Keşfet

14. BÖLÜM — İÇİMDEKİ SES

Ressam

14. BÖLÜM — İÇİMDEKİ SES

Mert'in sesiyle kendime gelmeye çalıştım.

— İkbal, iyi misin?

Başımı ona çevirdim.

— İyiyim abi.

Mert kaşlarını çattı.

— Hiç de iyi görünmüyorsun.

Arda yerdeki kırık camlara baktı. Sonra hemen mutfağa gidip süpürgeyi aldı.

— Önce şu camları temizleyelim. Bir yerin kesilmesin.

— Ben yaparım, Arda, dedim.

Ama eğilmek için hareket ettiğimde başım yeniden döndü.

Mert hemen kolumdan tuttu.

— Sen hiçbir şey yapmıyorsun. Otur.

— Abi, gerçekten iyiyim.

— İyi olsan elindeki bardak durduk yere yere düşmezdi.

Cevap veremedim.

Mert beni yakındaki sandalyeye oturttu. Arda da kırık camları toplamaya başladı.

Ben ise gözlerimi kapatıp nefesimi düzeltmeye çalıştım.

Bileğimdeki sıcaklık hâlâ geçmemişti.

Üstelik içimdeki öfke de tamamen kaybolmamıştı.

Aron'un söyledikleri aklımda dönüp duruyordu.

Demek başladı...

Çünkü ne olduğunu henüz anlamıyorsun.

Sen benimsin.

Dişlerimi sıktım.

— Kendini ne sanıyor? diye mırıldandım.

Mert hemen bana döndü.

— Kim?

Başımı kaldırdım.

— Hiç kimse.

Mert bana inanmadığını belli eden bir ifadeyle baktı.

— İkbal, o çocukla aranda ne var?

— Bir şey yok.

— O zaman neden sana öyle konuşuyor?

— Bilmiyorum abi.

— Sürekli bilmiyorum diyorsun.

Sesindeki endişeyi fark edince başımı eğdim.

— Gerçekten bilmiyorum. Ben de anlamaya çalışıyorum.

Mert bir süre sessiz kaldı.

Sonra daha sakin bir sesle konuştu.

— Sana zarar veriyor mu?

Başımı kaldırdım.

— Hayır.

Bir an duraksadım.

Sonra ekledim:

— Yani... bilmiyorum.

Mert'in yüzü ciddileşti.

— İkbal, bu hiç komik değil.

— Biliyorum.

— O zaman ondan uzak dur.

Cevap vermedim.

Çünkü uzak durmam gerektiğini ben de biliyordum.

Ama nedense Aron her ortaya çıktığında, sanki beni ona doğru çeken görünmez bir şey vardı.

Bu düşünce bile beni korkutuyordu.

Akşam olduğunda pastaneyi kapatmak için hazırlanmaya başladık.

Annem mutfaktan çıktı ve yanıma geldi.

— Kızım, bugün rengin biraz soluk. Bir şeyin mi var?

Gülümsedim.

— Yok anne. Biraz yoruldum sadece.

Annem elini alnıma koydu.

— Ateşin de yok.

— İyiyim, gerçekten.

Annem yine de ikna olmuş gibi görünmüyordu.

— Eve gidince güzelce dinlen. Bu aralar kendini fazla yoruyorsun.

Başımı salladım.

— Tamam anne.

Ama dinlenebileceğimi sanmıyordum.

Çünkü aklımda cevaplanmamış çok fazla soru vardı.

Pastaneden çıktığımızda hava kararmıştı.

Babam ve annem önden yürüyordu. Mert yanımda, Arda ise biraz gerimizdeydi.

Sokağın köşesine geldiğimizde bileğim yeniden ısındı.

Bu kez daha hafifti.

Ama hemen ardından bir ses duydum.

Çok uzaktan geliyordu.

Sanki biri kulağıma fısıldıyordu.

Uyan...

Olduğum yerde durdum.

Mert birkaç adım ilerledikten sonra arkasını döndü.

— İkbal, gelmiyor musun?

Başımı kaldırdım.

— Geliyorum.

Ama gözlerim sokağın karanlık tarafındaydı.

Orada kimse yoktu.

Yine de birinin beni izlediğinden emindim.

O gece herkes uyuduktan sonra odamın ışığını açtım.

Telefonumu elime aldım.

Merkezden gelen mesajlara baktım.

Son görevimden beri bana yeni bir görev verilmemişti.

Parmaklarım ekranda bir süre bekledi.

Sonra kendim yazmaya karar verdim.

Ben: Yeni bir bilgi var mı?

Cevap birkaç saniye sonra geldi.

Merkez: Hangi konuda?

Kaşlarımı çattım.

Ben: Aron hakkında.

Uzun bir süre cevap gelmedi.

Tam telefonu bırakacakken ekran yeniden aydınlandı.

Merkez: Aron ismini nereden duydun?

Kalbim hızlandı.

Bu cevap hiç hoşuma gitmemişti.

Ben: Daha önce de karşıma çıktı. Hakkında bilgi istiyorum.

Bu kez cevap daha geç geldi.

Merkez: İkbal, bu konuyu araştırmanı istemiyoruz.

Şaşkınlıkla ekrana baktım.

Ben: Neden?

Ekranda üç nokta belirdi.

Sonra yeni mesaj geldi.

Merkez: Çünkü Aron, takip ettiğin sıradan bir hedef değil.

Nefesimi tuttum.

Ben: Peki ne?

Cevap gelmedi.

Bir dakika geçti.

İki dakika...

Tam telefonu kapatacakken yeni bir mesaj geldi.

Merkez: Onu araştırmayı bırak. Şimdilik.

Kaşlarımı çattım.

— Şimdilik mi?

Telefonu yatağın üzerine bıraktım.

İlk defa merkez de benden bir şey saklıyordu.

Tam o sırada bileğimdeki kırmızı ay işareti yeniden parladı.

Bu kez işaretin ışığı o kadar belirgindi ki odanın karanlığında bile net bir şekilde görünüyordu.

Elimi bileğime götürdüm.

İçimdeki o garip his tekrar ortaya çıktı.

Ama bu kez öfke değildi.

Sanki bir şey beni çağırıyordu.

Gözlerimi kapattım.

Ve o fısıltıyı yeniden duydum.

Uyan...

Gözlerimi bir anda açtım.

Odamın kapısı kapalıydı.

Ama kapının diğer tarafında birinin durduğunu hissediyordum.

Yatağımdan yavaşça kalktım.

— Kim var?

Cevap gelmedi.

Kapıya doğru birkaç adım attım.

Tam elimi kapı koluna uzatacakken telefonum çaldı.

Yerimden sıçradım.

Ekrana baktım.

Arayan kişi kayıtlı değildi.

Bir süre ekrana baktıktan sonra telefonu açtım.

— Alo?

Karşı taraftan birkaç saniye boyunca ses gelmedi.

Sonra tanıdık bir ses duyuldu.

— Sana ondan uzak durmanı söylemiştim.

Nefesim kesildi.

— Sen kimsin?

Karşıdaki kişi kısa bir süre sustu.

Ardından alçak bir sesle konuştu.

— Aron'un peşinde olan tek kişi sen değilsin.

— Benden ne istiyorsun?

— Şimdilik hiçbir şey.

— O zaman neden aradın?

Karşı taraftaki ses daha da ciddileşti.

— Çünkü yarın gece geç olmadan bir karar vermen gerekecek.

— Ne kararı?

Cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.

— Kime güveneceğine karar ver, İkbal.

Telefon kapandı.

Elimdeki telefona bakakaldım.

Tam o sırada kapının diğer tarafından hafif bir tıkırtı geldi.

Başımı yavaşça kapıya çevirdim.

Bu kez fısıltıyı daha net duydum.

Uyan...

Ve bileğimdeki kırmızı ay işareği yeniden yanmaya başladı.