SOLUK KARANLIK
Gözlerimi yavaşça açtığımda ilk birkaç saniye tavana bakıp nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra dün gece yaşananlar aklıma geldi.
Altay'ın evindeydik. Bu gün de
Başımı hafifçe çevirdiğimde Leya'yı koltuğun diğer tarafında uyurken gördüm. Üzerine ince bir battaniye çekmiş, yüzünü koltuğun arkasına dönmüştü. Salondaki sessizlik o kadar yoğundu ki nefes alışını bile duyabiliyordum.
Tam tekrar gözlerimi kapatacakken mutfaktan gelen hafif bir ses duydum. Yerimden doğrulup mutfağa baktım. Altay ayaktaydı. Elinde bir bardak vardı ve camın önünde dışarıyı izliyordu.Beni fark edince başını bana çevirdi. "Uyandın mı?" dedi hafifçe.
Sesindeki sakinlik, yüzündeki ifadeyle hiç uyuşmuyordu.
"Evet," dedim ve saçlarımı yüzümden çekerek koltukta doğruldum. "Sen ne zamandır ayaktasın?" diye sordum.
"Biraz oldu." Gözlerimi kıstım. "Uyumadın mı?" Altay omuz silkti. "Uyudum."
"Yalan söylüyorsun." dedim.Bana kısa bir bakış attı.
"Bu kadar belli mi?" diye sordu acıyla gülerek. Belliydi hiç uyumamıştı.
"Fazlasıyla."
Altay hafifçe gülümsedi ama gözleri gülmüyordu.
Dün gece Hazar'ın söyledikleri ikimizin de aklındaydı.
Özellikle de tek bir cümle.
Lara, babasının bıraktığı şeyi bulacak.
Ne bulacağımızı bilmiyordum. Hatta babam hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Buna rağmen içimde garip bir his vardı. Sanki bugün öğreneceğim şey, yıllardır cevaplayamadığım bir sorunun kapısını açacaktı.
Leya'nın koltukta hareket ettiğini görünce ikimiz de ona baktık.
"Günaydın," dedi Leya, gözlerini bile açmadan.
Altay güldü. "Uyandın mı sen?"
"Hayır, uykumda konuşuyorum." dedi Leya da. O böyleydi en ufak sese uyanırdı, uykusu çok hafifti.
İstemeden güldüm.
Leya sonunda doğrulup saçlarını düzeltti. "Saat kaç?" diye sordu. Altay cebinden telefonunu çıkarıp saate baktı.
"Dokuz." dedi. "Dokuz mu?" diye sordu Leya şaşkınlıkla.
Leya'nın yüzündeki ifadeyi görünce tekrar güldüm.
"Ben daha erken sanıyordum."
Altay mutfağa doğru yürürken, "Bugün erken çıkmamız gerekmiyor," dedi.
"Akşam altıda çıkacağız," dedim. Bende onun yanına giderek.
Altay başını salladı. "Çocukluk evime." diye soludu. Bu durumdan hiç memnun değil gibiydi.
O iki kelime salondaki havayı bir anda değiştirdi.
Leya'nın yüzündeki gülümseme silindi.
Ben ise hiçbir şey söylemedim.
Çünkü o evin içinde ne olduğunu bilmiyordum.
Ama bugün öğrenecektik.
Saatler ilerledikçe evin içinde garip bir bekleyiş oluştu. Bir şeyler yedik, konuştuk, zaman zaman Leya bizi güldürdü ama Altay'ın dalgınlığı hiç geçmedi. Bu gün biraz dalgındı.
Öğleden sonra bir ara odasına gidip geldiğinde elinde eski bir anahtar vardı. Anahtara birkaç saniye baktım."Bu ne?"
Altay anahtarı avucunun içine kapattı.
"o evin anahtarı." "Çalışıyor mu?" diye sordum avcuna bakarak.
"Çalışması gerekiyor." dedi çelişkiyle.
"Ya çalışmazsa?" Altay bana baktı.
"O zaman başka bir yol buluruz." Saat beşe yaklaşırken hazırlanmaya başladık. ben zaten Altay'ın evinde olduğum için üzerimdeki kıyafetlerle kalmıştım. Çantamı alıp salona geldiğimde Leya da salondaydı.
Altay kapının yanında bizi bekliyordu.
Saat tam 18.00 olduğunda evden çıktık. Bir taksiye bindik. Altay evin konumunu adama gösterdi. Hiç kimse ilk birkaç dakika konuşmadı.
Çocukluk evine yaklaştıkça Altay'ın yüzündeki ifade daha da değişti. Sanki her metre onu geçmişine biraz daha yaklaştırıyordu. Sonunda araba durdu. Taksimetre de yazan parayı Altay adama verdi ve hepimiz indik.
Karşımızdaki ev yıllardır kullanılmamış gibiydi, eskiydi.
Altay arabadan indiğinde bir süre olduğu yerde durdu.
"Lütfen iyi olduğundan emin ol," dedim ona bakarak.
Bana baktı. "İyiyim." dedi ama değildi.
Bunu gözlerinden anlayabiliyordum.
Üçümüz birlikte kapıya doğru ilerledik. Altay cebinden anahtarı çıkardı ve kilide soktu.
Bir kez çevirdi.
Kapı açıldı.
İçeriden ağır, kapalı bir hava geldi.
Leya burnunu buruşturdu. "Burada bayağı uzun zamandır kimse yaşamıyor." Altay cevap vermedi.
İçeri girdik.
Her yer toz içindeydi. Duvarlarda eski fotoğrafların izleri vardı. Bazı eşyalar hâlâ yerli yerindeydi ama üzerleri yılların bıraktığı ince bir tabakayla kaplanmıştı.
Altay birkaç adım attı ve durdu.
"Babamın odası." dedi bir odaya girerek. Oda kocamandı.
Leya ve ben arkasından ilerledik. Altay'ın bakışları bir anda değişti. Büyük bir dolabın önüne geçti. Çekmeceleri tek tek açmaya başladı.
"Ne arıyoruz?" diye sordum. "Henüz bilmiyorum." dedi.
Leya kaşlarını çattı.
"Harika. Yani bilmediğimiz bir şeyi arıyoruz." dedi gülümseyerek, gerçek bri gülümseme değildi.
Altay çekmecelerden birini kapattı.
"Hazar'ın söylediklerini hatırla." dedi bana bakarak.
"Babamın bıraktığı şey," dedim.
Altay başını salladı, Bir süre daha aradık.
Oda da kocaman kitaplık vardı. Kitapların arasına baktık. Eski kutuları açtık. Masanın çekmecelerini kontrol ettik.
Sonunda Leya, odanın köşesindeki eski bir sandığı fark etti.
"Altay." dedi Altay ona döndü.
Leya sandığı gösterdi.
Altay'ın yüzü bir anda ciddileşti.
Sandığın yanına çömeldim bende onlara ilerledim. Kilidi inceledi.
"Bu daha önce burada mıydı?" diye sordum.
"Hatırlamıyorum," dedi Altay. Kilidi açmayı denedi.
Açılmadı, bir kez daha denedi. Bu kez kilit yerinden çıktı.
Sandığın kapağını kaldırdığında içeride eski birkaç eşyanın arasında küçük, siyah bir kutu duruyordu.
Altay elini uzattı ama birkaç saniye dokunmadan bekledi.
"Bu o olabilir." diye fıldadı
"Ne?" dedi Leya.
Bense sadece bakıyordum. Sadece bakıyordum çünkü ne korku, ne endişe, ne de üzülüyordum. Sadece merak. Merak ediyordum. Babam kimdi ve neredeydi, nasıldı?, hastamıydı, sağmıydı, ölmüşmüydü? Onun hakkında bildiğim tek tük şeyler vardı onlarda şüpheliydi zaten.
Altay kutuyu eline aldı.
Üzerinde küçük bir işaret vardı.
Kırmızıya çalan, silinmeye yüz tutmuş bir harf.
K
Kalbim hızlandı.
Altay kutuyu açtı.
İçinden eski bir fotoğraf ve küçük bir zarf çıktı.
Fotoğrafı eline aldığında yüzündeki ifade tamamen değişti.
"Altay?" dedim.
Cevap vermedi. Fotoğrafı bana doğru çevirdi.
Fotoğrafta iki adam vardı.
Birini tanımıyordum.
Ama diğerinin yüzünü daha önce görmüştüm.
Hazar.
Nefesim kesildi.
"Bu..." diye mırıldandım ama devamını getiremedim.
"Yani yanındaki adam, babam mı?" diye sorabildim Dakikalar sonra. Adamın yüüz pek belli değildi, eski bir fotoğraftı.
Leya da fotoğrafa baktı.
"Demek Hazar babanı tanıyordu." dedi ilk fotoğrafa sonra bana bakarak.
Altay'ın bakışları zarfın üzerindeki yazıya kaydı.
Zarfın üzerinde tek bir isim vardı.
Katrina.
İçim buz kesti.
"Bu benim soyadım." diye fısıldadım.
Altay bana baktı.
Tam zarfı açacakken dışarıdan bir ses duyuldu. Cam kırılmıştı
Üçümüz de aynı anda sustuk.
Altay başını kapıya çevirdi.
"Burada kalın." dedi sertçe.
"Altay, nereye gidiyorsun?" diye sordum.
"Sesin nereden geldiğine bakacağım." dediğinde
Leya hemen arkasından, "Ben de geliyorum," dedi.
Altay itiraz etmedi.
"Sen burada kal," dedi bana.
"Neden?" diye sordum. Ki zaten gitmek istemiyordum. Evi daha fazla görmek istemiyordum, bir an önce gitmek istiyordum.
"Çünkü birkaç dakika sonra döneceğiz." dedi. Kafamı salladım. Onlar odadan çıkarken gözlerimi zarfın üzerinden ayıramadım.
Birkaç saniye sonra koridordan sesleri gelmeye devam etti.
Sonra...
Sessizlik.
"Leya?" diye seslendim koridora bakarak. Ama aklım hala zarftaydı.
Cevap gelmedi.
"Altay?" diye seslendim bu kez. "İyimisiniz?" diye sordum.
Yine cevap yoktu.
Çömeldiğim yerden ayağıya kalktım.
Koridora çıktım.
"Altay?" Bu kez daha yüksek sesle söyledim.
Hiçbir şey yoktu.
Tam geri dönmek üzereyken arkamdan hafif bir ayak sesi duydum.
Olduğum yerde kaldım.
Yavaşça arkamı döndüm.
Koridor boştu. Kalbim hızla çarpmaya başladı.
"Altay?" dedim tekrar ama bu kez sesim titremişti.
Cevap yoktu.
Sonra arkamdaki odanın kapısı yavaşça kapandı.
Bir adım geri çekildim.
"Kim var orada?" diye mırıldandım.
Kapının kolu hareket etti.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan koridorun diğer ucundan bir gölge geçti.
Geri çekildim.
"Altay!" diye bağırdım.
Cevap gelmedi.
Telefonumu çıkarmaya çalıştım ama ellerim titriyordu.
Tam ekranı açtığım sırada arkamdan bir ses geldi.
"Lara."
Olduğum yerde donup kal