Vitrindeki Gölgeler
RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler Antolojisi
Cam her şeyi gösterir ama hiçbir şeyi hissetmez. Razor City'deki en dürüst materyaldir. İnsanlar yalan söyler, beton kanı emer ve saklar, asfalt cesetleri yutar. Ama cam... Cam sadece gerçeği yansıtır. Ta ki birisi onu kırana kadar.
Şehrin elitlerinin yaşadığı "Bulutdelen" rezidansının 60. katındayım. Rüzgar her zamanki gibi yüzümü jiletlemeye çalışıyor ama bugün şanslıyım; hava bulutlu ve zifiri karanlık. Görünmez olmak için mükemmel bir gece.
İçerideki hedefim Yargıç Sterling. Gündüzleri Giyotin Adliyesi'nde adalet dağıtan, geceleri ise sendikanın kara parasını aklayan şişman bir domuz. Benim işverenlerim, Yargıç'ın bu gece kalbinden bir kriz geçirmesini, yani tamamen "doğal" bir leke bırakmasını istiyorlar.
Belimdeki vakumlu tutacaklarla camda örümcek gibi ilerliyorum. Elmas uçlu pergelimle her zamanki kusursuz dairemi çiziyorum. Cıııırt. Ses yok. Vakumu çekiyorum, cam parçası elime geliyor. İçeriye süzülüyorum.
Yargıç'ın yatak odası, pahalı maun mobilyalar ve ağır puroların kokusuyla dolu. Yargıç devasa yatağında, ipek çarşafların arasında horluyor. Uyku apnesi var. Odadaki o iğrenç solunum cihazının ritmik sesi sessizliği bozuyor. Tıss. Pıss. Tıss. Pıss.
Yatağa yaklaşıyorum. Cebimden küçük, şeffaf bir şırınga çıkarıyorum. İçindeki sıvı, kalbi durduran ve otopside asla çıkmayan sentetik bir potasyum klorür türevi. "Temiz" bir ölüm.
İşlem sadece iki saniye sürüyor. İğneyi boynundaki şah damarına batırıp sıvıyı zerk ediyorum. Yargıç'ın gözleri fal taşı gibi açılıyor. Boğuk bir hırıltı çıkarıyor. Solunum cihazının hortumuna asılmaya çalışıyor ama ellerini tutuyorum. Nazikçe. Bir doktor gibi. Saniyeler içinde gözlerindeki fer sönüyor, başı yastığa geri düşüyor. Kalp krizi. Leke başarıyla temizlendi.
Şırıngayı cebime geri koyuyorum. Arkamı dönüp pencereye, o güvenli yerçekimsiz boşluğa doğru bir adım atıyorum.
Ve o an... Dünyam bembeyaz oluyor.
PAT!
Gözlerimi kör eden, odanın her köşesini saf bir ışıkla yıkayan devasa bir patlama. Güneşin odanın içinde doğup saniyesinde ölmesi gibi.
Refleksle geriye sıçrıyorum. Göz bebeklerim acı içinde küçülürken, belimdeki çelik saplı sileceği bir kılıç gibi çekiyorum. O kör edici flaşın patladığı köşeye, gardırobun yanındaki gölgelere doğru atılıyorum.
"Kımıldama!" diye tıslıyorum, sileceğin jilet gibi keskin ucunu gölgenin boğazına dayayarak.
Gözlerim yavaş yavaş loşluğa alışıyor. Karşımda bir koruma yok. Elinde ağır, siyah, döküm bir analog fotoğraf makinesi tutan, boynunda deri bir askı olan, hafif kambur duruşlu bir adam var. Boynuna dayadığım çelik sileceğe hiç oralı olmuyor. Yüzünde alaycı bir ifade var.
"Kadrajımı bozuyorsun, Örümcek Adam," diyor adam. Sesi kuru ve pürüzlü. Karanlık oda kimyasalları kokuyor.
"Sen kimsin?" diyorum, sileceği bir milim daha bastırıp derisini çizerek. "Yargıç'ın adamı mısın?"
Adam gülüyor. Soğukkanlı. "Ben gerçeğin adamıyım," diyor. "Adım Lens. Sabah Gazetesi. Yargıç'ın bu gece 'intihar edeceğine' dair sağlam bir duyum aldım. Ama görünen o ki, intihar etmedi. Birileri camı silerken onu kalpten götürdü."
Elindeki makineye bakıyorum. Üstündeki o devasa tepe flaşı hala ısınıyor. Vııııııııın. O iğrenç şarj olma sesini duyuyorum.
"O filmi bana ver," diyorum buz gibi bir sesle. "Beni çektin. Bu şehirde kimse benim yüzümü çekemez. Ben hayaletim."
Lens omuz silkiyor. "Artık değilsin. Filmi sana verirsem sabah gazeteye ne basacağım? Üstelik..." Gözleriyle yatağın başucundaki küçük kırmızı ışığı işaret ediyor. "Sorun etmen gereken tek kişi ben değilim."
Gözlerimi Lens'in işaret ettiği yere çeviriyorum. Yargıç'ın yatağının hemen yanındaki gizli bir güvenlik paneli, kırmızı kırmızı yanıp sönüyor. Yargıç, son nefesini vermeden önce yatağın altındaki panik butonuna basmış olmalı.
"Harika," diye mırıldanıyorum.
Koridorun sonundan, ağır silahlı adamların koşuşturma sesleri ve mermilerin silahlara sürülme sesleri gelmeye başlıyor. Şlak-şlak.
Lens, boynundaki makineyi göğsüne sıkıca bastırıyor. Gözlerime bakıyor. O an anlıyorum; bu adam en az benim kadar profesyonel, en az benim kadar bu şehrin pisine batmış.
"Benim resmimi siliyorsun fotoğrafçı," diyorum, cebimden elmas uçlu pergelimi çıkarıp odanın devasa panoramik camına doğru koşarken. "Ya da burada benimle birlikte ölürsün."
Lens sırıtmaya devam ediyor. Demir döküm tripodunu kapalı halde bir sopa gibi eline alıyor. "Işığı takip et camcı," diyor. "Ben flaşı patlattığımda, o camı kırmak için sadece bir saniyen olacak."
Kapının kilidi parçalanarak açılıyor.
Odanın ağır meşe kapısı, menteşelerinden koparak içeri uçtuğunda zaman benim için yavaşladı. İçeriye, ellerinde namluları alev kusmaya hazır susturuculu otomatik silahlar tutan üç takım elbiseli koruma daldı.
"Gözlerini kapa!" diye kükredi Lens.
Gözlerimi sımsıkı yumdum ve sırtımı o devasa panoramik cama verdim.
PAT!
Göz kapaklarımın arkasında bile o kör edici, cehennem beyazı ışığı hissettim. Lens'in tepe flaşı, odayı adeta nükleer bir patlamanın merkezine çevirdi. Korumaların termal ve gece görüşüne ayarlı taktik gözlükleri, bu saf ışık karşısında anında iflas etti. Çığlık atarak ellerini yüzlerine götürdüler. Taktik disiplin sıfıra indi; parmakları tetiklerde kasıldı ve odanın içine rastgele, panik halinde kurşun kusmaya başladılar. Ta-ta-ta-ta-ta!
"İşte şimdi!" dedim içimden.
Gözlerimi açtım. Elmas uçlu pergelimi cama saplayıp o mükemmel daireyi çizmek için hamle yaptım. Pergelin ucu camı çizdi, cıırt sesini duydum. Vakumu yapıştırdım ve tüm gücümle kendime doğru çektim. Normalde temperli camın o tatlı, buz kırılması gibi sesiyle elime gelmesi ve beni dışarıdaki o dondurucu geceye kavuşturması gerekirdi.
Ama gelmedi.
Sadece tok, metalik bir ses yankılandı. GÜM.
Cam çatladı. Yüzlerce küçük örümcek ağı gibi kırık oluştu ama tek bir parça bile yere düşmedi. Çatlakların arasındaki o şeffaf, esnek dokuyu gördüm. Polikarbonat ve titanyum ağ karışımı. Sadece kurşun geçirmez değil, aynı zamanda patlamaya dayanıklı bir zırh. Lanet olası zenginler ve onların bitmek bilmeyen paranoyaları.
"Cam kırılmıyor!" diye bağırdım, başımın hemen yanından vızıldayarak geçen ve duvardaki pahalı tabloyu parçalayan bir mermiden son anda kaçarak.
Lens, odanın ortasında, kurşun yağmurunun altında adeta dans ediyordu. Demir döküm tripodunu kapalı halde bir beyzbol sopası gibi kavramıştı.
"O zaman kapıdan çıkacağız Örümcek Adam!" diye bağırdı Lens, kör olduğu için panikle etrafı tarayan ilk korumanın üzerine atılırken.
Tripod havada ölümcül bir kavis çizdi. ÇAT! Demir bacaklar, korumanın çenesine indiğinde kemiklerin un ufak olma sesini duydum. Adam, silahıyla birlikte yere yığıldı.
Ama diğer ikisi hala ayaktaydı ve sesin geldiği yöne doğru silahlarını çevirmişlerdi.
Ben gökdelenlerin dış cephesinde avlanmaya alışkınım. Zemin benim için her zaman bir dezavantajdır. Ama madem çıkış yoktu, zemini kendi avantajıma çevirmeliydim.
Cebimdeki "Kabus Suyu" temizleyicisinden kalan o kaygan, asitli sıvıyı hatırladım.
Kendimi hızla yere, pahalı İran halısının üzerinden o cilalı parkelere doğru attım. Sırtüstü kayarken, cebimdeki şişeyi çıkarıp sıvıdan bir miktar parkeye sıktım. İkinci koruma silahını bana doğru doğrulttuğunda, botu o asitli, kaygan temizlik sıvısına bastı. Dengesini kaybettiği o milisaniyelik boşlukta, elimdeki çelik saplı sileceği bir mızrak gibi savurdum.
Sileceğin jilet gibi keskin kauçuk ucu, adamın diz kapağının hemen altındaki tendonlara saplandı. Adam acı içinde bağırarak dizlerinin üzerine çöktü. Üzerine atılıp kendi ivmemle onu yere çiviledim ve boynunu dirseğimle kilide aldım. Çıt. İkincisi de elendi.
Odanın içi toz, barut ve uçuşan kaz tüyleriyle dolmuştu. Mermiler, Yargıç'ın yatağını ve üzerindeki cesedini delik deşik etmişti.
Üçüncü koruma gözlerini kırpıştırarak vizörünü fırlatıp attı. Lens'e doğru nişan alıyordu. Lens'in flaşı hala Vıııııııın diye o iğrenç şarj olma sesini çıkarıyordu. Hazır değildi.
Yerden, az önce indirdiğim korumanın susturuculu silahını kaptım. Namluyu doğrulttum.
Pıt. Pıt.
İki mermi, üçüncü korumanın göğsünde kırmızı lekele