi olmuştu altımda. Tüm o, beni yakıp kavuran doktorun acı sözlerini orada bırakmak istedim abi ben. Herşeyimi alsınlar, hepsi onların olsun istedim ama benim annem ve babama dokunmasınlar, 'Elimizden gelini yaptık. Ama Malesef...' Diyip susmasınlar istedim."
Deniz’in gözlerinede yaşlar birikiyordu. Ağladığını kardeşine belli etmemek için dudaklarını ısırıyordu. Yutkunurken boğazından çıkan hırıltı, Dicle’nin kulaklarına kadar ulaştı.
Ama Dicle durmadı. Gözlerini silerken, yanaklarına düşen yaşları sanki inatla geri gönderir gibi sertçe ovuşturdu. Dudakları titreyerek fısıldadı: " Biliyor musun abi? dedi, sesi daha da kırıklaştı.
"İlk defa bir doktor içimi yaktı, yakıp küle çevirdi beni oracıkta. Akacak olan gözyaşlarım donup kaldı, göz pınarlarımın ucundan. Benden, bizden ve kalbimden çok şey eksildi o gün. Ve ben artık gözyaşlarıma hakim olamıyordum. İçim kan ağlaya ağlaya gömdüm ben annemle babamı o toprağa. Annemle babamı orada bırakıp onlarsız tekrar eve geri döndük sonra. Ben acımı bile yaşayamadım. Üç gün anıldılar, üç gün boyunca herkes başsağlığı diledi. Sonra… herkes dağıldı ve unuttu. Onlar kendi hayatına devam edecekler. Peki biz? Biz unutacak mıyız? Artık gözyaşlarımı saklayacak yer kalmadı. Dolup taştım içimde, içim artık bedenime sığamıyor, bir türlü abi..."
Sözleri biterken, titreyen dudaklarının arasında zorla duran nefesleri arabanın camına vurdu. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmiş, tırnakları avuçlarına iz bırakmıştı. Derin bir sessizlik çöktü ardından. Arabanın içindeki hava ağırlaştı. Dicle başını kaldırıp, abisinin yüzüne baktı. Gözleri kızarmış, şişmişti. Dudakları kupkuruydu.
Deniz, gözlerini ondan kaçırmaya çalışsa da sesinin tonundaki titreme gizlenemedi. “Unutmayacağız Dicle.” dedi kısık bir sesle. “ Onlar daima bizimle olacak, kalbimizde var olacaklar." Desede, kardeşine ne diyeceğini bilemiyordu aslında. Hangi teselli yüreğine su serpebilirdi ki, hangi söz içinde taşıdığı acıyı dindirebirdi?
Dicle Halil- ür Rahman Mağarasının içine girmiş ahşap perdeye başını koymuş, "Yok mu katından bana göstereceğin bir şey? Anne ve baba mı tekrar gönderemez misin Rabbim?" demişti. Aslında tüm kul zaafıyla kırılan gönlünün alımasını bekliyordu. Hani insan birini çok sever de acı çeker ya, öyle acıydı Dicle'nin kalbine vuran. Insan bazen Rabbi tarafından nazlanmak isterdi. Dicle'nin istediği de aslında tam;olarak buydu. Anne ve babasının geri gelmeyeceğini biliyordu ama yinede Rabbinden istemişti bunu.
Ne var ki Fırat da aynı yerdeydi. Patlamadan sağ kurtulduğu için şükretmeye gelmiş, oda mağaranın ahşap tarafına oturmuş. Ellerini usulca kaldırdı, sessizce dua etmeye başladı. Dudaklarının arasından çıkan sessiz yakarış, kalbinin çırpınışına karışıyordu. İçinde hâlâ barut kokusunun gölgesi vardı; ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetmiş bir adamın yüreğinde taşıdığı korku ile minnet arasında sıkışıp kalmıştı. Dua ederken bulduğu huzur, bir anlığına gözlerini nemlendirdi; sanki içindeki bütün yorgunluk, gözlerinden ağır ağır akmak istiyordu.
Fakat işte o anda, aralarında ince bir ahşap perde olmasına rağmen, yanındaki genç kızın sessiz feryadı kalbine saplanan bir hançer gibi huzurunu böldü. Dicle, ellerini göğsüne bastırmış, gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Dudakları kımıldasada, nefes alışverişi düzensiz bir şekilde, boğazına düğümlenen her kelimeyi Rabb'ine teslim ediyordu. Susturamağı acısı, içten gelen bir iniltiyle çatallanıyor, nefesinin titremesiyle ağırlaşıyordu. Fırat, göz ucuyla bile bakmaya cesaret edememişti ona; yalnızca varlığını hissederek yanında oturmuştu.
Bir süre sonra Dicle’nin dudaklarının arasından, “Allah’ım… Neden?” dedi, sesi kısık, kırık ve derinlerden gelen bir yankıyla. Göz kapakları titredi. Gözyaşlarını içine hapsetmek için çabalarcasına, “Ben... Ben buna dayanacak kadar güçlü müyüm gerçekten?”
Bu sözler, Fırat’ın içini birden buz gibi bir ürpertiyle kapladı. Omuzları gerildi, nefesini içine çekti. Eli hafifçe titredi, parmaklarını kenetleyerek konuşan kızı dinledi. Onun Rabbine sitem eden sesi, kendisinin şükürle titreyen duasını kesmişti. Kalbinin içinde bir çarpışma baş kal
Yorumlar
- BÎ Hemtâ: Henüz hikaye yeni başlıyor aslinda
- Hazal Nur Vural: Kaybın getirdiği o derin boşluk diclenin yaşamını adeta kökünden söküyor
- BÎ Hemtâ: 🥹🥹🥹🫂🫂
- Damla Çınar: Kalamamak ne garip duygudur içindeki acıya bakınca tüylerim diken diken oluyor
- BÎ Hemtâ: Bu bolumu yazarken aslında Allah`a olan bir küskunlugum vardı aylarca sürmüştü bu aslında bu bölümde okuduklarınız birazda ben var
- Mahir torun: dicle rabbinle olan iletişiminde hala bir umut arıyor ama acısı çok büyük
- BÎ Hemtâ: Malesef öyle 🫂
- Aylin Alkan: Bütün o insan kalabalığın ardında yaşanan sessizlik yasın ağır gölgesini yaratıyor