Keşfet

SESSİZLİĞİN ARDINDA

Ressam

BÖLÜM — SESSİZLİĞİN ARDINDA

Gece boyunca doğru düzgün uyuyamadım.

Annemin gösterdiği eski fotoğraf aklımdan çıkmıyordu. Fotoğrafın arka planındaki sembolü daha önce iki kez görmüştüm. Birinde siyah kartın üzerindeydi, diğerinde Aron'un eski fotoğrafında.

Şimdi de ailemizin yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafında karşıma çıkmıştı.

Üç farklı yerde aynı işaretin bulunması bana pek tesadüf gibi gelmiyordu.

Yatağımda doğrulup telefonumu aldım. Bilinmeyen numaradan yeni bir mesaj yoktu. Önceki mesajı tekrar açtım.

“Ailene henüz hiçbir şey sorma.”

Kaşlarımı çattım.

Önce ailemi araştırmamı söylüyordu, sonra da onlara soru sormamamı istiyordu. Beni bir yere yönlendirmeye çalıştığı belliydi ama nedenini bilmiyordum.

Telefonu yatağın üzerine bıraktım.

Kim olduğunu öğrenmeden söylediklerine göre hareket etmeyecektim. Bu kadar kolay yönlendirilecek biri değildim.

En azından öyle olmayı umuyordum.

---

Sabah mutfağa girdiğimde Selin kahvaltı ediyordu. Bir eliyle ekmeğine reçel sürüyor, diğer eliyle telefonundaki videoyu kaydırıyordu.

“Günaydın.”

Başını kaldırdı.

“Günaydın abla.”

Karşısına oturup çayımdan bir yudum aldım. Babam işe gitmek için hazırlanırken Mert de mutfağa girdi. Saçları dağınıktı, yüzünden hâlâ uykulu olduğu anlaşılıyordu.

“Bu evde sabah insanı yok mu?” diye söylendi.

Babam gülerek ona baktı.

“Sabah sabah konuşmaya enerjin var ama yataktan kalkmaya yok.”

“Baba, daha yeni uyandım.”

“Biz de seni üç saat önce kaldırmadık zaten.”

Selin kahkaha attı. Mert ona ters ters bakınca bu kez annem güldü.

Onları izlerken yüzümde istemsizce bir gülümseme oluştu. Evde her şey normaldi. Babam işe yetişmeye çalışıyor, annem kahvaltıyı hazırlıyor, kardeşlerim birbirleriyle uğraşıyordu.

Bense bir fotoğraftaki işaretin peşine düşmüştüm.

Annem yanıma oturup tabağıma biraz peynir koydu.

“Kızım, bir şeyin mi var senin?”

Başımı kaldırdım.

“Yok, neden?”

“Birkaç gündür dalgınsın. Bir şey soruyorum, duymuyorsun bile.”

“Biraz uykusuzum anne. Önemli bir şey yok.”

Annem yüzüme baktı ama üstelemedi.

“İyi, kendini fazla yorma bari.”

Başımı salladım.

Ona anlatmak istediklerim vardı ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. Üstelik elimde kesin bir şey de yoktu. Bir sembol, birkaç tuhaf mesaj ve bana hâlâ her şeyi anlatmayan bir adam…

Şimdilik bunlarla annemin karşısına çıkamazdım.

---

Kahvaltıdan sonra odama geçtim. Telefonumdan siyah kartın fotoğrafını açtım, ardından dün çektiğim aile fotoğrafını buldum.

İki görüntüyü yan yana getirip sembolleri karşılaştırdım.

Aynıydı.

İç içe geçmiş iki daire ve ortalarından geçen ince bir çizgi.

Bu işaret eski bir aile simgesi olabilir miydi? Yoksa ailemin bilmediği bir şeyin parçası mıydı?

Bir süre düşündükten sonra Aron'un sohbetini açtım.

Dün sembolü tanıdığını söylemişti. Ama nerede gördüğünü anlatmamıştı. Belki bu kez daha açık konuşurdu.

Ben: Dün gösterdiğim sembolü nerede gördün?

Cevap hemen gelmedi.

Dolabımı açıp üzerime giyecek bir şey seçerken telefonum titredi.

Aron: Bunu mesajla konuşmayalım.

Gözlerimi devirdim.

Ben: Her şeyi yüz yüze konuşmak zorunda mıyız?

Aron: Zorunda değiliz. Ama bazı şeyleri buradan anlatmak istemiyorum.

Ben: Yani yine bir şey saklıyorsun.

Bir süre cevap gelmedi. Sonra yeni bir mesaj düştü.

Aron: Evet. Ama bu, sana yalan söylediğim anlamına gelmiyor.

Mesaja bakıp kaldım.

Aron'un en sinir bozucu tarafı buydu. Bazen öyle bir şey söylüyordu ki ona inanmak istiyordum. Sonra bir soru soruyordum ve yeniden susuyordu.

Ben: Bugün görüşelim. Bu kez sorularıma cevap vermeni istiyorum.

Aron: Tamam. Nerede buluşalım?

Sahile yakın bir kafeyi yazdım. Ardından hazırlanıp evden çıktım.

Bu kez konuyu değiştirmesine izin vermeyecektim.

---

Kafeye vardığımda Aron pencere kenarındaki masada oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı.

“Geleceğini biliyordum,” dedi.

Sandalyemi çekip oturdum.

“Bu kadar emin olma.”

Gülümsedi ama benim ciddi olduğumu anlayınca önündeki menüyü kapattı.

“Peki. Ne soracaksın?”

Telefonumu çıkarıp sembolün fotoğrafını açtım. Ekranı ona çevirdim.

“Bunu nerede gördün?”

Görüntüye bakarken yüzü değişti. Kısacık bir andı ama fark etmiştim.

“Tanıyorsun, değil mi?”

“Evet.”

“Nereden?”

Aron arkasına yaslandı.

“Yıllar önce bu işaretten söz edildiğini duymuştum.”

“Kimden?”

“Şu an hatırlamak istemediğim birinden.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Aron, ciddi misin sen?”

“Bak, sana bir şey anlatmaya çalışıyorum.”

“Hayır. Bana bir şeyler söylüyorsun ama asıl sorularımın cevabını vermiyorsun.”

Bir süre sustu. Sonra başını salladı.

“Haklısın.”

Bu kadar çabuk kabul etmesini beklemiyordum.

“Peki, o zaman açık konuşalım,” dedim. “Beni ne zamandır araştırıyorsun?”

Aron'un yüzündeki ifade ciddileşti.

“İlk karşılaşmamızdan önce.”

İçimden bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim.

“Ne kadar önce?”

“Şahsen tanımıyordum seni. Ama adın, araştırdığım bir olayda geçmişti. Sonra seni bulmam gerektiğini düşündüm.”

“Neden ben?”

Bakışlarını benden ayırmadı ama cevap vermekte zorlandığı belliydi.

“Bunu şu an anlatamam.”

Sandalyemde geriye yaslandım.

“Tabii. Başka neyi anlatamazsın?”

“İkbal…”

“Hayır, bak. Sana bir şey soruyorum, sen yine aynı şeyi yapıyorsun. Biraz anlatıp gerisini kendine saklıyorsun. Sonra da sana güvenmemi bekliyorsun.”

“Güvenmeni beklemiyorum.”

“Öyle mi?”

“Evet.” Bir an durdu. “Bana güvenmek zorunda değilsin. Sadece sana karşı hissettiklerimin yalan olmadığını bilmeni istiyorum.”

İstemsizce sustum.

Bir yanım ona inanmak istiyordu. Diğer yanım ise daha önce söylediklerini hatırlatıp duruyordu.

“Başta bana başka bir amaçla yaklaştığını kendin söyledin,” dedim. “Şimdi hislerinin gerçek olduğunu söylüyorsun. Ben hangisine inanacağım?”

Aron bu kez hemen cevap vermedi.

“İkisine de,” dedi sonunda. “Çünkü ikisi de doğru.”

Cevabı beklediğimden farklıydı.

“Başta seni başka bir nedenle arıyordum. Sonra işler değişti. Bunun ne kadarını değiştirebildiğimi ben de bilmiyorum.”

Gözlerimi ondan kaçırdım. En azından ilk kez her şeyi inkâr etmeye çalışmıyordu.

“Bana zaman lazım,” dedim.

“Tamam.”

“Bir de bir gün bütün bunları anlatacaksın.”

Aron bir süre yüzüme baktı.

“Bir gün,” dedi. “Ama o gün geldiğinde bana hâlâ soru sormak isteyecek misin, bilmiyorum.”

Bu cevap hiç hoşuma gitmedi.

“Bunu da öğreniriz.”

Tam o sırada telefonum titredi.

Bilinmeyen numaradan mesaj gelmişti.

“Aron sana her şeyi anlatmıyor.”

Dişlerimi sıktım. Sanki bunu kendim fark etmemişim gibi bir de bana hatırlatıyordu.

Ardından ikinci mesaj geldi.

“Ama asıl tehlike, onun sakladıkları değil.”

Bir kez daha okudum.

Aron yüzüme bakıyordu.

“Ne oldu?”

“Bir mesaj geldi.”

“Kimden?”

“Bilmiyorum.”

“Ne yazıyor?”

Telefonu kendime çektim.

“Neden bilmek istiyorsun?”

Aron'un yüzündeki ifade değişti.

“Çünkü son günlerde seni rahatsız eden birileri var. Bunun kim olduğunu bilmek istiyorum.”

“Beni korumaya mı çalışıyorsun, yoksa benden önce davranıp bir şeyler öğrenmeye mi?”

Soruyu sorarken sesimi yükseltmemiştim ama Aron'un sustuğunu görünce cevabın hoşuna gitmediğini anladım.

“Bazen ikisi de olabilir,” dedi.

Ona baktım.

En azından dürüst bir cevaptı. Ama içimi rahatlatmaya yetmemişti.

“Bugünlük bu kadar.”

Ayağa kalktım. Aron da kalktı ama önümde durmadı.

“Eve kadar eşlik edeyim.”

“Gerek yok.”

“İkbal, en azından—”

“Lütfen, Aron. Biraz yalnız kalmak istiyorum.”

Bu kez üstelemedi.

Kafeden çıktım. Birkaç adım attıktan sonra arkamı dönüp ona bakmamaya karar verdim.

Çünkü ne zaman yüzüne baksam ona kızgın kalmak zorlaşıyordu. Şu an buna ihtiyacım yoktu.

---

Eve geldiğimde annem salonda eski fotoğraf albümlerini topluyordu. Sehpanın üzerinde dün baktığımız albümü görünce yanına oturdum.

“Anne, dün gösterdiğin fotoğrafı tekrar görebilir miyim?”

“Büyük büyük dedenin olduğu fotoğrafı mı?”

“Evet.”

Albümü açıp birkaç sayfa çevirdi. Fotoğrafı bulduğunda bana uzattı.

“Al ama dikkat et. Kenarları iyice yıprandı.”

Fotoğrafı elime aldım. Bu kez yalnızca sembole değil, arka plandaki diğer ayrıntılara da baktım.

Duvarın köşesinde eski bir saat vardı. Yanında da küçük, a

Yorumlar

  • İkbal Sürücü: Kalemine sağlık 👏