Arınma Ateşi
RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler Antolojisi
Razor City'de Tanrı'nın gözleri kördür. Yaşananları görmek istemediğinden değil, bu şehrin dumanı ve sisi gökyüzünü çoktan kapattığı için. O yüzden dualarımızın duyulması için sesimizi biraz yükseltmemiz gerekir. Bazen 45 kalibrelik bir sesle.
Yağmur, "Düşmüş Melekler Yetimhanesi"nin aşınmış taş merdivenlerini dövüyor. Siyah cübbemin içinde, soğuk betonda oturuyorum. Dizlerimde iki ağır metal parçası var: Özel yapım, uzun namlulu, nikel kaplama çifte 1911 tabancalarım.
Sol elimdeki tespihi çekiyorum. Şık. Şık. Ama bu boncuklar ahşap değil. Bunlar boş kovanlar. Her biri, bağışladığım bir günahkarın arkasında bıraktığı boşluk.
"Daha ne kadar bekleyeceğiz Rahibe?"
Ses sağ tarafımdan geliyor. Yanımdaki gölgeden. Ona "Kül" diyorlar. Burnuma dolan o ağır benzin ve kükürt kokusunun sahibi. Sıska, kambur duran, yüzünün yarısı eski bir yanıktan dolayı erimiş bir adam. Parmaklarının arasında durmadan açıp kapattığı o gümüş Zippo çakmak, karanlıkta hipnotik bir ritim tutturuyor. Klik. Çak. Klik. Çak.
"Sabret evlat," diyorum, gözlerimi yetimhanenin demir kapısına giden karanlık sokağa dikerek. "Şeytan asla uyumaz, sadece doğru anı bekler."
Kül, kucağında bebek gibi tuttuğu o iğrenç şeye sarılıyor. Ev yapımı, sırtındaki sanayi tipi tüplere bağlı, ucundan sürekli küçük bir mavi alevin sızdığı alev makinesi.
"Yakıtım soğuyor Mary," diyor sızlanarak. "Baron'un adamları bu gece gelmezse, gidip şu karşıdaki kumarhaneyi yakabilir miyim? Sadece lobisini. Tanrı'nın rızası için."
Göz ucuyla ona bakıyorum. "Biz ceza vermiyoruz Kül, biz koruyoruz. İçerideki elli yetim çocuk bu gece rahat uyusun diye buradayız. Eğer birileri o kapıdan geçmeye kalkarsa, o zaman onlara cehennemin sıcaklığını gösterebilirsin."
Zipponun sesi aniden kesiliyor. Kül, başını bir köpek gibi havaya kaldırıp burnunu çekiyor.
"Geldiler," diye fısıldıyor. Gözlerindeki o deli ışık harlanıyor.
Sokak lambalarının ölgün ışığı altında, sokağın başından üç siyah, zırhlı minibüs beliriyor. Farları yağmurun içinde yırtıcı hayvan gözleri gibi parlıyor. Motor sesleri, şehrin uğultusunu bastırarak yetimhanenin demir kapısında son buluyor.
Ayağa kalkıyorum. Siyah cübbemin etekleri rüzgarda savruluyor, astarındaki o kan kırmızısı kumaş ortaya çıkıyor. "Kızıl Rahibe" efsanesi işte bu renkten gelir.
Minibüslerin kapıları kayarak açılıyor. İçinden, ellerinde otomatik silahlar, yüzlerinde acımasız maskeler olan yirmiye yakın adam sokağa dökülüyor. Baron'un köpekleri. Yetimhanenin arazisini yıkıp yerine yeni bir sentetik uyuşturucu laboratuvarı yapmak istiyorlar.
En öndeki devasa adam, elindeki pompalı tüfeği namlusundan tutarak demir kapıya vuruyor. CLAAANG!
"Açın kapıyı!" diye kükrüyor adam. "Baron'un emridir. Rahibeler, yetimler, fareler... Herkes dışarı! Yoksa burayı başınıza yıkarız!"
Merdivenlerin en üst basamağında dikiliyorum. İki elimdeki tabancaları yavaşça havaya kaldırıyorum. Yağmur damlaları nikel namlulardan süzülüyor.
Kül, heyecandan titreyerek yanıma geliyor. Alev makinesinin tetiğini okşuyor. Mavi kılavuz alevi, tıslayarak büyüyor.
"Bağışlamak Tanrı'nın işidir beyefendiler," diye sesleniyorum sokağa doğru. Sesim yağmuru kesip hepsinin kulaklarında yankılanıyor. Tabancalarımın horozlarını çekiyorum. Klik-klak. "Benim işim ise, randevuyu ayarlamak."
Aşağıdaki lider silahını bana doğrultuyor. "Öldürün şu kaltağı!"
Kül, avazı çıktığı kadar bağırarak öne atılıyor.
"Küller küllere!" diye kükrüyor Kül.
"Amin," diyorum.
Ve tetiğe basıyorum.
Tetiğe basıyorum. Sadece parmaklarım değil, ruhum da geri tepiyor.
İki namludan aynı anda çıkan ateş, karanlık sokağı bir anlığına gündüze çeviriyor. BAM. BAM.
Pompalı tüfeği tutan o devasa adamın göğsünde iki kırmızı delik açılıyor. .45 kalibre şakaya gelmez. Adamın bedeni, arkasındaki zırhlı minibüse çarpıp yere yığılıyor.
Ve cehennemin kapıları açılıyor.
Aşağıdaki yirmi adam silahlarını bize doğrultuyor. Saniyede yüzlerce mermi, yetimhanenin yüz yıllık taş merdivenlerini dövmeye başlıyor. TA-TA-TA-TA-TA!
Taş parçaları yüzüme çarpıyor. Siyah cübbeme sarılıp kendimi merdivenin yanındaki kalın mermer sütunun arkasına atıyorum.
"Mermiler merhamet etmez Kül!" diye bağırıyorum gürültünün içinden. "Şimdi!"
Kül, siper aldığı sütunun arkasından fırlıyor. Yüzündeki o yarım tebessüm tam bir delilik ifadesine dönüşmüş. Sırtındaki valfi sonuna kadar açıyor.
Alev makinesinin tetiğine basıyor. FUUUUSSHHH!
Mavi kılavuz alevi, on beş metrelik, kükreyen, turuncu bir ejderhaya dönüşüyor. Napalm ve benzin karışımı, yağmuru havada buharlaştırıyor. Sokaktaki oksijen bir anda emiliyor.
Ateş, ilk sıradaki beş adamı ve arkalarındaki minibüsü yutuyor.
Adamların çığlıkları, alevin o boğuk kükremesine karışıyor. Canlı meşaleler gibi sokakta sağa sola koşturuyorlar. Kül ise durmuyor. Ateşin aydınlattığı yüzüyle kahkahalar atıyor.
"Bak Rahibe!" diye bağırıyor alevlerin içinden. "Nasıl da aydınlanıyorlar! Ruhları uçuyor!"
"Odağını kaybetme Kül!" diyorum, sütunun arkasından çıkıp alevlerin ulaşamadığı arka sıradaki adamlara iki el daha ateş ederek. BAM. BAM. Biri daha asfalta düşüyor. "Günahlarını yak, etlerini değil!"
Ama karşı taraf pes etmiyor. En arkadaki üçüncü minibüsün arka kapıları açılıyor. İçinden ağır makineli bir tüfek, bir tripodun üzerinde sokağa çevriliyor. Mermileri baş parmağım kadar büyük.
Liderleri -ya da hayatta kalanlardan biri- bağırıyor: "Parçalayın şunları!"
Makineli tüfek ölüm kusmaya başlıyor. GÜM-GÜM-GÜM-GÜM!
Yetimhanenin demir kapısı kağıt gibi yırtılıyor. Mermiler mermer sütunumuzu parçalıyor. Kül'ün alev makinesi bile bu gücün karşısında geri adım atmak zorunda kalıyor. Kül kendini yere, benim yanıma atıyor. Sırtındaki tüpe bir mermi gelse, ikimiz de bu mahalleyle birlikte haritadan silineceğiz.
"Tanrı'nın biraz daha büyük bir mucizesine ihtiyacımız var galiba," diyor Kül, nefes nefese. Gümüş çakmağını çıkarıp sinirle açıp kapatmaya başlıyor. Klik. Çak.
Boş şarjörlerimi çıkarıyorum. Asfalta düşen boş kovanların çıkardığı o ince çınlama sesini duyuyorum. Yerlerine yenilerini takıyorum. Şlak.
"Mucizeler gökten inmez Kül," diyorum, tabancalarımın sürgüsünü çekerken. "Mucizeler, sen onları kanınla yaratana kadar bekler."
Mermiler mermer sütunu bir peynir kalıbı gibi oyuyor. Toz ve taş kırıkları yüzümüze yağıyor. İçerideki çocukların ağlamalarını duyabiliyorum. Bu ses, kanımı donduruyor ve sonra kaynatıyor.
"Kül," diyorum, sesimdeki o buz gibi sakinliği koruyarak. "Alev makinenin menzili oraya yetmez. Ama belindeki o şişelerde ne var?"
Kül, siper aldığı yerde sırıtıyor. Siyah dişleri karanlıkta parlıyor. Elini kemerindeki metal mataraya atıyor.
"Buna 'Kutsal Şarap' diyorum Rahibe," diye kıkırdıyor. "Sıkıştırılmış napalm ve magnezyum tozu. Metali delindiği an havadaki oksijenle birleşip..." Ellerini iki yana açarak bir patlama işareti yapıyor. "Bom!"
"Güzel," diyorum. Şarjörlerimi kontrol ediyorum. İki tabancada toplam on dört mermi. "Onu o minibüsün altına yuvarlayabilir misin?"
Kül başını iki yana sallıyor. "Yuvarlarım ama o makineli tüfek susmadan kafamı bile çıkaramam. Çıkarırsam, beni kıymaya çevirirler."
"Ben o tüfeği susturacağım," diyorum. "Sadece üç saniyen olacak. Matarayı minibüsün altına yolla. Gerisini benim mermilerime bırak."
Kül'ün gözleri irileşiyor. "Delirdin mi? Zırh delici mermilerin yok. O kalkanı delemezsin!"
"Tanrı'nın yolları gizemlidir evlat," diyorum. Cübbemin eteklerini topluyorum. "Hazırlan."
Derin bir nefes alıyorum. Gözlerimi kapatıp rüzgarın, yağmurun ve üzerimize yağan mermilerin ritmini dinliyorum. Makineli tüfek namlusu ısınıyor. Atış hızı ritmini kaybediyor. Yeniden doldurmak ya da namluyu soğutmak için küçük bir boşluk verecek.
Tak-tak-tak... Tık.
O yarım saniyelik boşluk.
Sütunun arkasından çıkıyorum. Tamamen açık hedefim. İki tabancamı da ileri uzatıyorum. Silahı kullanan adam beni görünce şaşırıyor. Siyah cübbeli bir rahibe, mermi yağmurunun ortasında, iki nikel tabancayla dikiliyor.
Tetiğe basmadan önce sesimi sokağa doğru yükseltiyorum:
"Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, kötülü