Keşfet

Gece Vardiyası - 2

RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler Antolojisi

O .45 kalibreli namlunun Verne'in alnına kilitlendiğini gördüm. Kadın tetiği çekerse, Verne'in beyni o sosisli makinesinin harabesine yapışacaktı. Sonra sıra bana gelecekti. Zırhlı bir araba, kurşun geçirmez bir cam... bu insanlar profesyoneldi. Ama bu şehirde en profesyonel olan şey ölümdü. Ve ölüm, herkesi eşitlerdi.

Tüfekte son bir fişek kalmıştı. Ona ateş etmeyi düşündüm. Ama kurye de yelek giyiyordu. Eğer bu kadın da zırhlıysa, saçmalar sadece trençkotunu yırtacak, onu daha da öfkelendirecekti. Bize zaman lazım değildi. Bize bir mucize lazım değildi. Bize mutlak bir caydırıcılık lazımdı.

Molozların arasından fırladım. Pompalının dipçiğini omzuma yasladım. Ama namluyu kadına doğrultmadım.

Bakışlarımı, arabanın markete dalarken yırtıp geçtiği o duvar enkazına, dışarıdaki Pompa 2'nin olduğu yere çevirdim. Arabanın çarpışma anında ezdiği ana yakıt vanası... Kuryenin kanının bulaştığı o 'Fosforlu Pembe' benzin birikintisinin hemen altındaki boru hattı çatlamıştı. Yakıtın o keskin, tatlı kokusu, burnuma baruttan daha yoğun geliyordu.

'DUR!' diye bağırdım. Sesim, bir ergenin sesi değil, son çaresini kullanmak üzere olan bir kaçığın sesi gibiydi.

Kadın irkildi. Gözleri beni buldu. Şaşkınlık... evet, o buz gibi yüzünde ilk defa gerçek bir şaşkınlık gördüm. Silahı hala Verne'e doğrultulmuştu ama bakışları namlumun ucuna kaydı. Namlu, o çatlak vana borusuna kilitlenmişti.

'O tetiği çekersen, Verne'den önce ben tetiği çekerim,' dedim, ellerim titremesine rağmen sesimi sabit tutmaya çalışarak. 'Saçmalar vana kapağına çarpınca bir kıvılcım çıkacak. Sadece bir tek kıvılcım. Ve bu istasyon, yeraltı tanklarıyla birlikte Ay'a uçacak. Zırhlı araban bile seni o alev topundan koruyamaz.'

Fırtınanın sesi, bir anlığına marketin içine dolan o ağır sessizlikte kayboldu. Verne, yerde yatarken bana dehşet içinde bakıyordu. Kadın ise beni tartıyordu. Blöf yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyordu. Ben Razor City'nin çöpçüsüydüm. Bu marketi ve o boruların nerede olduğunu benden iyi kimse bilemezdi.

'Yanımdaki polisi umursamıyorum,' devam ettim. 'Tarafsız bölge falan yok. Ama kendi canımı umursuyorum. Ve o çantayı da. Hepimiz bu tozun, dumanın ve benzin kokusunun içinde eşitlendik. Tetiği çekersen, hepimiz bu yanan kibritin ucunda cehenneğe gideriz.'

Kadının parmağı tetikte dondu. Gözlerindeki o ölümcül kararlılık, yerini hesapçı bir tereddüde bıraktı. Blöf işe yarıyordu. Ama sadece bir süreliğine.

Zaman, namlunun ucunda asılı kalmıştı.

Kadının o buz mavisi gözlerindeki hesaplamayı görebiliyordum. Bir çöpçüyle ölümü takas etmeye niyeti yoktu. Zırhlı da olsa, bu mesafeden bir patlama onu da küle çevirirdi. Dudakları hafifçe kıvrıldı. Yavaşça, teslim oluyormuş gibi silahının namlusunu milim milim aşağı indirmeye başladı.

'Peki,' dedi soğuk bir fısıltıyla. 'Sen kazandın, çöp—'

Ama Razor City'de kendi kaderini yazamazsın. Şehir, kalemi elinden alıverir.

Bizim kaderimizi de o an, tezgâhın ortasına saplanmış, ezilmiş ve dumanı tüten o zırhlı Station Wagon yazdı. Araba bir enkazdı. Çarpışmanın etkisiyle kopan kalın akü kablolarından biri, radyatörden sızan kaynar suların oluşturduğu gölete doğru kaydı.

ÇIT.

Sadece küçük, mavi bir elektrik kıvılcımı.

Benim namlumdan çıkmasını beklediğimiz o kıvılcım, arabanın ezik kalbinden doğdu ve doğrudan kuryenin kanıyla karışan o 'Fosforlu Pembe' benzin birikintisine sıçradı.

Ateş, bir yılan gibi tıslayarak canlandı.

Sadece yarım saniye sürdü. O tatlı, keskin benzin kokusu bir anda cehennem sıcağına dönüştü. Pembe ve mavi alevler, yerdeki o ölümcül sıvının üzerinde hızla yayılarak, dışarıdaki Pompa 2'ye, yani benim hedef aldığım o ana yakıt vanasına doğru koşmaya başladı.

Kadının sözleri ağzında yarım kaldı. Gözlerindeki o alaycı ve kontrollü ifade silindi, yerini saf, ilkel bir dehşet aldı. Zırhınız kurşun geçirmeyebilirdi ama doğaya, ateşe ve kaosa kurşun sıkamazdınız.

Silahlar o saniye anlamsızlaştı. Düşman artık birbirimiz değildik; düşman, saniyeler içinde havaya uçacak olan devasa yeraltı tanklarıydı.

'Hayır!' diye bağırdı kadın. Trençkotu savruldu, kendini alevlerin kestiği yola, yerdeki o gümüş çelik çantaya doğru fırlattı. İçindeki sır, kendi canından bile değerliydi belli ki.

Ama ateş ondan hızlıydı. Pembe alevler bir duvar gibi çantanın etrafını sardı, arabanın ön kaputunu yalamaya başladı. Isı o kadar yoğundu ki, tüfeğin plastiği avuçlarımda eriyecek gibi hissettim.

Verne, cips raflarının enkazı arasından öksürerek doğrulmaya çalıştı. 'Bitiyor evlat...' diye hırıldadı, yüzü bembeyazdı. 'Gidiyoruz!'

Vana borusuna giden ateş hattı kısalıyordu. Üç, belki dört saniyemiz vardı. Sonra bu market, binlerce litrelik yakıtın öfkesiyle beton ve cam yağmuru olarak gökyüzüne karışacaktı.

Razor City'de kahramanların heykeli dikilmez, sadece ucuz mezar taşları yazılır. Verne iyi bir adamdı, adaletli bir polisti... Ama bu gece çoktan ölmüştü. Onu kurtarmaya çalışmak, kendi tabutuma çivi çakmaktan farksızdı.

Acımayı ve vicdanı, o yanan cips raflarının arasında bıraktım.

Pompalı tüfeği yere fırlattım. Deri ceketimin yakasını kaldırıp yüzüme siper ettim ve ciğerlerimi o sıcak, zehirli havayla doldurup pembe cehennemin tam ortasına daldım.

Isı, bir tokat gibi yüzüme çarptı. Kaşlarımın ve saç uçlarımın kavrulduğunu hissedebiliyordum. O 'Fosforlu Pembe' alev duvarı, trençkotlu kadınla çantanın arasına çekilmişti. Kadın, yüzünü korumak için gerilemiş, çaresizlik içinde ateşin ötesine bakıyordu.

Ateşin altından kayarak geçtim. Yanan benzin botlarımı yalıyordu.

Zırhlı arabanın ön tamponunun hemen önünde, alevlerin yutmak üzere olduğu o gümüş çelik çanta duruyordu. Uzanıp kulpunu kavradım.

'Tıssss.'

Metal o kadar ısınmıştı ki, kulpun derimi dağladığını, etimi mühürlediğini hissettim. Acı beynime saplandı ama parmaklarımı açmadım. Açgözlülük, acıdan daha güçlü bir uyuşturucuydu.

Çantayı göğsüme bastırdım. Kadın, alevlerin arasından beni gördü. O buz mavisi gözlerindeki saf nefreti hayatım boyunca unutmayacaktım. Ağzından bir çığlık veya küfür çıktı ama sesini duymadım.

Çünkü vana borusuna giden ateş, o an hedefine ulaştı.

Arkama bile bakmadan, marketin paramparça olmuş vitrinine doğru var gücümle koştum. Kendimi o soğuk, rüzgarlı ve yağmurlu gecenin içine, sokağa doğru fırlattım.

Havada süzüldüğüm o saniye, zaman tamamen durdu.

Ve sonra, yeryüzü yarıldı.

GÜÜÜÜMM!

Arkamdaki yeraltı tankları, binlerce litrelik yakıtın öfkesiyle patladı. İstasyon, gökyüzüne doğru püsküren turuncu ve siyah bir volkana dönüştü. Patlamanın şok dalgası havada bana bir balyoz gibi çarptı. Sırtım alev aldı sanarak sokağın karşısındaki ıslak asfalta çakıldım.

Sürüklenerek yol kenarındaki pis su birikintisine yuvarlandım. Kulaklarımda, dünyayı sağır edecek şiddette tiz bir çınlama vardı.

Nefes nefese, sırtüstü döndüm. Gökyüzüne yağan molozları, yanan çelik parçalarını ve marketin yok oluşunu izledim. Verne... O kadın... Kurye... Hepsi o ateşten cehennemin içinde kül olmuştu.

Sağ elim sızlıyordu. Avucumun içi yanık su toplamıştı. Ama parmaklarımın arasında, o ağır, soğumaya yüz tutmuş çelik çanta duruyordu.

Hayattaydım. Ve şeytanın payı artık benimdi.

Razor City'de bazı efsaneler vardır. Asit yağmurlarında erimeyen heykeller, hiç uyumayan baronlar... Ve ateşin bile temizleyemediği günahlar.

Siren sesleri şehrin damarlarında, o karanlık sokaklarda yankılanmaya başlamıştı. Çantayı göğsüme bastırıp ayağa kalktım. Yağmur, yüzümdeki isleri ve kanı yıkıyordu, ama yanık etimin sızısını dindiremiyordu. Tam arkamı dönüp o karanlık, kurtarıcı ara sokağa dalacaktım ki, arkamdaki cehennemden bir ses geldi.

Bir adım sesi. Çıtırdayan, ıslak ve ağır bir adım.

Arkama döndüm.

İstasyonun kraterinden yükselen o devasa turuncu alevlerin ve siyah dumanın içinden bir siluet, sokağa doğru yürüyordu.

O kadındı.

Siyah trençkotu erimiş, plastik ve kumaş karışımı iğrenç bir tabaka halinde derisine yapışmıştı. Saçlarının yarısı kavrulmuş, o kusursuz, buz gibi yüzünün sağ tarafı kızarmış, su toplamış bir et yığınına dönmüştü. Gözlerinden biri şişip kapanmıştı ama açı