Keşfet

Asfalttaki Melek

RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler Antolojisi

İnsanlar yukarıya bakmaz. Razor City'de herkes başını öne eğer. Rüzgâr gözlerine toz kaçırmasın diye, ya da yerde yatan bir cesede basmamak için. Hep aşağıya, o pisliğe, asfalta, kana ve çamura bakarlar.

Ama ben bakmam. Ben 55. kattayım. Yerçekiminin unuttuğu yerdeyim.

Rüzgâr burada bir ustura gibi. Yüzümdeki maskeyi yırtmaya çalışıyor. Halatlarım geriliyor. Gıcırtı sesi... Gırç. Gırç. Çoğu insan bu seste korkuyu duyar. Ben ise ninniyi.

Önümde Obsidyen Kulesi'nin devasa, temperli camı var. Ve camın arkasında... O.

Elektrik Mavisi.

Üzerindeki ipek sabahlık, bu gri ve ölü şehrin ortasında radyoaktif bir sızıntı gibi parlıyor. Gözlerimi yakıyor. O kadar canlı, o kadar kusursuz ki... Midemi bulandırıyor.

Elinde bir kadeh var. İçindeki şarap değil, eminim. Bu şehirde kimse şarap içecek kadar masum değildir. Yürüyor. Halının üzerinde süzülüyor sanki. Ayağı yere değmiyor.

İnsanlar camın arkasında güvende olduklarını sanırlar. O şeffaf bariyerin onları dışarıdaki kaostan, rüzgardan ve benden koruduğunu düşünürler. Yanılıyorlar. Cam, koruyucu bir duvar değildir. Cam, sadece bir vitrindir. Ve ben de vitrini düzenlemeye geldim.

Belimdeki sileceği çıkarıyorum. Ucu lastik değil. Ucu, elmas kadar keskinleştirilmiş çelik bir bıçak.

Sileceği cama yaslıyorum. İçerideki kadın, Vera, beni görmüyor. Dışarısı zifiri karanlık, içerisi aydınlık. O sadece kendi yansımasını görüyor. Ve yansımasının hemen arkasında, karanlığın içinde asılı duran gölgemi…

Ona bakıyorum. Omuzlarındaki o kibre, boynundaki o savunmasızlığa.

"Sen bir lekesin." diyorum fısıldayarak. Rüzgar sesimi alıp boşluğa savuruyor. "Bu şehrin temizlenmesi gerek. Köşe bucak. Ve senin maviliğin, benim gri dünyamda çok fazla yer kaplıyor."

Halatımın fren mekanizmasını gevşetiyorum. Bir metre daha aşağı iniyorum. Tam hizasına geliyorum.

Elini saçına götürüyor. Bir an... Sadece bir an duraksıyor. Sanki ense kökünde bir nefes hissetmiş gibi başını hafifçe cama çeviriyor.

Gülümsüyorum. Hissediyor. Örümceğin ağa bastığını hissediyor.

Cebimdeki vakumlu tutacağı cama yapıştırıyorum. Elmas uçlu pergelimi çıkarıyorum. Sessizce, mükemmel bir daire çizeceğim. Sonra içeri süzüleceğim. Rüzgâr gibi. Temizlik başlasın.

Elmas uç, camın üzerinde görünmez bir yarık açıyor. Cııırt. Ses yok. Sadece parmak uçlarımda hissettiğim o hafif titreşim.

Vakumlu tutacağı, kestiğim dairenin tam ortasına yapıştırıyorum. Çekiyorum. Cam parçası, tereyağından kıl çeker gibi geliyor elime. Açılan delikten içeriye önce Razor City'nin o pis rüzgarı doluyor, sonra ben.

İçerisi sıcak. Dışarıdaki o dondurucu soğuktan sonra bu sıcaklık insanın başını döndürüyor. Lavanta ve pahalı deri kokusu. Zenginliğin kokusu.

Ayaklarım, santimlerce kalınlıktaki beyaz halıya basıyor. Botlarımın altındaki o şehir kirini, o bembeyaz halıya bulaştırıyorum. İlk leke.

Vera... Hala arkası dönük. Salonun ortasında, o devasa kristal avizenin altında duruyor. Elektrik Mavisi sabahlığı, vücudunun hatlarını bir su gibi sarmış. Kadehini masaya bırakıyor. Hareketi yavaş, zarif. Bir kurban gibi.

Belimdeki çelik halatı çıkarıyorum. İnce, piyano teli gibi gergin. Boynuna doladığım an, ses telleri titreşemeyecek bile. Çığlık atmayacak. Sadece şaşkınlık dolu bir hırıltı.

Arkasındayım. İki adım mesafe. Gölgenin halının üzerine düşmesini bekliyorum ama burada o kadar çok ışık var ki gölgeler bile saklanacak yer bulamıyor.

Nefesini duyuyorum. Sakin. Düzenli. "Elveda leke." diyorum içimden.

Ve hamlemi yapıyorum. Tel, havada bir yay çiziyor. Boynuna doğru iniyor.

Ama o an... Dünya tersine dönüyor.

Vera, arkasını dönmüyor. Eğilmiyor. Çığlık atmıyor. Sadece sağ kolunu geriye doğru, inanılmaz bir hızla savuruyor.

Bileğim. Telini tutan bileğim, sanki bir hidrolik preste sıkışmış gibi havada kilitleniyor. Onun eli... O narin, manikürlü, yumuşacık görünen eli... Bileğimi kavrıyor. Kemiklerimin gıcırtısını duyuyorum. Çatırt.

Bu bir kadının tutuşu değil. Bu bir mengene.

"Ne?" diyemeden, beni kendine çekiyor.

Ağırlık merkezim kayboluyor. Yer ayağımın altından çekiliyor. Bir anda kendimi havada buluyorum. O ipek sabahlık bir anda bir kasırgaya dönüşüyor.

Sırtım, ortadaki cam sehpaya çarpıyor. ŞANGIRT!

Binlerce cam kırığı sırtıma batıyor. Ciğerlerimdeki hava boşalıyor. Gözlerim kararıyor. Acı... Keskin ve sıcak.

Yerdeyim. O ise ayakta. Sabahlığının kuşağı gevşemiş. Altında dantelli bir gecelik yok. Vücuduna sarılı siyah, taktiksel bir korse ve bacağında kılıfı duran bir bıçak var.

Bana yukarıdan bakıyor. Korku yok. Şaşkınlık yok. Sadece tiksinti var.

Eğiliyor. Yerdeki cam kırıklarından birini alıyor. Hayır, cam kırığını değil. Benim düşürdüğüm çelik telimi alıyor.

"Camları siliyorsun." diyor. Sesi buzlu bir votka gibi. Yakıcı ve pürüzsüz. "Ama ayakkabılarını silmeden içeri giriyorsun. Terbiyesizce."

Gözlerinin içine bakıyorum. O masum kurban gitmiş. Karşımda, göz bebekleri Elektrik Mavisi parlayan bir avcı duruyor.

Ben temizlikçiyim sanıyordum. Ama galiba az önce çöplüğe düştüm.

Ciğerlerim yanıyor. Sırtıma batan cam kırıkları derimi deliyor. Vera üzerime eğiliyor. Elindeki o ince çelik teli parmaklarına doluyor. Benim silahımla, beni boğacak. İronik. Razor City tarzı bir mizah anlayışı var.

"Kimsin sen?" diye soruyor. Sesi meraklı değil, sadece prosedürü uygulayan bir cellat gibi. "Kimin köpeğisin?"

Cevap vermiyorum. Çünkü cevap verirsem nefesimi harcarım. Ve şu an o nefese, hayatımın en çılgın hamlesi için ihtiyacım var.

Gözlerim Vera'nın belindeki o taktik kemere takılıyor. Siyah, sağlam, askeri tip bir kemer. Vücudunu o kadar sıkı sarmış ki, bir vinçle çeksen bile kopmaz. Mükemmel.

Sol elimi, o cam kırıklarının arasına gizlice kaydırıyorum. Kemerimdeki "hızlı kilitli" titanyum karabinayı çıkarıyorum. Bu kilit, 500 kiloyu taşıyabilir. Ya da iki cesedi.

Vera teli boğazıma geçirmek için eğiliyor. Göz bebeklerindeki o Elektrik Mavisi parıltı, zaferin ışığıyla büyüyor.

"Şimdi." diyorum içimden. "Uçuşa geçiyoruz leke."

Son gücümle doğruluyorum. Boğazına değil, beline hamle yapıyorum. Vera şaşırıyor. Bir saldırı ya da savunma bekliyordu, kucaklaşma değil. ŞLAK! Karabinayı kemerindeki metal halkaya geçiriyorum. Ve aynı saniyede kendi emniyet kemerime kilitliyorum.

Artık bağlıyız. Göbek bağı gibi. Ama bu bağ hayat değil, ölüm taşıyor.

"Ne yapıyorsun?" diye bağırıyor. İlk defa sesinde o kontrolü kaybedişin tınısı var.

"Seni yemeğe çıkarıyorum." diyorum. "Dışarıda manzara harika."

Belimdeki motorlu makaranın "Serbest Bırak" düğmesine basıyorum. Ve bacaklarımı Vera'nın göğsüne dayayıp, kendimi geriye, o az önce açtığım cam deliğine doğru fırlatıyorum.

Vera direnmeye çalışıyor ama fizik kuralları acımasızdır. Ben boşluğa düştüğümde, o da benimle gelmek zorunda. ŞANGIRT! Kalan camlar patlıyor. Sıcak, parfümlü hava bir anda kesiliyor.

Ve işte oradayız. Boşluk.

Rüzgâr. O vahşi, buz gibi Razor City rüzgârı. Bir anda ikimizi de tokatlıyor. 55. kattan aşağıya doğru süzülüyoruz. Halat geriliyor. VIIIIZZZZT! Fren mekanizması devreye giriyor.

İkimiz de boşlukta, binanın gri cephesinde sallanan birer sarkaç gibi savruluyoruz.

Vera çığlık atmıyor. Bu kadına saygı duymaya başlıyorum. Sadece dişlerini sıkıyor. Bacaklarını benim belime dolamış, elleriyle yakama yapışmış durumda. Aşağısı uçurum. Yukarısı imkânsız.

Rüzgâr, üzerindeki o Elektrik Mavisi sabahlığı yırtıp atıyor. O parlak kumaş parçası, gri boşlukta bir uçurtma gibi süzülerek aşağıya, trafiğin aktığı o cehenneme doğru düşüyor. Artık sadece taktik kıyafetleri, bıçağı ve ben varız.

Yüzü yüzüme sadece birkaç santim uzaklıkta. Saçları rüzgârda kamçı gibi yüzüme çarpıyor.

"Delisin sen!" diye bağırıyor rüzgâra karşı.

Sırıtıyorum. Ağzım kan dolu.

"Hoş geldin." diyorum. "Burası benim ofisim. Burada halı yok. Burada kural yok. Sadece yerçekimi var."

Vera belindeki bıçağa uzanıyor. Aramızdaki halatı keserse, ben yukarıda kalırım, o düşer. Beni keserse, ikimiz de düşeriz. Gözlerinde bir hesaplama görüyorum. O bir asker. Durumu analiz ediyor.

Ve anlıyor. Burada patron benim.

Rüzgar bizi bir bayrak gibi dalgalandı