Keşfet

Gece Vardiyası

RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler Antolojisi

Razor City bir hapishanedir. Duvarları demirden

veya betondan değil, rüzgâr ve karanlıktan örülmüştür. Bu hapishaneden kaçmak

isteyen herkesin geçmek zorunda olduğu tek bir kapı vardır: Bıçak Sırtı

Kanyonu.

Ve ben, o kapının bekçisiyim.

Adım yok. Ya da vardıysa bile bu rüzgâr onu

çoktan alıp götürdü. Bana sadece 'Çırak' derler. 19 yaşındayım. Şehrin bittiği,

hiçliğin başladığı bu lanet olası benzin istasyonunda, kurşun geçirmez ama

bıçak çiziklerinden dışarısı zar zor görünen bir camın arkasında çürüyorum. Tek

hayalim, pompaya yanaşan o hızlı arabalardan birini çalıp, kanyonun ardındaki o

'gerçek' dünyaya kaçmak.

Dışarıda ustura rüzgârı asfalttaki suyu dövüyor.

Telsiz radyosunda cızırtılı, yavaş bir saksafon çalıyor. Gözlerim Pompa 4'te.

Sızdırıyor.

Biz burada kurşunsuz benzin satmayız. Şehrin

varoşlarında kaynatılmış, motor bloklarını eriten ama arabayı füze gibi uçuran

ucuz, sentetik bir yakıt satarız. Pompanın ucundan asfalttaki o siyah su

birikintisine damlıyor.

Fosforlu Pembe.

Gecenin o zifiri, renksiz griliğinde radyoaktif

bir kan gibi parlıyor. Suyun içine damladıkça saykodelik şekiller çizerek

yayılıyor. Pıt... Pıt... Pıt...

Saat gece 03:00. Bu saatte buraya sadece ceset

gömmekten dönenler veya kaçanlar uğrar. İkisi de bahşiş bırakmaz.

Gözlerim kapanmak üzereyken, rüzgârın sesini

yırtan o çığlığı duyuyorum. Acı fren sesleri. Sadece bir tane değil.

Karanlığın içinden, yağmuru yararak üç çift far

istasyonun çatısı altındaki aydınlık alana giriyor. Lastikler kaygan asfaltta

çığlık atıyor. Üç araç, sanki görünmez bir çizgi çekilmiş gibi pompalara farklı

açılardan, birbirlerine mesafeli bir şekilde yanaşıp duruyor.

Üçü de aynı anda. Tesadüf mü? Razor City'de

tesadüflere inananlar, 20 yaşını göremez.

Gişemin arkasından, o kirli camdan dışarıyı

izliyorum.

Birinci araç Pompa 1'de: Siyah, ağır zırhlı bir

sedan. Çamur içinde. Arka tamponu kopmak üzere ve bagaj kapağında... Kurşun

delikleri var. Bagaj kapağı hafifçe aralık, içeriden kırmızı bir sıvı arka

tampona süzülüyor.

İkinci araç Pompa 4'te: Bir polis devriye

arabası. Ama 'Giyotin Adliyesi'nin o parlak, krom araçlarından değil. Ön camı

tuzla buz olmuş. Tepe lambalarından sadece kırmızı olanı, kırık bir ritimle

dönüyor. Tık-tık. Tık-tık.

Üçüncü araç, marketin hemen önündeki park

yerinde: Paslı, 80'lerden kalma uzun bir station wagon. Farları hemen sönüyor.

İçerisi zifiri karanlık. Kimin sürdüğünü göremiyorum.

Motorlar susuyor. Sadece rüzgârın uğultusu ve

istasyonun o titreyen, cızırtılı neon tabelasının sesi kalıyor.

Kimse araçlardan inmiyor. Üç araç da karanlığın

içinde birbirini izliyor. Camların arkasındaki gölgelerin, diğer araçtaki

gölgeleri tarttığını hissedebiliyorum. Soğuk bir savaş. Meksika açmazı.

Ve bu açmazın tam ortasında, elinde bir bardak

bayat kahveyle dikilen ben varım.

Yutkunuyorum. Kahve bardağını usulca tezgâha

bırakıyorum. Sağ elim, tezgâhın altına, o ağır, soğuk çeliğe gidiyor. Namlusu

kesilmiş, çift kırma pompalı tüfeğime.

İstasyonun kapı zili çalıyor. Çıngırak.

Oyun başlıyor.

Kapı

çıngırağı çalıyor. Ve rüzgâr içeriye, ıslak asfalt ve taze kan kokusunu aynı

anda savuruyor.

Razor City'de polis üniforması adaleti temsil

etmez. Sadece bu şehirdeki en büyük ve en yasal çetenin kim olduğunu gösterir.

Ama içeri giren adam... Şu an bir çete üyesinden çok, köşeye sıkışmış yaralı

bir köpeğe benziyor.

Kapıyı arkasından tekmeyle, sertçe kapatıyor.

Sırılsıklam. Lacivert üniforması, yağmur ve

kandan dolayı zifiri siyaha dönmüş. Sol elini karnına bastırıyor. Parmaklarının

arasından sızan o koyu kırmızı sıvı, marketimin o ucuz, beyaz fayanslarına

damlıyor. Şıp. Şıp.

Sağ elinde ise titremeyen tek şey var: Giyotin

Adliyesi'nin standart dağıtımı olan ağır, siyah bir revolver. Namlusu yere

bakıyor ama parmağı tetikte. Adamın nefes alışverişi, radyodaki o cızırtılı

saksafon sesini bastırıyor.

Tezgâhın altındaki pompalı tüfeğimin kabzasını

daha sıkı kavrıyorum. Terli avucum ahşaba yapışıyor.

Polis, rafların arasında sarsılarak ilerliyor.

Gözleri çılgın gibi etrafı tarıyor. Patlamış mısırların, bayat sandviçlerin ve

motor yağlarının olduğu raflarda bir pusu arıyor. Sonra gözleri beni buluyor. O

kalın, kurşun geçirmez camın arkasındaki çocuğu.

Tezgâha doğru sendeliyor. Ağırlığını cama

veriyor. Kanlı sol elini tam önümdeki cama yaslıyor. Camda, benim yüzümün hemen

hizasında, kırmızı, kalın bir el izi çıkıyor.

'Telefon...' diye hırıldıyor. Sesi boğazındaki

kan yüzünden ıslak çıkıyor. 'Merkezi aramam lazım.'

Gözlerinin içine bakıyorum. Göz bebekleri

büyümüş. Şokta.

'Burada hat yok memur bey,' diyorum, sesimi buz

gibi tutmaya çalışarak. 'Rüzgâr antenleri kopardı. Sinyal kanyonun girişinde

kesilir. Dünyanın sonundayız.'

'Kahretsin!' diye bağırıp elindeki silahın

kabzasıyla cama vuruyor. Cam çatlamıyor bile. Sadece o tok GÜMM sesi

yankılanıyor. 'Beni pusuya düşürdüler... Telsizim koptu... O çantayı

aldılar...'

Kelimeler ağzından dökülürken, başını çevirip

dışarıya, o fırtınalı geceye bakıyor. Gözleri Pompa 1'deki siyah sedana

kayıyor. Sonra marketin köşesindeki karanlık station wagon'a.

Adamın yüzündeki o umutsuzluk, yerini saf bir

dehşete bırakıyor.

'Yalnız değillermiş...' diye fısıldıyor kendi

kendine. Silahını iki eliyle kavrayıp, namluyu camdan dışarıya, siyah sedana

doğru doğrultuyor.

Bana dönüyor. 'İlk yardım çantan var mı evlat?'

Başımı sallıyorum. 'Tezgâhın altında. Ama kapıdan

dışarı veremem. Camı açarsam güvenliğim ihlal olur.' Şirket politikası.

Canımdan daha önemli olan tek şey bu.

'Sikeyim şirketini!' diye kükrüyor polis, silahın

namlusunu doğrudan benim camıma, yüzümün ortasına doğrultarak. 'Beni burada

kanatıp öldürecekler! O kapıyı kilitliyorsun. Çantayı o delikten bana

uzatıyorsun. Yoksa o camın ne kadar kurşun geçirmez olduğunu .357 Magnum

mermisiyle test ederim!'

Normalde blöf yapıyor derdim. Ama karnından kan

akan, köşeye sıkışmış bir adam blöf yapmaz. Hayatta kalmak için her şeyi yapar.

Kahramanlık, Razor City mezarlıklarında en sık

rastlanan ölüm sebebidir. Ben kahraman değilim. Ben sadece gece vardiyasını

atlatmaya çalışan bir asgari ücretliyim.

Ellerimi omuz hizasına kadar yavaşça

kaldırıyorum. Tezgâhın altındaki pompalı tüfeğe uzanmıyorum. Gözlerimi polisin

o kan çanağına dönmüş, titreyen göz bebeklerine dikiyorum.

'Sakin ol memur bey,' diyorum. Sesim, dışarıdaki

rüzgârdan daha düz, daha duygusuz. 'Camı test etmene gerek yok. İhtiyacın olanı

vereceğim.'

Sol elimle tezgâhın altındaki o küçük kırmızı

düğmeye basıyorum.

KLAK.

Marketin çelik çerçeveli ana kapısı elektronik

olarak kilitleniyor. Sesi duyan polis hafifçe irkiliyor ama rahatlıyor. Artık

içerisi bir kale. Ya da polisle birlikte içine hapsolduğum bir kafes. İkisi de

aynı kapıya çıkıyor.

Sağ elimle sürgülü çekmeceyi açıyorum. İçinden

ilk yardım çantasını alıp o metal, dönen paslanmaz çelik bölmeye koyuyorum ve

ona doğru itiyorum. Çanta karşıya geçerken metalin çıkardığı o soğuk sürtünme

sesi... Cırrtt.

Polis silahını tezgâha bırakmıyor, sadece

namlusunu indiriyor. Titreyen, kanlı parmaklarıyla çantayı adeta parçalayarak

açıyor. Rulo halindeki kalın sargı bezini çıkarıp, üniformasının o yırtık,

vıcık vıcık olan kısmına, karnındaki deliğe var gücüyle bastırıyor.

Öyle bir inliyor ki, dişlerinin birbirine

sürtünürken çıkardığı o çatırtıyı kurşun geçirmez camın arkasından bile

duyuyorum.

'Ben tarafsız bölgeyim,' diyorum ona bakarak.

Kollarımı indiriyorum. 'Burada kimsenin tarafını tutmam. Kiminle ne derdin

varsa, o kapının ardında kalır.'

Polis, kanlı dişlerinin arasından acı bir şekilde

sırıtıyor. Yüzü bembeyaz. 'Tarafsız bölge mi? Evlat... Bu gece bu şehirde

tarafsız tek bir metrekare bile kalmadı. Hele ki o çantadan sonra.'

'Hangi çanta?' diye soracak oluyorum.

Ama cevabı dışarısı veriyor.

Pompa 1'de park halindeki o siyah, delik deşik

olmuş zırhlı sedanın arka kapısı açılıyor. Gacııırt.

Gözlerim oraya kayıyor. Polisin gözleri de oraya

kayıyor.

Sedan'dan bir adam iniyor. Üzerinde özel dikim,

pahalı, siyah bir İtalyan takım elbise var. Ayakkabıları asfalttaki yağmur

suyu