Keşfet

DÜĞÜM

PİSKOPAT

Altay Varen

Fotoğrafa bakmaya devam ederken elimdeki telefonun titrediğini bile fark etmedim. Gözlerim hâlâ ekrandaki fotoğraftaydı. Lara'nın arkasındaki duvar, İdil'in yüzü ve babam.

Hepsi aynı fotoğrafın içindeydi.

Ama beni asıl korkutan şey tarihti.

Lara'nın doğduğu gün.

"Bu nasıl mümkün olabilir?" dedim.

Leya yanıma geldi ve telefona tekrar baktı.

"Leya belki tarih yanlış yazılmıştır."

"Hayır." dedi Sesi düşündüğümden daha sert çıkmıştı.

"Lara'nın doğum tarihi. Bunu da bileyim bri zahmet." dedi.

Sustum.

"Fotoğraftaki kadın gerçekten annen mi?"

Başımı yavaşça salladım.

"Evet."

"Ve baban da yanında."

"Evet."

Leya'nın yüzündeki şaşkınlığı görünce telefonuma tekrar baktım.

Hazar'a mesaj yazdım.

"Lara nerede?"

Cevap birkaç saniye içinde geldi.

"Onu bulmak istiyorsan önce geçmişine tekrar bak."

Telefonu sıkıca tuttum.

"Orospu çocuğu" sinirle bağırdım, önümdeki sandığa tekme attım.

Leya bana baktı.

"Ne dedi?" diye sordu.

Telefonu ona uzattım.

Leya mesajı okuyunca kaşlarını çattı.

"Yani bize bir şey söylemeyecek."

"Hayır."

"Altay, Lara'nın başına bir şey gelmeden onu bulmamız gerekiyor."

"Bulacağız."

Bu kez hiç düşünmeden söyledim. "Onu bulacağım."

Leya bir an durdu.

"Tek başına yapamazsın."

"Yalnız değilim."

Telefonumu tekrar ondan alıp cebime koydum.

"Sen varsın."

Leya başını salladı.

"Ve Lara var."

O cümlede sustum.

Çünkü Lara'nın şu an nerede olduğunu bile bilmiyorduk.

Evin içinde tekrar aramaya başladık. Odaları tek tek kontrol ettik. Pencerelere, kapılara baktık. Lara'nın telefonunu bulmaya çalıştım ama hiçbir yerde yoktu.

Sonra yerde küçük bir şey gördüm.

Lara'nın bilekliğiydi. Muhtemelen onu götürmek için zorlarlarken kopmuştu.

Onu elime aldığım anda içimde bir şey koptu. Bir his geçti.

"Leya." diye fısıldadım.

Leya yanıma geldi.

"Bu Lara'nın." dedi gözlerini açarak

"Evet."

Bileklik avucumun içinde duruyordu.

Demek ki buradaydı.

Bir süre önce buradaydı, ama artık yoktu.

Telefonum çaldı.

Bu kez bilinmeyen bir numaraydı.

Aramayı açtım.

"Kimsin?"

Karşıdan birkaç saniye boyunca ses gelmedi.

Sonra tanımadığım bir erkek sesi duyuldu.

"Altay Varen."

"Sen kimsin?"

"Anneni tanıyordum."

Bir anda sustum. Leya yüzüme bakıyordu.

"Ve babanı da."

"Ne istiyorsun?" deidm sadece.

"Ben hiçbir şey istemiyorum."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Ben sadece Lara'nın neden seçildiğini anlamanı istiyorum."

"Ne demek seçildi?"

Karşı taraftan hafif bir nefes sesi geldi.

"Çünkü babası, sandığından çok daha büyük bir şeyin parçasıydı."

Telefon elimde donup kaldı, kaşlarım çatıldı.

"Lara'nın babası kim?"

Adam cevap vermedi.

"Adını söyle!" diye haykırdığım.

Telefon kapandı.

"Lanet olsun!"

Telefonu cebime tıktım.

Leya bana baktı.

"Ne dedi?"

"Babasıyla ilgili bir şey söyledi."

"Ne?"

"Bilmediğimiz bir şey."

Leya derin bir nefes aldı.

"Öyleyse bulacağız."

Başımı salladım.

Ama içimde tek bir düşünce vardı. Neredeydi? Nasıldı? O piç kurusu ona nasıl davranıyordu? Ama Lara'yı bulmadan hiçbir yere gitmeyecektim.

Lara Katrina

Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey başımın ağrıdığıydı. Elimi başıma götürdüğümde kocaman bir. Şişlik vardı.

Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece kaldım.

Neredeydim?

Gözlerimi açmaya çalıştım ama bulunduğum yer oldukça karanlıktı ve buram buram rutubet kokusu alıyordum.

Yavaşça doğrulmaya çalıştım.

Ellerimi etrafımda gezdirdim.

Soğuk bir zemin vardı. Nefesimi tuttum.

Hatırlamaya çalıştım.

Altay'ın çocukluk evi...

Zarf...

Fotoğraf...

Sonra o adam.

Bir anda kalbim hızlandı.

"Altay..." diye fısıldadım boğazım acıyordu.

Sesim çok kısık çıkmıştı.

Ayağa kalkmaya çalıştım ama nerede olduğumu anlamadan hareket etmek istemiyordum.

Etrafı dinledim.

Hiçbir şey yoktu.

Sonra uzaktan bir kapının açıldığını duydum.

Olduğum yerde kaldım.

Ayak sesleri yaklaşmaya başladı.

Bir...

İki...

Üç...

Ses gittikçe yaklaşıyordu. Kapının önünde durdu.

Kilit sesi geldi kapı açıldı.

İçeri giren kişiyi görünce nefesimi tuttum.

Hazar.

Bana birkaç saniye boyunca sessizce baktı. Sonra kapıyı arkasından kapattı.

"Sonunda uyandın." dedi iğrenç bir gülümsemeyle.

Geri çekildim.

"Sen..." diye fısıldadım.

Hazar başını hafifçe eğdi.

"Evet." dedi.

"Altay nerede?" diye sordum.

Hazar'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

"Yine ilk sorduğun kişi Altay." dedi gözlerimi devirdim.

"Ne yaptınız ona?" diye sordum baskın bir sesle.

"Hiçbir şey." dedi.

"Yalan söylüyorsun." dedim adeta hırlayarak.

Hazar birkaç adım attı ama aramızdaki mesafeyi korudu.

"Altay şu anda seni arıyor."

İçim biraz olsun rahatladı ama belli etmemeye çalıştım.

"Onu buraya getirmeyeceksin." dedim.

"Getirmek mi?" diye sordu.

"Hayır Lara." dedi.

Bir an durdu.

"Ben Altay'ı buraya getirmek istemiyorum." dedi sesi netti.

"Öyleyse neden beni kaçırdın?" diye sordum sesimi yükselterek. Hazar'ın yüzündeki ifade değişti.

"Çünkü senin hakkında bilmediğin bir şey var."

Kaşlarımı çattım.

"Ne saçmalıyorsun sen?"

"Senin geçmişin."

"Benim geçmişim yok." dedim adeta bağırarak. "Hiç olmadı da."

Hazar birkaç saniye sustu.

Sonra gözlerimin içine baktı. Gözlerimi kapattım, bakmasın diye..

"Var." dedi.

Başımı iki yana salladım.

"Ben babamı bile tanımıyorum." dedim.

"Tam olarak mesele de bu."

Kalbim hızlandı. Gözlerimi tekrar açtım.

Hazar cebinden eski bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafı bana doğru uzatmadı.

Sadece elinde tuttu.

"Sen babanı hiç tanımadın." diye mırıldandı.

"Evet."

"Ama ben tanıyordum." dediğinde boğazım düğümlendi.

"Kimdi?" diye sordum "Nasıl?"

Hazar cevap vermedi sadece fotoğrafa baktı.

Sonra yeniden bana döndü.

"Onun sana bıraktığı şeyi bulduğunuzu biliyorum."

Gözlerim büyüdü.

"Sen nereden biliyorsun?"

Hazar hafifçe gülümsedi.

"Çünkü o şeyin ne olduğunu bilen son kişilerden biri benim."

"Ne olduğunu söyle." dedim hiddetle.

"Henüz değil." dediğinde sinirlenmeye başladığımı hissettim.

"Ben hiçbir şey bilmiyorum!" diye bağırdım yüzüne.

"Babam hakkında hiçbir şey bilmiyorum! Neden sürekli benden bir şey biliyormuşum gibi konuşuyorsun?

Hazar'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

"Çünkü sen bilmiyorsun." dedi. Bir adım geri çekildi.

"Ama baban biliyordu."

O cümleden sonra odada ağır bir sessizlik oluştu.

Hazar kapıya yöneldi.

"Yarın sana her şeyi anlatacağım."

"Hayır!" diye Arkasından seslendim.

"Şimdi söyle!"

Kapının önünde durdu.

Başını bana çevirmeden konuştu.

"Önce Altay'ın ne bulduğunu görmem gerekiyor." Kapı açıldı.

Sonra kapandı.

Ve ben karanlığın içinde tek başıma kaldım.

Ama artık bir şeyi biliyordum.

Babam hakkında hiçbir şey bilmediğimi düşünüyordum.

Meğer başkaları onun hakkında benden çok daha fazlasını biliyormuş...

Altay Varen

Telefon kapandıktan sonra birkaç saniye boyunca elimde öylece kaldı.

Hazar'ın sesi hâlâ kulaklarımdaydı.

Lara'nın babasının bıraktığı son şey.

Elimdeki anahtara baktım.

Sonra odanın içindeki fotoğraflara.

Babamın yüzünü gördüğüm anda içimde garip bir ağırlık oluştu. Onu yıllardır görmüyordum. Aslında onu son gördüğüm gün, hayatımın en kötü günlerinden biriydi.

Annemin onu öldürdüğü gün.

Bu gerçeği unutmuş değildim.

Unutamazdım. Beynime neşterlerle yazılmıştı. Acıyla. Kanla. Nefretle.

Ama şimdi babamın fotoğrafının yanında Hazar'ın, Lara'nın babasının ve İdil'in fotoğraflarını görmek kafamı daha da karıştırıyordu.

Leya yanıma geldi.

"Altay, iyi misin?"

Başımı salladım. Kötü olsam bile söylemezdim zaten.

Leya bir şey demedi sadece yanımda durdu.

Fotoğraflara tekrar baktım.

"Babam öldüğünde Lara'nın babası neredeydi acaba?" diye sordum.

Leya kaşlarını çattı.

"Bilmiyorum." dedi sadece.

"Ben de bilmiyorum."

Zarfın içinde bir tane daha fotoğraf vardı ama küçüktü. Elime alıp baktığımda arkasında birkaç kelime yazıyordu.

"İki aile, tek sır."

Altında da bir tarih vardı.

14.05.2010.

Babamın öldürüldüğü tarihten birkaç ay öncesi.

Kâğıdı elimde sıkıca tuttum.

"Demek babamla Lara'nın babası aynı şeyi araştırıyormuş."

Leya bana baktı.

"Belki de." dedi.

"Ve Hazar bunu biliyordu." dedim dişlerimi sıkarak.

"Muhtemelen." diyerek katıldı Leya da bana.

Bir an sustum.

Sonra aklıma bir şey geldi.

"İdil."