Kanlı Taç
RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler Antolojisi
Eskiden ellerimde motor yağı ve o ucuz, fosforlu pembe benzinin kokusu olurdu. Şimdi ise sadece pahalı deri ve taze kan kokuyor.
Üzerimde özel dikim siyah bir İtalyan takım elbisesi var. Tam göğüs hizamda, kumaşın altında kalın bir Kevlar yelek gizli. O eski benzin istasyonunun külleri arasından sürünerek çıkalı sadece iki hafta oldu. Ama Razor City'de zaman, saatlerle değil, aldığın canlarla ölçülür. Ve ben, o yeraltı su deposunda bulduğum deri defter sayesinde çok can aldım.
Baron'un adamları, yozlaşmış polisler, rüşvet yiyen savcılar... Hepsini birbirine düşürdüm. Defterdeki sırları fısıldayarak şehri içten içe kemiren bir virüs oldum. Artık bana 'Çırak' demiyorlar. Bana 'Yeni Kan' diyorlar.
Ama şehrin en tepesinde, hala yüzünü kimsenin görmediği, dokunulmaz bir hayalet oturuyor: Fısıltı.
Bütün ipler onun elinde. Eski Baron'u o yönetiyordu. O trençkotlu psikopat kadını üstüme o salmıştı. Bu şehri tamamen temizlemek ve o tahta oturmak istiyorsam, Fısıltı'nın o görünmez gırtlağını sıkmam gerekiyor.
Sorun şu ki; görünmez bir adamı boğamazsınız. Onu saklandığı o delikten çıkarmak için bir yeme ihtiyacınız vardır. Ve o yemi yutması için de, bu şehirdeki en profesyonel oltaya.
Gece yarısı. Şehrin en yüksek gökdelenlerinden birinin, henüz inşaat halindeki 70. katındayım. Rüzgâr, yarım kalmış beton kolonların arasından bir kurt gibi uluyarak geçiyor. Etraf karanlık.
Bekliyorum.
Karanlığın içinden bir ses geliyor. Adım sesi değil. Camda kayan bir vakumun, ipe gerilmiş bir çelik halatın o incecik tıslaması.
Vııızzzzt.
Karanlık köşeden, tıpkı rüzgârın kendisi gibi bir adam süzülerek önüme iniyor. Belinde çelik halatlar, elinde bir cam sileceği ve gözlerinde o ölü, hissiz bakış var.
Silas. Şehrin en kusursuz temizlikçisi.
'Bu katta silinecek cam yok,' diyor Silas, sesinde o buz gibi profesyonellikle. 'Ve sen de benim işverenlerimden biri değilsin, çocuk. Yanlış kişiye randevu verdin.'
Gülümsüyorum. Ceketimin iç cebinden, o yeraltı deposunda bulduğum siyah, deri kaplı defteri çıkarıyorum. Karanlıkta bile o kanlı ve isli kapağı tanıyor.
'Beni küçümseme, Camcı,' diyorum sakince. 'O defterdeki isimlerden birini, Yargıç Sterling'i senin temizlediğini biliyorum. İşverenlerin, yani Fısıltı'nın adamları seni kiraladı. İşverenlerinin kim olduğunu bilmeden çalışıyorsun.'
Silas'ın eli yavaşça belindeki o elmas uçlu pergele gidiyor. Beden dili değişmiyor ama avcı moduna geçtiğini hissediyorum.
'Ne istiyorsun?' diye soruyor.
Defterin sayfalarının arasından, o yeraltı deposunda bulduğum fotoğrafı çıkarıp ona uzatıyorum. Fısıltı'nın bilinen tek fotoğrafı. Silas fotoğrafı alıyor, karanlıkta gözlerini kısarak inceliyor.
'Bu adam,' diyorum, geceyi yırtan bir ses tonuyla. 'Fısıltı. Senin işverenlerinin patronu. Bu şehri bir kukla gibi oynatan adam. Onu benim için temizlemeni istiyorum Silas. Şehrin en büyük lekesini silmeni.'
Silas fotoğrafa bakarken, dudaklarında hafif bir tebessüm oluşuyor.
'Ben camcıyım,' diyor Silas, fotoğrafı cebine atarken. 'Lekeleri çıkarırım. Ama bu leke... Bu koca bir binayı havaya uçurmak demek.'
'İhtiyacımız olan da bu değil mi?' diyorum. 'Binayı yıkacağız. Ve sen, hayatının en büyük ödemesini alacaksın.'
Silas, rüzgârın savurduğu karanlıkta bir süre sessiz kalıyor. Sonra elini uzatıyor.
Bu bir el sıkışma değil. Bu, Razor City'nin ölüm fermanı.
Silas ile el sıkışmamızın üzerinden yirmi dört saat geçmemişti.
Şehrin bağırsaklarına, 'Eski Matbaa' bölgesine indik. Silas'ın dediğine göre, şehrin görünmeyen yüzünü görebilen tek kişi burada saklanıyordu.
Paslı, demir bir kapıyı iterek içeri girdik. Havada o tanıdık, genzi yakan kimyasal asit ve banyo suyu kokusu vardı. Tepemizdeki sönük Kırmızı Emniyet Işığı, içeriyi adeta bir mezbaha gibi aydınlatıyordu.
'Işıkları kapatın,' diye kuru ve pürüzlü bir ses yankılandı karanlığın içinden.
Odanın köşesinde, boynunda o ağır, demir döküm kamerasıyla bir adam duruyordu. Lens. Sabah Gazetesi'nin kâbusu, yeraltının kadrajı.
Silas, eli belindeki silecekte durarak Lens'e doğru yürüdü.
'Bir işimiz var, Fotoğrafçı,' dedi Silas soğuk bir sesle. 'Ve senin o hastalıklı gözlerine ihtiyacım var.'
Lens, o alaycı sırıtışıyla karanlıktan çıkıp kırmızı ışığın altına geldi. Bana baktı. Gözleriyle üzerimdeki o yeni, pahalı takımı ve duruşumu süzdü.
'Otel odasında, benim yansımamı asitle silen adam,' dedi Lens, Silas'a bakarak. Sonra bana döndü. 'Ve benzin kokan, yeni doğmuş bir Baron. Şehre yeni bir fırtına geliyor sanırım.'
Silas, ceketinden benim ona verdiğim o buruşuk fotoğrafı çıkardı ve Lens'in karanlık odasındaki paslı tezgâha bıraktı. Fısıltı'nın fotoğrafını.
'Onu bulmamız lazım,' dedi Silas.
Lens fotoğrafa eğildi. Büyüteci gözüne yaklaştırdı. Bir süre sessizce fotoğrafı inceledi. Sonra o histerik kahkahasını attı.
'Siz amatörler hiçbir şey göremiyorsunuz, değil mi?' dedi Lens. Fotoğrafı alıp kırmızı ışığa doğru tuttu. Parmaklarıyla fotoğrafın sol üst köşesindeki karanlık, bulanık bir detayı işaret etti.
'Bu adam, Fısıltı dedikleri bu hayalet... Arka planına iyi bakın. O camdaki yansımayı görüyor musunuz? O ince, kavisli demirleri?'
Gözlerimi kıstım. Gerçekten de Fısıltı'nın arkasındaki camda, çok ince, gotik bir mimari detay yansıyordu.
'Eski Merkez Bankası binasının tavan penceresi,' diye devam etti Lens, adeta bir sanat eserini inceliyor gibiydi. 'O bina yirmi yıldır terk edilmiş durumda. Kimse oraya girmez, çünkü radyasyonlu olduğu söylenir. Harika bir yalan, değil mi?'
Silas ve ben birbirimize baktık. Hedefin inini bulmuştuk.
'Bu bilgiyi bize satmanın bedeli ne, Lens?' diye sordum.
Lens kamerasına sarıldı, o ağır demir tripodunu bir baston gibi yere vurdu.
'Satmak mı? Bu şehrin en büyük lekesini temizlemeye gidiyorsunuz ve benim bunu kaçıracağımı mı sanıyorsunuz?' dedi. Gözlerindeki o manyakça ateş yanıyordu. 'O karanlık inine sizinle geliyorum. Siz kan dökeceksiniz, ben ise tarihi çekeceğim. Sabah Gazetesi'nin en büyük, belki de son manşetini istiyorum.'
Üç adam. Karanlık, kırmızı bir ışığın altında. Şehrin en büyük tanrısını öldürmek için sözleşti.
Razor City, o gece hiç olmadığı kadar sessizdi. Çünkü fırtına öncesi en derin sessizlik yaşanırdı.
Eski Merkez Bankası binası, Razor City'nin kalbinde dev bir kafatası gibi dikiliyordu. Pencereleri demir parmaklıklarla örülmüş, dış cephesi yılların asit yağmurlarıyla simsiyah kesilmişti.
Girişteki o devasa tunç kapıların önündeyiz.
Plan basit, ölümcül ve kusursuz. Silas, binanın çatısındaki o gotik cam kubbeden süzülecek. Ben, üzerimdeki Kevlar yelek ve iki elime aldığım makineli tabancalarla ön kapıdan kaba kuvvetle gireceğim. Lens ise arka servis kapısından sızıp, bu infazın en güzel karesini yakalamak için en tepeye, balkonlu kontrol odasına tırmanacak.
Saat tam gece yarısı.
'Şimdi,' diye fısıldıyorum telsizden.
Ön kapının kilit mekanizmasına yerleştirdiğim C4 kalıbını patlatıyorum.
GÜÜÜM!
Tunç kapılar içeriye doğru uçuyor. Dumanlar arasından, elinde silahlarla içeri dalıyorum. İçerisi devasa, kubbeli bir salon. Yüksek tavanlardan sarkan avizeler sallanıyor. Ve binanın dört bir yanından, Fısıltı'nın siyah üniformalı özel korumaları akın etmeye başlıyor.
TA-TA-TA-TA-TA!
Kurşunlar mermer sütunları parçalıyor. Ben yere kapaklanıp mermilerin arasından ateş ediyorum. Bir, iki, üç... O benzin istasyonundaki korkak çocuk gitti; yerine bu şehrin tacını almaya gelen Yeni Kan geldi.
Tam o sırada, yukarıdan bir çelik halat sesi duyuluyor.
Vııııızzzt.
Silas, kubbedeki o ince demirleri kesip doğrudan salonun ortasına, düşmanların tam tepesine bir örümcek gibi iniyor. Çelik saplı sileceği bir mızrak gibi savurarak ilk iki korumanın boğazını biçiyor. Akrobatik, sessiz ve ölümcül.
Ve yukarıdan o ses patlıyor:
'Gülümseyin beyler!'
PAT!
Lens'in tepe flaşı, binanın o devasa kubbesini nükleer bir patlama gibi aydınlatıyor. Korumalar 'Kör oldum!' çığlıklarıyla yere kapaklanıyor. Lens, balkonun korkuluklarına tünemiş, kamerasının deklanşörüne arka arkaya basıyor. Şak! Şak! Şak! Tarih yazılıyor.
Korumaların hepsi yere serildiğinde